Bu yazıda, Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasının yarattığı tartışmayı hukukun mahkeme, iktidar ve tasfiye arasındaki gerilim üzerinden ele alıyorum.
Mahkemenin siyasal baskı ve tasfiye aracı olarak nasıl işlediğini, tarihsel ve yapısal bir çerçevede tartışacağım.
Bu amaçla önce Moskova Duruşmaları’nı, ardından 12 Eylül’den CİMER’e uzanan evrensel ve yerel örneklerle Türkiye’de hukukun seçici ve işlevsel kullanımını, güç dengeleri bağlamında inceleyeceğim.
Moskova duruşmaları
Moskova Duruşmaları (1936–1938), Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde görülen ve eski Bolşevik önderler ile çeşitli parti ve devlet görevlilerini kapsayan yargılamalardır. Bu duruşmalar, o dönemdeki diğer ülkelerin hukuk süreçlerinden farklı bir toplumsal ve siyasal ilişki zemini üzerinde gerçekleşmiştir.
Birinci fark, Sovyetler Birliği’nin kapitalist toplumu sosyalist devrimle aşmış olması ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırmış bulunmasıdır. İkinci olarak, devrimi gerçekleştirmiş ve deneyimli kadrolara sahip parti içinde ciddi siyasi gerilimler ortaya çıkmıştır.
Sovyetler Birliği’ndeki konumunu muhafaza etmek ve kendisine daha fazla ekonomik ve toplumsal avantaj sağlamak isteyen devlet ve parti bürokrasisinin, Stalin önderliğinde yürüttüğü mücadele giderek belirginleşmiştir.
Partinin demokratik kongreleri üzerinden yürüyen tartışmaların yerini, Stalin’in isteklerine uygun, mahkeme salonlarının ve İçişleri Halk Komiserliği'nin (NKVD) belirleyici olduğu bir süreç almıştır.
Bu mücadelenin önemli bir kısmı mahkemelere taşınmış; bu nedenle söz konusu süreç, geniş bir olaylar dizisi üzerinden önemli veriler sunmaktadır. Bu durum, günümüz Türkiye’sindeki mahkeme süreçlerini anlamak açısından da açıklayıcı bir çerçeve sağlayabilir. Yargılama süreçlerinde akla gelinebilecek en kötü deneyimleri Moskova duruşmalarında görebildiğimiz için, aynı zamanda bu Türkiye’deki uygulamaların yöntemsel sınırlarını ve potansiyellerini gösterebilmektedir.
1928’den itibaren uygulanan hızlı sanayileşme ve zorunlu kolektifleştirme politikaları Sovyet toplumunda derin ekonomik ve toplumsal sarsıntılara yol açtı. Kırsal alanda özel mülkiyetin tasfiyesi, kolhoz sistemine geçiş ve geniş çaplı sürgünler üretim kesintilerine ve ciddi insani kayıplara neden olurken, sanayi alanında ise iddialı plan hedefleri teknik yetersizlikler, deneyimsiz işgücü ve organizasyon sorunları nedeniyle sık sık aksadı.
Üretim düşüşleri, kazalar ve plan hedeflerinin tutturulamaması gibi sorunlar, resmi söylemde çoğu zaman “sabotaj” ve “karşı-devrimci faaliyet” çerçevesinde açıklanarak ekonomik aksaklıklar siyasal düşman anlatısıyla ilişkilendirildi. Troçki, İhanete Uğrayan Devrim kitabında, izolasyonda kalmış ülkenin zorunlu olarak ekonomik zorluklarının ortaya çıkacağını söylüyordu ve bürokrasinin bu sorunu siyasi analizden bireysel kriminal eylemlikler düzeye taşındığına da dikkat çekiyordu.
1934’teki 17. Parti Kongresi ilk anda “Kazananlar Kongresi” diye anılıyordu; çünkü rejim, Birinci Beş Yıllık Plan’ın başarısı, sanayileşme ve kolektivizasyonun tamamlanması, muhalefetin yenilgiye uğratıldığı ve sosyalizmin zaferinin tescillendiği fikrini bu kongre üzerinden ilan ediyordu. Ancak bu kongrede Stalin’e beklenenden fazla karşı oy çıktığı ve Kirov’un da aralarında bulunduğu bazı isimlerin daha az olumsuz oy aldığı biliniyor.
Sonraki yıllarda ise kongrede seçilen delegelerin ve Merkez Komite kadrolarının çok büyük bir kısmı tasfiye edildiği için, tarih yazımında aynı kongre ironik biçimde “Vurulanlar” ya da “İdam Edilenler Kongresi” olarak da anılmaya başlanmıştır.
Vadim Rogovin’in 1937: Terör Yılı (Almanca baskısı: 1937 – Jahr des Terrors) kitabında Moskova duruşmaları klasik anlamda bir yargılama değildir. Beklenilen mahkeme olayları aydınlatır, delil toplar, çelişkileri sınar, tanık ve sanık ifadelerini denetler. Oysa 1936’dan itibaren görülen büyük davalarda – özellikle “16’lar davası” diye bilinen Zinovyev–Kamenev yargılamasında – mahkeme salonu bambaşka bir işleve bürünür: Delilin yerini itiraf alır.

Belge yoktur, maddi kanıt yoktur, bağımsız doğrulama yoktur; buna rağmen “hakikat” varmış gibi sunulur. Bu “hakikat”, sanıkların birbirlerini suçlaması ve kendilerini suçlamasıyla üretilir. Rogovin bu durumu, mahkemenin hakikati arayan değil, hakikati sahneleyen bir yere dönüşmesi olarak okur.
Bu noktada Douglas Greene, Stalinizm ve Satürn’ün Diyalektiği (İngilizce baskısı: Stalinism and the Dialectics of Saturn) adlı çalışmasında yaptığı kavramsal müdahale önemlidir. Ona göre bu duruşmalar, yalnızca “itiraf üretimi” değil, aynı zamanda Fransız Devrimi sonrası Thermidor döneminde görülen türden bir “amalgam” tekniğinin uygulanmasıdır. Amalgam, birbirleriyle siyasal olarak farklı hatta karşıt konumlarda bulunan aktörlerin tek bir “süper komplo” içinde birleştirilmesidir.
Troçkistler, sağ muhalefet, yabancı servisler, faşistler, milliyetçiler - hepsi aynı merkezden yönetilen bir ihanet ağına dönüştürülür. Böylece muhalefet artık siyasal bir rakip değil, kriminal bir yapı olarak kodlanır. Bu teknik, yalnızca bireyleri değil, alternatif siyasal hatların tamamını tasfiye etmeyi mümkün kılar.
Bu itirafların kendiliğinden doğmadığı, belirli bir yöntemle üretildiği fikri Rogovin’de merkezi bir yer tutar. Stalin döneminin gizli polisi ve iç güvenlik aygıtı NKVD sorgusu, bir “itiraf üretim hattı” gibi çalışır. Günlerce süren sorgular, uykusuz bırakma, izolasyon, korku ve belirsizlik, “zaten karar verildi” duygusunu yerleştiren bir kuşatma yaratır ve hayatta kalma içgüdüsüyle kendisine dayatılan kurgunun içine çekilir.
Açık mahkemeler aynı anda iki kitleye hitap eden siyasal bir sahne olarak çalışır. Parti içine verilen mesaj nettir: kKmse güvende değildir; en yüksek kadrolar bile “vatan haini” ilan edilebilir. Bu, korku ve itaat üretir. Dış dünyaya verilen mesaj ise “bakın, hukuken yargılıyoruz; her şey açık; sanıklar bile kabul ediyor” biçimindedir.
Bu sahnenin etkili olabilmesi için suçlama dili sürekli büyütülür ve mutlaklaştırılır. İlk başta “iktidar hırsı” gibi çerçeveler dolaşırken kısa sürede iddialar Gestapo ile bağ, SSCB’nin savaşta yenilmesini isteme, kapitalizmi geri getirmeye, Stalin’i öldürmeye, ülkeyi bölmeye çalışma gibi ağır ithamlara dönüşür. Eski Bolşevik önderlerden olan ve mahkemeye çıkarılan Radek gibi figürlerin propaganda dili, Stalin’e karşı olmayı neredeyse doğrudan faşizme hizmet etmekle özdeşleştirir.
Tek bir olay, Kirov cinayeti gibi, defalarca yeni “merkezler” ve yeni “terör” iddiaları için meşruiyet kaynağına çevrilir; terör bir kez açıldığında, yeni hedeflerle durmaksızın işleyen bir makineye dönüşür. Böylece sanık yalnızca “yanlış yapan” değil, “insanlık düşmanı” gibi bir konuma yerleştirilir; bu da hem infazı kolaylaştırır hem de seyircide “hak etti” duygusunu üretir.
Pyatakov–Radek hattında suçlama ölçeği büyür; terör iddiasına sabotaj, kaza, ekonomik yıkım, savaşta yenilgi hazırlama gibi daha geniş katmanlar eklenir. Pyatakov örneğinde önce sistem içinde “onur” gibi görünen bir rol, ardından aile ve geçmiş üzerinden kuşatma, sonra da “Merkez’in güvenini kaybettin” duygusunu yerleştirme adım adım işler. Bu mekanizmanın karanlık tamamlayıcısı şudur: Gösteri mahkemesi her hedef için zorunlu final değildir. İtiraf üretilebiliyorsa açık mahkeme tercih edilir; çünkü bu, propaganda ve yeni tasfiyeler için meşruiyet sağlar.
Ancak itiraf direnci kırılamazsa ya da mahkeme riskli görülürse kapalı prosedürler ve mahkemesiz tasfiye devreye sokulabilir. Bu, rejimin yargısal sahne kurmaya her zaman ihtiyaç duymadığını; gerektiğinde sahneyi kaldırıp infazı doğrudan uygulayabildiğini gösterir.
Mahkeme burada bir “zorunluluk” değil, iktidarın elindeki araçlardan biridir: işe yarıyorsa kullanılır, riskliyse devreden çıkarılır. Moskova duruşmaları sonucunda, devrimi gerçekleştirilmiş kadroların önemli kesimi yok edilmiş ve bürokrasinin kendi imtiyazlarını sağlamlaştırdığı bir döneme geçilmiştir.
Enternasyonal komplo iddiaları
Greene, 1930’lar boyunca Sovyet dış politikasında iki eğilimin birlikte var olduğunu vurgular: Bir tarafta Litvinov ve Tukhachevsky gibi isimlerin temsil ettiği kolektif güvenlik ve Batı’yla anti-Nazi işbirliği hattı; diğer tarafta ise Stalin ve Molotov’un açık tuttuğu Almanya ile yakınlaşma (rapprochement) ihtimali.
Stalin’in 1934’te 17. Parti Kongresi’nde yaptığı, “Mesele faşizm değildir; İtalya faşisttir ama onunla iyi ilişkiler kurduk” minvalindeki sözlerini Greene, bu ikinci hatta - yani rejim tipinden ziyade devlet çıkarına dayalı realpolitik anlayışına - bir işaret olarak okur. Hatta Sovyetler resmî olarak “kolektif güvenlik + Halk Cephesi” çizgisini izlerken bile, parti tepesinde bu dış politika tartışmasının sürdüğünü belirtir.
Buradan şu sonuca bağlar: İç tasfiyeler ile dış politika tercihleri iç içe geçmiştir. Greene’e göre Tukhachevsky’nin Nazi Almanyası tehdidini öne çıkaran ve Almanya’yla ilişkilerin koparılmasını savunan tutumu, Stalin’in daha “uzlaştırıcı” ve seçenekleri açık tutan yaklaşımıyla çatışmıştır; bu durum onu (ve benzer biçimde “pro-Batı / kolektif güvenlik” eğilimindeki kadroları) savunmasız bırakmış ve tasfiyeyi kolaylaştırmıştır.
Aynı durum Buharin için de geçerlidir. Greene, Buharin’in Nazi Almanyası korkusu ve kolektif güvenlik yanlısı tutumunun, onun hedefe konulmasıyla birlikte okunabileceğini; bu tasfiyelerin 1939’daki Almanya ile Saldırmazlık Paktı’na giden yolda Stalin’in elini rahatlattığını ileri sürer.
1936-37’de sanıklar sıkça “Gestapo ajanı” ya da “Alman faşizmiyle işbirliği yapan sabotajcılar” olarak sunulurken, 1939’daki Alman-Sovyet Paktı (Molotov–Ribbentrop) sonrasında açık Alman bağlantısı vurgusu geri plana itilir. Rogovin, bunun suçlamaların “gerçek keşfine” değil, dış politika ihtiyaçlarına göre kurgulandığını gösterdiğini söyler.

Gestapo ajanlığı teması tamamen kaybolmaz ancak propaganda merkezinden çıkar ve yerini daha genel “ihanet”, “terör”, “iç komplo” gibi esnek suçlama çerçeveleri alır. Bir süre sonra sanıkların “yabancı güçlerin ajanı” olduğu söylenir; fakat hangi gücün ajanı oldukları bile açıkça belirtilmez.
Çünkü bir önceki başat suçlama olan “Alman emperyalizmiyle işbirliği” teması, Stalin’in Almanya ile fiilen anlaşmaya yöneldiği bir konjonktürde siyasal olarak işlevsiz hâle gelmiştir. Bu çerçevede mahkemeler, yalnızca belirli kişilerin tasfiyesi değil; Stalin’in bu zikzaklı dış politika çizgisine parti içinden gelebilecek muhalefetin de ortadan kaldırılması anlamına geliyordu.
Bu sürecin başsavcısına da bakmak, bazı şeyleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Moskova Duruşmaları’nın başsavcısı Andrey Vışinski, 1917 Temmuz Günleri sonrasında Lenin’e yöneltilen “Alman ajanlığı” suçlamaları bağlamında Lenin’in tutuklanmasını ve ağır şekilde cezalandırılmasını savunan isimler arasındaydı.
Stalin döneminde ise Moskova Duruşmaları’nın başsavcısı olarak idam talepleriyle öne çıktı. 1930’lar boyunca önce SSCB Başsavcılığı’nı, ardından Dışişleri Bakanlığı’nı üstlenerek Stalinist devlet aygıtının merkezî isimlerinden biri haline gelmiştir. Yani, devlet bürokrasisiden (savcılıktan) gelerek bakanlığa yükselmesi, çok nadir bir durum.
1915 ve Nazi mahkemeleri
Toplumsal muhalefetin bastırılması ve geniş kapsamlı yok etme süreçleri açısından iki tarihsel örnek verilebilir: 1915 Ermeni Soykırımı ve Hitler Almanyası’ndaki kitlesel yok etme politikaları. 24 Nisan 1915’te ölüme gönderilenler ve sonrasında yaşananlar için herhangi bir gerçek mahkeme süreci işletilmemiş; mahkeme kararları ve itiraz mekanizmaları fiilen devre dışı bırakılmıştır.
Benzer biçimde Nazi Almanyası’nda da hukuki süreçler çoğu durumda askıya alınmış, hukuk siyasal iktidarın doğrudan aracına dönüşmüştür. Bununla birlikte Almanya’da, Alman sosyal demokratlara ya da komünistlere kimi durumlarda sınırlı da olsa mahkeme hakkı tanındığı örnekler bulunmaktadır.
Talin Suciyan, Modern Türkiye’de Ermeniler adlı çalışmasında, Ermeni cemaat yönetiminin hukuki temeli olan Nizamname’nin nasıl işlevsizleştirildiğini ele alır. Oyalama, erteleme, baskı kurma ve hukuki muhatabın belirsiz bırakılması gibi yöntemler bu işlevsizleştirmenin temel araçlarıdır.
Osmanlı döneminde, biçimsel olarak alınan fetvalar ise artık gerçek bir hukuki denetim işlevi görmemekteydi. 1915 süreci, esas olarak hükümet kararlarıyla ilerlemişti. Fetvalar, zaten Osmanlı’da uygulanacak katliamları engelleyen normatif çerçeveler olmaktan ziyade, iktidar aygıtı içinde bir konsensüs üretme aracına dönüştürme siyasetiydi. Osmanlı Fetvası, Osmanlı hanedanının çıkarından ve padişahın devlet aparatıyla iletişim aracıydı.
Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra fetvaların yerini alan modern hukuki sistemin de, rejimin yapısal özellikleri nedeniyle zaman içinde benzer bir değer kaybı yaşadığı söylenebilir. Katliamlara formal olarak olsa da icazet alma dönemine gerek kalmadan, iktidarın siyasi iradesi yeterliydi aslında.
12 Eylül mahkemeleri
12 Eylül mahkemeleri, işkence, idamlar ve asılsız suçlamalarla ilerleyen bir süreçte, toplumsal olarak bu durumlara genel olarak kulak verilmemiştir.
Recep Maraşlı, Diyarbakır ya da Sodom’un 5 No’lu Zindandaki Bin Günü adlı kitabında, Diyarbakır hapishanesindeki uygulamaların daha önce düşünülmüş, uygulanmış şiddetin Diyarbakır’daki uygulanması der.
Türkiye’deki mahkemelerin yöntemleri de, Moskova duruşmalarındaki yöntemlerin de gösterdiği gibi, daha önce başka yerlerde uygulanmış, düşünülmüş yöntemlerin yerelde uygulamasıdır aynı zamanda.
Onun peşine Kürtlere yönelen işkence ve mahkemelerin uygulanmaması izledi. Buradaki sessizlik ve iktidarın baskısı, bu olaylara sadece ahlaki sorumluluk olarak bakmak değil, siyasi dengelerin gücüne bağlı olarak bakmak gerektiğini gösteriyor bize. 12 Eylül işkenceyi ön plana koyarken 90'ların sonundan itibaren kayıp yakınlarının oluşturduğu Cumartesi Anneleri, boşaltılan köyler ve JİTEM tarafından öldürülen Kürt aydınları döneminde de mahkemelerin kendisi devre dışı bırakılmıştı.
Ya köy yakılmalarına karşı mahkeme yolu doğrudan kapalı tutulmuş ya da iş yıllarca sürecek bir ertelemeye sokulmuştu. Bürokrasinin görevi, süreci o kadar uzun zamana ertelemek ki, sonuna geldiğinde artık bu olayın kimseyi öfkelendiremeyecek ya da artık bu sürecin neden başladığını hatırlayan bir kişinin bile kalmamasıdır. (Kafkaesk süreçlerin evrensel yanı budur)
Ergenekon sürecinde, AKP eski rejimin temsilcileriyle olan hesaplaşmasını mahkeme yoluyla gerçekleştirdi. Kitleler önünde, mahkeme yoluyla tasfiyeye ihtiyacı vardı. 16 Temmuz sonrası ise, Gülen hareketine karşı mahkemeler işlevsizleşerek, KHK yoluyla hesaplaşıldı, çünkü güç dengesi olarak kitleler gözünde prestij kaybı olan Gülen hareketini mahkemelere taşımaya gerek kalmamıştı.
CİMER rejimi
CİMER rejimi, basit bir şikâyet ve başvuru mekanizmasından ibaret değil, devlet aygıtı ile iktidarın toplumsal tabanı arasında doğrudan bir siyasal bağ kuran bir düzendir. Klasik bürokratik işleyişte yurttaşın başvurusu kurumsal filtrelerden, teknik incelemelerden ve belirli idari zincirlerden geçerken, CİMER bu ara katmanları görünür biçimde kısaltarak başvurunun doğrudan Cumhurbaşkanlığı makamına iletilebildiği izlenimini yaratır.
Bu, bir yandan devletin merkezileşmesini güçlendirirken, diğer yandan tabana “merkeze doğrudan erişim” duygusu kazandırır. Bu erişim parlamenter ve çoğulcu bir katılım biçimi değildir; yürütme gücünün kişiselleştiği bir düzende, dikey ve tek merkezli bir ilişki biçimidir.
Bu sistemin ayırt edici yönlerinden biri, ihbarcılığın “vatandaşlık görevi” ve hatta “demokratik hak” olarak sunulmasıdır. Burada belirleyici olan başvurunun doğruluğu ya da maddi kanıt gücü değil, başvurunun hangi siyasal duyarlılıktan geldiğidir.
Sosyal medyada görülen bir içerik, komplo anlatılarıyla şekillenen bir kanaat ya da “örf ve adetlere aykırılık” iddiası, hukuki süreci başlatan tetikleyiciye dönüşebilmektedir. Böylece gündelik ideolojik algılar, soruşturma mekanizmasının başlangıç noktasına yerleşir. İhbar delil üretmez; ama soruşturma üretir. Hukuk maddi kanıttan ziyade siyasal hassasiyetlere duyarlı hale gelir.
Bu süreç aynı zamanda devlet aygıtı ile taban arasında bir özdeşleşme duygusu üretir. Devlet artık “uzak, elit ve yabancı” bir bürokrasi olarak değil, “bizden olanların yönettiği ve bize açık” bir yapı olarak algılanır.
Taban, devlet memurunda kendisini gördüğünü düşünür; devletin dili ile kendi gündelik dili arasındaki mesafe azalmış gibi deneyimlenir. Bu durum, aşağıdan devrimci bir dönüşüm değil; yukarıdan yeniden düzenlenmiş bir devlet yapısının, kitlelere sisteme dahil oldukları hissini vermesi anlamına gelir. Gramsci’nin pasif devrim kavramı tam da bu tür bir süreci tarif eder: Toplumsal enerji aşağıdan kurucu bir siyasal güç haline gelmez, fakat yukarıdan yapılan idari ve kurumsal düzenlemelerle sistem tahkim edilir.
Bu yapı Bonapartist bir yönetim biçimiyle uyumludur. Yürütme gücünün merkezileştiği, devlet aygıtının kişiselleştiği bir düzende, kitleler parlamenter temsil mekanizmaları üzerinden değil, liderle kurulan doğrudan ilişki üzerinden sisteme bağlanır. CİMER bu ilişkinin teknik aracıdır.
Diğer yandan, Türkiye’de mahkemeler yoluyla uygulanan baskı, zorla itiraflar, kimliği belirsiz gizli tanıklar ve CİMER gibi ihbar mekanizmalarının yapısının sınırları, Bonapartist rejimin toplumsal meşruiyetini genişlemesinden ve yeni agresif hamleleri için meşrutiyet sağlayamamasından kaynaklanan bir tıkanmayı işaret ediyor. Yani, saldırıların bir üst noktaya geçmesi için, AKP’nin voluntarist istemesinin dışında, objektif nedenlerle Türkiye burjuvazisinin buna destek vermesi de gereklidir.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi Moskova mahkemelerinin hedeflerinden biri de harici siyasetin mekanizmalarına uygun bir iç siyasi denge de sağlayabilmek. Bu Türkiye içinde hala geçerli nedenlerden biri. Ezcümle devlet aygıtının böylesi bir hamlede işlevliliği de bu güç ilişkisinden doğmakta.
Hukuksal çatışmaların bugünü
AKP, şu anda CHP’yi seçimlere kadar felç halde bırakmak ve onun üzerine daha rahat gidebilmek için bir strateji izlemektedir. Bu taktik sınırlı olsa da bazı alanlarda etkisini göstermiştir. Nitekim son seçimlerden bu yana milletvekillerinin ve birçok belediye başkanının AKP geçmesi, siyasi dengelerin zorlanarak yeniden kurulmaya çalışıldığını göstermektedir.
Bu siyasal baskıyı yalnızca hukukun imkânı ya da imkânsızlığı üzerinden okumak yeterli değildir. Asıl soru şudur: AKP iktidarı, CHP’ye yönelik bu baskıyı sürdürebilmek ve sermaye çevrelerinin desteğini koruyabilmek için burjuvaziye ne vaat etmektedir? İşçi sınıfının geniş kesimlerinin sendikal olarak örgütsüz bırakılması, mevcut sendikaların bürokrasileri aracılığıyla rejime bağlı tutulması, grevlerin engellenmesi ve ücretlerin düşük seviyede tutularak kâr marjlarının korunması bu vaatlerin başlıcalarıdır.
Hukukun varlığı, kendi içinde bir mantığa sahip olması ve bireylerin haklarını -sınırlı da olsa- savunabilecekleri bir alan sunması demektir. Türkiye’de seçici ve işlevsel bir hukuk kullanımı mümkündür. Hukuk, nasıl işleyeceğini kendisi belirlemez; onu belirleyen siyasal güç dengeleridir.
Türkiye, baskıcı bir Bonapartist rejim çerçevesinde yönetilmektedir. Bu bağlamda AKP, CHP’li belediyelere yönelik mahkeme süreçlerini, içeriğinden bağımsız biçimde işlevsel hale getirerek, itiraf üretme, suç isnadı oluşturma ve toplumsal baskı yaratma aracı olarak kullanabilmektedir. Bu yönüyle bazı yöntemsel benzerlikler tarihsel örneklerde – özellikle Moskova süreçlerinde – görülebilir.
Ancak Türkiye’nin güncel hedefi, sermaye girişini artırmak, ordunun bölgesel operasyonel kapasitesini güçlendirmek ve komşu ülkelerde askerî ve ticari etki alanlarını genişleterek bunu kalıcılaştırmaktır. AKP, devlet aygıtı içinde kadrolaşmasını en üst düzeye çıkarmış olsa da, sınıfsal ve fraksiyonel gerilimler bu aygıt içinde sürekli bir güç bölünmesini de beraberinde getirmektedir.
Hakim ve savcı olarak kendi döneminin en tartışmalı kararlarına imza atan Akın Gürlek, Adalet Bakanı olarak başladığı bu siyasi kariyerine, esasen devlet bürokrasisinden (tıpkı Vışinski gibi) siyasi iktidar alanına geçen bir figür olarak adım atıyor.
AKP içinde, Erdoğan sonrası iktidar inşası için çabaların sürdüğü bir dönemde, Gürlek’in pozisyonu, bu kilit aktörler ve klikler arasındaki güç çatışmalarına bağlı olarak şekillenecek. Akın Gürlek’in tartışmalı kararlara imza atmaktan geri durmayacağı ortada iken, onun siyasi geleceğini belirleyecek olan ise hangi klike yaslanacağıdır.
(VHY/HA)








