Migros işçilerinin grevi sürüyor. Tuncay Özilhan’ın “biz bir aileyiz” söylemine tepki olarak işçiler, onun villasının önüne gidiyor; Özilhan’ın “ricasıyla” polisler işçileri gözaltına alarak karakola götürüyor. Bu, mutlu bir aile tablosu değil. “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” der Tolstoy. Bu mutsuzluğuna yakından bakalım.
Aile söylemi: Yabancılaşmanın dili
Daha önce Cem Yılmaz üzerinden Türkiye’de mizahın siyasetine dair yazımda, “biz bir aileyiz” söylemini yabancılaşma kavramı çerçevesinde ele almıştım.
Kapitalizmde “yabancılaşma” denilen olgu, işçilerin kendi ürettikleri metaya sahip olamamalarının yanı sıra, bu metanın pazarda onlara yabancı ve bağımsız bir güç olarak geri dönmesidir. Ömrü boyunca inşaatta çalışan bir işçinin bir eve dahi sahip olamaması; buna karşılık onun emeği üzerinden zenginleşen patronun “biz bir aileyiz” söylemini dolaşıma sokması; üretilen değerin büyüklüğüne rağmen işçinin patronuna ve onun adına hareket eden şeflere bağımlı hâle getirilmesi bu yabancılaşma ilişkilerinin somut örnekleridir. Bu ilişkiler ağı içinde hiyerarşik üstünlük, “saygı” dili üzerinden meşrulaştırılır ve zamanla içselleştirilir.
Gerçeği olduğu gibi görebilseydik ve onu hemen, oracıkta tanıyıp anlayabilseydik, bilime ihtiyaç olmazdı. Ancak bu “mistik” işleyiş, salt bilmenin konusu değildir. Yabancılaşma, özel mülkiyet ilişkilerinin dışlayıcı yapısına; emek sömürüsünü görünmez kılmasına ve işçilerin kendilerini bireysel yetmezlikler içinde tanımaya zorlanmasına dayanır. İnsanın bir şeylere yetememe duygusunun ortaya çıkışı, ürettiği şeyin yetersizliğinden değil; işyerinin değişken kazanç paradigmaları doğrultusunda, daha fazla kâr amacıyla işsizliğe itilmesiyle ilgilidir. Sürekli baskı ve işsiz kalma tehdidi altında yaşayan insan psikolojisi, belirli bir yaştan sonra tükenen enerjilerle birlikte, kişiyi kendisiyle barışması hedefli beyhude bir ezoterizme yöneltebilir.
Yabancılaşmada agresiflik, körüklenen rekabet duygusu ve kendisini cezalandırabilecek otoriteye yönelik artan itaat gibi pek çok özellikler de ortaya çıkar, gelişir ve serpilir. Kapitalizm, kendi yarattığı yetersizlik duygusunu insanın ebedi bir özelliğiymiş gibi ona benimseterek kendisini görünmez kılar. Bu nedenle, toplumsal ilişkileri dışlayarak insan psikolojisinin derinliklerine ulaşma girişimi, baştan itibaren sınırlı kalmaya mahkûmdur.
İnsan yalnızca ürettiği metaya karşı yabancılaşma yaşamaz; aynı zamanda kendi psikolojisinde de bir yabancılaşma yaşar. Bilinci, ürettiği metanın ve artı-değerin kendisine ait olduğunu tanıyamayacak hâle gelir. Bu bilinç kırılması bireysel değil, toplumsal üretim ilişkilerinin bir sonucudur. Bu nedenle birey, bu kırılma anında kendisini sınıfsal bir kolektivizmin içinde bulur ve kendi konumunun tasdiğini, yanı başındaki meslektaşından alır. Atasözleri, klişeler, özlü sözler, bakışlar ve dedikodular, iç içe geçerek bir denetim mekanizması oluşturur. Aynı anda zenginlik ve iktidar yüceltilir; bu yabancılaşma içinde yerilenler ile övülenler arasında değişken bir denge kurulur.
Bu değişkenlik, rejimin işçi sınıfına yönelik genel tavrında da görülür. Türkiye kapitalizmi, işçi sınıfının çalışma koşullarının yükseltilmesini iki noktaya bağlamıştır. Birincisi, Bölgesel güç olan Türkiye devletinin Ortadoğu ve komşu ülkelerdeki yatırımlarının—öncülü askerî müdahaleler olan—artmasıdır. Tuncay Özilhan’ın da ortağı olduğu TOGG ise beklenen kazancı yakalamak bir yana, ciddi bir düşüş içindedir. Bu tablo, Türkiye burjuvazisinin yüksek teknolojik atılımlar üzerinden sürdürülebilir bir değer ve kazanç üretmekte ne denli yetersiz kaldığını göstermektedir. Burada çok çabuk sınırlarına ulaşan Türkiye, arzu ettiğinden çok daha yavaş ve dar alanda hareket edebilmektedir.
İkincisi ise işçi sınıfının daha güvencesiz ve haklardan mahrum bırakılmış kesimlerinin derinleşen yoksulluğu üzerinden, görece olarak “o kadar da kötü durumda olmayan” işçilerin kendilerini şanslı hissetmelerinin sağlanması; bu yabancılaşma içinde, kendilerini bir sınıf olarak tanımalarının engellenmesidir. Bu süreçte işçi, dikkatini kendi durumundan çok, kendisinden daha az kazanana, yeni gelene ya da daha az hakka sahip olana yöneltilir; kendi kötü koşulları ile bu kesimler arasında yanılsamalı bir nedensellik bağı kurar. Yani yabancılaşma, yalnızca insanın ürettiği metayı tanıyamaması değil; aynı zamanda ait olduğu sınıfsal konumu tanıyamaması ve birlikte durduğu işçileri hedef almasıdır.
Distopyada yabancılaşma
Ücret ve çalışma koşullarının, ülkedeki işçilerin geniş bir kesimi için distopyaya dönüştüğü bir tabloda, yabancılaşmanın sürdürülmesi yalnızca işyerindeki hegemonik söylemlerle mümkün değildir; devletin bu bilinç çarpıklığına lojistik destek sunması da gereklidir. Yabancılaşmanın kurumsallaşması bu nedenle zorunludur; aksi hâlde bu yabancılaşma daha kırılgan hâle gelir. Tuncay Özilhan’ın evinin önüne işçiler gittiğinde—ki “biz bir aileyiz” söylemi, ki aile sözümona aynı evde oturmayı da kapsar—karşılarında polisi bulmuşlardı. Buna karşılık, Tuncay Özilhan işçileri işten çıkarma kararı aldığında polis ortada yoktu. Hegemonya, zora dayanan rızadır. Burada saygı, bunun ambalajlı halidir.
Yabancılaşma, tüm bu sorunları görünmez kılacak söylemlere ihtiyaç duyar; bilhassa emek üretimi sürecinde farklı konumlarda bulunanları, üreten ile sömüreni, aynılaştıran söylemlere. “Hepimiz aynı gemideyiz”, “biz bir aileyiz”, “bu vatan hepimizin” gibi ifadelerin hiçbiri, bu grubun parçası sayılan birinin eşit haklara sahip olma talebinden doğmaz; aksine, mevcut hiyerarşik ilişkiyi, sömürü ve baskıyı örtmek için dolaşıma sokulur. Metro işçilerinin Tuncay Özilhan’ın evinin önüne gitmesinin nedeni de budur. Çünkü yabancılaşma bir yerinden çözülürse, arkası gelir. Hele ki devletin prestij projesi olan TOGG’a dâhil olmaya fiilen mecbur bırakılan iş insanlarına, diğer alanlarda çeşitli kolaylıklar sağlanacağı ihtimali üzerinden bakarsak, Özilhan’ın bu destekle daha özgüvenli hareket edebileceğini öngörebiliriz.
Bu baskıya rağmen, işçi sınıfı içinde pratik deneyimler ve teorik derinleşmeler yoluyla kendi durumunun farkına varan bir kesim ortaya çıkar. Migros işçilerinin eyleminin başarıya ulaşması, yabancılaşma sürecinin aşılması açısından bir istikamet göstermektedir; bu da özel mülkiyet ilişkilerinin kolektif mülkiyete, işçilerin kendi kontrolü altında, doğru taşınması ve yabancılaşmayı yeniden üreten söylemlerin doğru hamlelerle boşa çıkarılarak anlamsızlıklarının açığa vurulması anlamına gelir. Mesela, şimdi kim daha inanır, Özilhanın biz bir aileyiz söylemine…
(VHY/HA)







