“Bu Irak değil. Bu sonsuz değil,” denilerek önceki Irak harekâtından farklı olarak “demokrasi götürme” operasyonu veya yeni bir ulus inşası olmayan ama yapay zekâ, siber ve uzay teknolojilerinin aktif olarak kullanılmasıyla savaşın insansızlaşmasına kesif bir örnek teşkil eden yeni bir senaryo televizyonlardan canlı olarak yayınlanıyor.
Saldırganların hesaplarının birbirinden farklılaşmasının da etkisiyle, saldırı amacının muğlaklık ihtiva etmesi sanki yenilginin de medyayı kontrol edenlerce istenilen şekilde yorumlanmasını sağlamak için planlanmış gibi bir intiba bırakmakta. 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan ve adına “Operation Epic Fury” (Destansı Öfke) denilen İran askerî harekâtı, sadece bölgedeki dengeleri sarsmakla kalmadı, aynı zamanda Washington’daki dilin ve stratejinin ne denli tehlikeli bir noktaya evrildiğini de gözler önüne serdi. Bu sürecin en ön safhasındaki isim, Savaş Bakanı Pete Hegseth, son günlerde medyaya yansıyan açıklamalarıyla modern savaş hukukunu, diplomatik nezaketi ve gerçekliğin kendisini adeta askıya almış durumda.
Hegseth’in çizdiği “mutlak zafer” tablosu ile sahadan gelen trajik raporlar arasındaki uçurum, sadece bir iletişim kazası değil, bilinçli bir dezenformasyon ve tehlikeli bir kibir abidesi görünümü sunmakta. Hele cuma günü Pentagon’da Genelkurmay Başkanı General Dan Caine ile yaptıkları basın toplantısında medyayı, özellikle de CNN’i eleştirerek onlara nasıl manşetler (İran Giderek Çaresizleşiyor veya İran Küçülüyor: Yeraltına Çekiliyor) atmaları gerektiğini dikte etmesi, hegemonyanın en kaba halini temsil etmektedir.
Hegseth’in açıklamalarındaki en temel sorun, gerçeklikle bağdaşmayan askeri değerlendirmeleridir. Bakan, İran ordusunun adeta “saat başı buharlaştığını” iddia ederek, bu ana dek modern bir ordunun bu kadar kısa sürede bu denli etkisiz hale getirilmediğini savunuyor. Ona göre İran’ın hava savunması, donanması ve balistik füze kapasitesi yüzde 90 oranında yok edilmiş durumda. Ancak bu “kesin zafer” ilanıyla aynı dakikalarda, Hürmüz Boğazı’nda petrol tankerleri hâlâ vuruluyor ve küresel enerji arzı felç edilmiş halde. Eğer bir ordu “buharlaştıysa”, dünyanın en kritik su yolunda bu saldırıları kim gerçekleştirmektedir? Hegseth, Hürmüz’deki tıkanıklığı sadece İran’ın “çaresizliği” olarak nitelendirip geçiştirirken, aslında harekatın stratejik hedeflerine ulaşamadığını da itiraf etmiş oluyor.
Daha da vahimi, Hegseth’in kullandığı insanlık dışı dil, diplomatik nezaketi ve devlet yetkilisi ciddiyetini tamamen askıya almıştır. İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hameney hakkında “yaralı ve muhtemelen yüzü tanınmaz halde” gibi doğrulanmamış ve spekülatif iddialarda bulunması, bir devlet yetkilisinden ziyade bir propaganda aygıtının dilini yansıtmaktadır. İranlı liderleri “sığınaklarda titreyen farelere” benzetmesi ve “Farelerin yaptığı budur” diyerek tüm bir liderlik kadrosunu aşağılaması, sadece bölgedeki nefreti körüklemekle kalmıyor, aynı zamanda ABD’nin küresel imajını da zedeliyor. Sahadan gelen bilgiler ise Hegseth’in bu iddiasını yalanlar nitelikte; zira üst düzey İranlı yetkililerin Tahran sokaklarında, bombardıman devam ederken açıkça görülmesi, Washington’ın istihbarat ve anlatı kontrolünün ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor.
En büyük vicdani felaket ise Savaş Bakanı’nın sivil kayıplar konusundaki çelişkili tutumudur. Minab’daki bir kız ilkokulunun vurulması ve 175’ten fazla çocuğun hayatını kaybetmesi karşısında “Biz asla sivilleri hedef almayız” nakaratını tekrarlayan Hegseth, aynı zamanda harekatın “maksimum yetkiyle” ve “aptalca angajman kuralları olmadan” yürütüldüğünü gururla belirtiyor. (Destansı Öfke Operasyonu) adını verdiği bu süreçte, UNICEF verilerine göre 20 okul ve 10 hastane vurulmuş, 300’ü çocuk olmak üzere 1300’den fazla sivil katledilmiştir. Kendi mantığına göre “sivilleri ancak terörist rejimler hedef alır” diye söyleyen Hegseth, sahadaki bu veriler ışığında aslında kendi yönetimini de aynı kategorinin içine hapsetmektedir.
Hegseth’in medyaya yönelik saldırgan tutumu da demokrasinin dördüncü kuvvetine yönelik açık bir tehdittir. Özellikle CNN gibi kanalları “yalan haber” yapmakla suçlaması ve daha da ileri giderek, Paramount ile CNN arasındaki olası birleşmenin “daha olumlu haberler” getirmesi gerektiğini kamuoyu önünde savunması, basın özgürlüğüne yönelik skandal bir müdahaledir. Bir Savaş Bakanı’nın, medya sahipliği üzerinden yayın politikası dikte etmeye çalışması, özgür basın anlayışından ne denli uzaklaşıldığının bir kanıtıdır.
Kullanışlı dini söylem
Belki de en korkutucu olanı, Hegseth’in savaşı dini bir misyon olarak çerçevelemesidir. Mezmur 144:1’den alıntı yaparak “Ellerimi savaş için, parmaklarımı muharebe için eğiten Tanrı’ya şükürler olsun” demesi, modern bir savaşı kutsal bir haçlı seferi tonuna büründürmektedir. Bakanın “Ben Tanrı’ya, birliklere, ülkeye ve Başkana hizmet ediyorum” şeklindeki sıralaması, anayasal bir görevden ziyade ilahi bir emirle hareket ettiği izlenimini uyandırmaktadır. Yapay zekâ, siber savaş ve uzay teknolojilerini “düşmanı hareketsiz bırakmak ve aldatmak” için kullandıklarını belirtirken, bu ileri teknolojiyi böylesine arkaik ve köktenci bir retorikle birleştirmesi, 21. yüzyılın en büyük kabuslarından biridir. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da benzer bir şekilde kendilerini haklı çıkarmak için İran rejimini “deliler – dini fanatik deliler” olarak tanımlayarak tüm saldırıları meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Belki de İtalyan filozof Giorgio Agamben gibi “zamanların sonu” mu yoksa “sonun zamanları” mı sorgulaması yaparak “Amerikan dini”ne yeni misyonlar yüklemektedir.
Bu minvalde Beyaz Evanjelik Hıristiyanlar’ın Başkan Donald Trump’ın en sadık taraftarları olabileceğinizi söyleyebiliriz. Yine bunların çoğunun da İncil’de geçen kehanet dolayısıyla İsrail tarafını tutarak İran’a yapılan operasyonları desteklediğini belirtmek mümkündür. Dolayısıyla Amerikan kamuoyunun çok büyük bir kısmı (sadece yüzde 27 destekliyor) operasyonları desteklemezken Beyaz Saray toplumsal meşruiyet anlamında elinde tek dayanak olan Evanjelikleri memnun edebilmek için “dini bir dil” kullanmaya özen göstermektedir. Yakın dönem ABD tarihinde bu dilin kullanılmasına daha önce de rastlanmakta. Yani 11 Eylül saldırılarının hemen arkasından Başkan George W. Bush’un “bundan sonra yeni bir Haçlı seferi” başlatacaklarını açıklaması sadece bir dil sürçmesinden ibaret değildi. O günlerde Amerikan “derin devleti” bu söylemden “İslam ülkelerine karşı bir dini savaş” başlatılacağı endişesine sevk etmemek adına hızla uzaklaşmıştı. Ancak bugün benzer bir retorik artık pervasızca kullanılmaktadır. İsrail de aynı şekilde İncil’de geçen düşmanlara verilen “amelek” kavramını rahatlıkla kullanmaktadır. Seçmenlerin siyasi söylemler ile harekete geçirilemediği -daha doğrusu desteklerinin alınamadığı durumlarda dini söylem her zaman işe yaramıştır.
Sonuç olarak, Pete Hegseth’in son açıklamaları, Amerikan askeri gücünün kontrolsüz bir kibirle birleştiğinde ne kadar tehlikeli olabileceğini göstermektedir. Harekatın ne zaman biteceğine dair bir takvimi olmayan, tek stratejisi “daha fazla saldırı” olan ve sivil ölümlerini “destansı bir zaferin” yan ürünü olarak gören bu anlayış, dünyayı daha güvenli bir yer yapmıyor. Aksine, Hegseth’in her konuşması, ABD’ye yönelik küresel nefreti beslerken, müttefikleri bile utandıracak bir seviyeye inmektedir. “Biz daha yeni başlıyoruz, yavaşlamıyoruz, hızlanıyoruz” diyen bir bakanın yönettiği bu süreç, eğer frenlenmezse, sadece bölgeyi değil, küresel barışı da geri dönülemez bir karanlığa sürükleyecektir. (AMY/TY)







