Eskiden “medya” denilince akla sağlam bir zemin gelirdi; olgulara, analize ve kamusal hizmete dayalı bir meslekten söz edilirdi. Gazetecilerin ahlaki bir sorumluluk duyguları olduğuna inanılırdı. Bugün ise o zemin, parmaklarımızın arasından kayan kum kadar dağınık ve tutunulamaz görünüyor. Medyanın geleceği yok olmuyor; biçim değiştiriyor ve belki de artık tanınamayacak bir şeye dönüşüyor.
Hemen her alanda, her konuda içeriğe boğulan bir toplumda, güvenebileceğimiz bilgiye açlık çekiyoruz. Gazetecilik bir zamanlar dünyayı anlamlandırmaya çalışırdı. Şimdi ise etiğin değil, algoritmaların yönettiği bir pazarda dikkat uğruna mücadele veriyor. Ortaya çıkan tablo, bilgilendirme iddiası ile şov yapma dürtüsü arasında gidip gelen, anlam ile seyirlik arasına sıkışmış görünümü sergilemekte. Hatta bilgilendirme iddiası, aşırı bilgi bombardımanı altında medya tüketicilerini hızla bilgiden uzaklaştırıyor denilebilir.
Algoritmik editör
Çağımızın sessiz, görünmez ama her şeye tahakküm eden editörüyle başlayalım: Algoritma. Ne göreceğinizi, ne okuyacağınızı ve neyin “viral” olacağını o belirliyor. Sosyal medya mecralarının akış sayfası, gündem başlıkları ya da “Sizin İçin” adı verilen ve size uygun olacağı veya ilginizi çekeceği düşünülen “media texts” (medya tüketicilerine sunulan medya metinleri), hemen hiçbir gazetecilik sorumluluğu taşımadan küresel ölçekte tüketiciye boca ediliyor. Öncelikleri, hakikat ya da olguların farklı yönleri arasında bir denge değil; etkileşim, yani dikkatimizi ne kadar uzun süre tutarlarsa o kadar kâr sayılıyor. Kültür, ahlak ve gerçeğe doğrudan ulaşma sorunu artık bir kenara atılmış durumda ve “gerçek” yerine medya metinleri tüketicisinin duygularına hitap etmek üzere öne çıkarılmakta.
Konvansiyonel gazetecilikte editörler mesleğin yüzlerce yıllık imbiğinden süzülerek meydana gelmiş gelenek doğrultusunda, “Bu haber doğru mu? Bu hikâye anlamlı mı? Bu hakikat kamu yararına mı?” diye sorardı. Algoritmalar ise “Bu içerik kullanıcıyı ekranda tutar mı?” diye soruyor. Bu küçük gibi görünen yaklaşım farkı, kamusal tartışmanın dokusunu içten içe çürütüyor. Öfke uyandıran içerikler, bilgi veren içeriklerden daha çok karşılık buluyor. Korku, olgulardan daha hızlı yayılıyor. Televizyonun öldüren eğlence olarak kabul edildiği eski dönemlerde de “infotainment” yaklaşımı vardı. Yani izleyiciye bilgi verirken aynı zamanda onun ilgisini canlı tutmak, kanal değiştirmesine engel olacak biçimde eğlendirmek de gerekiyordu. Lakin kamusal yayıncılık anlayışının çöküp, medya kuruluşunun gelire erişimi birincil önceliği haline geldiğinden bilgi verme ve eğlendirme arasındaki denge birincisi aleyhine onarılamaz bir biçimde koptu. Ve gerçeğin bilgisi izlenme süresi ve etkileşim karşısında neredeyse önemsiz bir ayrıntı haline geldi. Görünen o ki artık dünyanın dört bir yanındaki haber merkezleri giderek bu korkunç algoritma mantığını öğreniyor: Elbette oyunun kuralları küresel sermaye tarafından belirlendiği için, kurallara uymayanların piyasada kalabilmesi de oldukça zorlaşıyor.
Muhabirler, daha genel olarak gazeteciler eskiden haberin peşinden koşardı; şimdi ise etkileşim istatistikleri, izleyici tutma grafikleri, anahtar kelime optimizasyonları gibi reklam gelirlerine bağlı somut veriler onlar için çok daha önemli hale geldi. Haber merkezlerinin, aslında sosyal deneylerin yapıldığı birer sosyal psikoloji laboratuvarına dönüştüğü söylenebilir. Her çeşidiyle medya hâlâ rıza üretmeye devam ediyor. Ortaya çıkan ürün artık gazetecilik faaliyetinin bir ürünü değil; kitleler için süreklileştirilmiş impotent bir uyarılma hali. Bir nevi Aldous Huxleyci bir soma.
Otoritenin çöküşü
Herkesin yayıncı olabildiği bir çağda, kimsenin otoritesi kalmıyor. Tamam, postmodernizmle birlikte büyük anlatılar sorgulanacak ve herkes kendi hakikatini inşa edebilecekti. Ama bu arada, hiç kimsenin hiç kimseye tahakküm edemeyeceği daha demokratik bir dünya toplumu sözü ne kadar gerçekleşti, sorgulanabilir. Medyanın demokratikleşmesi, bizi her şeyi kontrol eden kapı bekçilerinden kurtaracaktı. Bunun yerine düzenin yerini kaos aldı. Milyonlarca ses aynı anda boşluğa bağırıyor ve maalesef sesin yüksekliği, güvenilirliğin yerini alıyor. Sosyal medya içerik üreticisi bireyler, Washington Post ya da El País gibi modernitenin geleneksel yapılarıyla aynı dijital alanlarda var olabilmek için mücadele edebiliyor.
Otoritenin çöküşü, ne yazık ki güvenin çöküşünü de beraberinde getiriyor. Artık kitleler yalnızca gazetecilere değil, gazetecilik fikrinin kendisine de şüpheyle yaklaşıyor. Her manşet kuşkulu görünüyor, her düzeltme bir manipülasyon girişimi gibi algılanıyor. Fakat bu şüphecilik, hakikatin yitiminden çıkar sağlayan siyasi aktörler tarafından silaha dönüştürülmekte. Nitekim kamunun doğruyla yanlışı ayırt etmesinin istenmediği bir ortamda güç, sesi en çok ve en kuvvetli çıkanlara, aynı olguyu sürekli tekrarlayanlara akmakta.
Yeni para birimi olarak dikkat
Medyanın geleceği, hakikatin kendisiyle değil, ona yöneltilen dikkatle ölçülüyor. Tıklamalar, paylaşımlar ve görüntülenmelerin medyanın temel yapısı haline gelmesinden sonra, dünyayı tehdit eden iklim değişikliğine dair bir haber dosyası asla bir ünlünün hayatına dair bir dedikodu içeriği kadar tüketilmeyecektir.
Bu minvalde en köklü medya kuruluşlarının bile bu düzene uyum sağladığı ifade edilebilir. Zira başlıklar ve manşetler, duygusal tepki uyandıracak şekilde tasarlanıyor, telefonunuza düşen haber bildirimleri, hadisenin o anda meydana gelmesinden dolayı değil, kullanıcıyı o medya kuruluşu ile daha fazla temas hâlinde tutabilme ihtimali için gönderiliyor. Gazetecilik ile eğlence arasındaki çizgi silinmiş durumda; herkes “ciddi haber alma” görünümü altında uyuşturulmayı tercih ediyor.
Bu ortamda hakikat ölçüsü tıklanma, seyredilme ve erişilme gibi kriterler karşısında elde edilen verilerle ölçülüyor. Bütün bu gelişmelerin en korkunç tarafı ise haber organizasyonları varlıklarını devam ettirebilmek için büyük veri şirketlerine bağımlı hale gelmesidir.
Yapay zekâ serabı
Acaba yapay zekâ medyayı kurtarabilir mi? Otomatik haber yazımı, sentetik sunucular, yapay zekâ destekli doğrulama sistemleri sanki hakikati teyit ederken daha nesnel içerikler üretebiliyormuş gibi görünüyor. Belki X platformu kullanıcıları, şüphelendikleri paylaşımlar için “Hey Grok, bu haber doğru mu?” diye sorup aldıkları cevapla tatmin olabilir ama şurası unutulmamalıdır ki doğrulama yapan yapay zekâ araçları, aynı zamanda bir yanlışı çok sofistike bir biçimde ve hızla yaygınlaştırabilir.
Derin sahte videoların ve yapay zekâ üretimi haber içeriklerinin yükselişi, fotoğrafın ve metnin “kanıt” niteliğini yitirdiği bir döneme girdiğimizi gösteriyor. Artık gerçeğin sonsuz sayıda taklit edilebildiği bir dünyada yaşıyoruz. Hakikati bulmak sadece zorlaşmayacak, onu kanıtlamak da imkânsıza yakın hale gelecek. Hiç söylemediği sözleri dile getiriyormuş gibi gösterilen, son derece inandırıcı, dijital olarak oluşturulmuş bir siyasetçiyi içeren videoyu nasıl denetleyeceğiz? Ya da yalnızca bir sunucu koleksiyonunda yer alan, gerçekte “var olmayan” bir “muhabire” nasıl güvenebileceğiz?
Eğer yapay zekâ; içeriği yazan, kurgulayan ve sunan konumunu giderek kabul ettiriyorsa, nüans, empati, kuşku gibi insanî dokunuş yok olma tehdidiyle karşı karşıyadır. Tarihe tanıklık eden gazeteci figürü, yerini yalnızca tarihin bir sonraki hamlesini tahmin etmeye çalışan bir algoritmaya çoktan bırakmıştır, denilebilir.
Hızın tahakkümü
Hız, bir zamanlar gazeteciliğe üstünlük kazandıran unsurdu. Bugün ise derinliğini alıp götürüyor. İlk paylaşan olmak için verilen yarış, hataları kaçınılmaz kılıyor; daha da tehlikelisi, düzeltme kültürünün unutulmasına yol açmakta. Özürler daha küçük puntolarla, düzeltmeler ise yeni güncellemelerin altında gömülü biçimde yayımlanıyor. Haber, artık hesap verebilirlikten daha hızlı akıyor.
Tüketiciler de bu döngünün bir parçası. Ekran kaydırmayı düşünmeye; göz gezdirmeyi gerçekten okumaya tercih ediyoruz. Öfke yorgunluğu, hikâyeler tamamlanmadan önce üzerimize çöküyor. Yirmi dört saatlik canlı haber döngüsü zamanı yalnızca uzatmadı, parçalara ayırarak her haberi anında eskitip hafızayı silmekte. Yarınki skandal, bugünkü henüz sindirilmeden başlıyor. Hiçbir olay toplumsal bilinçte yer edinemiyor; çünkü anında bir sonraki öfke patlaması tarafından siliniyor. Arşivleri yok edilmiş bir tarih gibi adeta hafızasız bir gazetecilik ortaya çıkmakta. Anlamdan yoksun bir duygu bulanıklığı...
Parçalar arasında umut
Yine de bu enkazın içinde ışık saçan parçalar var. Bağımsız bültenler, kâr amacı gütmeyen haber kuruluşları ve topluluk odaklı gazetecilik girişimleri, hakikat anlatımının yavaş, zahmetli ama vazgeçilmez işini yeniden keşfediyor. Milyarlarla buluşmasalar da daha kıymetli bir şeyi onarıyorlar: İnsan ölçeğinde güven.
Karanlık görünen bu medya geleceğinin paradoksu, kurtuluşun “büyümekten” değil “küçülmekten” geçebilecek olması oldukça kıymetlidir. İnternet coğrafyayı yok etti, fakat yerel seslerin yeniden ortaya çıkmasına da imkân sağladı. Gazeteciliğin bir sonraki evresi, belki de küresel devlerden ziyade, etkileşim oyununu oynamayı reddeden, küçük ama inatçı hakikat anlatıcılarının ağlarına ait olacak.
Onların modeli ölçeklenebilirlik değil; dürüstlük olacaktır. Dopamin yerine bağışlarla ayakta kalıyorlar. Daha az sayıda haber yayımlıyorlar, ama daha nitelikli olanlarını. Okurlarına tüketici olarak değil, ortak bir yurttaşlık misyonunun katılımcıları olarak yaklaşıyorlar.
Bu yaklaşım size biraz “eski zaman” gelebilir; belki de tam olarak gelmesi gereken budur. Her şeyin bağırdığı bir çağda samimiyet fısıldar ve belki, yavaş da olsa yeniden duyulur hale gelir.
Önümüzdeki hesaplaşma
Medyanın geleceğini asıl belirleyecek olan, teknoloji değil, ahlaki berraklık olacak. Ürettiğimiz bilgi, aydınlatmak için mi, kışkırtmak için mi var olacak? Yapay zekâyı hakikati açığa çıkarmak için mi, yoksa onu taklit etmek için mi kullanacağız? Geçen yüzyıl bize endüstriyel gazeteciliği miras bıraktı; bu yüzyıl ise, gazeteciliği hâlâ hak edip etmediğimize karar verecek.
Çoğu zaman “Medyayı nasıl kurtarırız?” diye soruyoruz. Oysa belki de medyanın, neyi kurtarmak için var olduğunu yeniden hatırlaması gerekiyor: Kendi iş modelini değil, kamusal aklı. Bu olmadan demokrasi bir gösteriye, gazetecilik ise alkış toplamak için doğaçlama yapan bir oyuncu korosuna dönüşür.
İleride bugünlere dönüp baktığımızda asıl sorunun “Medya nasıl evrildi?” değil, “Bu süreçte ruhunu kaybetti mi?” olduğunu şimdiden söyleyebiliriz. İşaretler pek iç açıcı görünmese de bu kaybın farkına varmak, belki de iyileşmenin ilk adımıdır.
(AMY/VC)











