Donald Trump, 7 Nisan 2025 tarihli Truth Social gönderisinde yeni bir kelime icat etti. Ya da öyle sandı. “Panic” ile “Republican’ı” —ya da belki sadece “American’ı”— birbirine yapıştırarak “panican” deyimini ortaya attı: “Zayıf olmayın! Aptal olmayın! PANICAN olmayın (Zayıf ve aptal insanlara dayanan yeni bir parti!). Güçlü, cesur ve sabırlı olun, sonuçta BÜYÜKLÜK elde edeceksiniz!” Kafasından geçenleri bilemeyiz elbette. Ama şunu söylemek mümkün: Bu, zekice bir kelime oyunu değil. Daha çok, psikolojik dengesi yerinde olmayan bir çocuğun dilbilimsel olarak hiçbir karşılığı bulunmayan bir neolojizmi silah gibi savurması.
Trump’ın bu tür öfke nöbetleri, aslında bir örüntüye işaret ediyor: Kendi kararlarını sorgulamaya cesaret edenlere yönelik çocuksu bir intikam refleksi. Gümrük vergileriyle kendi kendine yarattığı piyasa çöküşünü eleştirenlere “Çenenizi kapayın, korkaklığınız aptallıktır” diye bağırmak, ne yaptığının farkında olmadığının açık bir göstergesidir. “Panican” suçlamasıyla başkalarına zayıf ve aptal demek ise kendi hatalarını örtbas etme girişiminden başka bir şey değildir —narsisizmin oldukça tanıdık bir tezahürü.
Lakap takmak Trump’ın en bilinen silahlarından biri. Ama bu silah çoğu zaman kendi elinde patlıyor. “Crooked Hillary” (sahtekâr), “Sleepy Joe” (uykucu), “Lying Ted” (yalancı), “Low Energy Jeb Bush” (düşük enerjili), “Mini Mike Bloomberg”, “Wild Bill Clinton” (vahşi), “Cheatin' Barack Obama” (hilekâr)... Bu lakaplar belki kamuoyu belleğinde bir iz bırakıyor ama düşünce derinliğinden yoksun, toptancı hakaretler dizisi olmaktan öteye geçemiyor.
Asıl dikkat çekici olan, bu lakapların bazen gerçekten onur kırıcı bir boyuta ulaşmasıdır. Massachusetts senatörü, Harvard Hukuk Fakültesi profesörü Elizabeth Warren’a, onun yerliliğini aşağılamak için “Pocahontas” demek —bunun için “kabul edilemez” kelimesini bulmak bile güç. Daha da tehlikelisi, bu tür söylemlerin başkanlık makamını işgal eden bir kişi tarafından normalleştirilmesi. Tepeden alta sirayet eden bir retorik kirlilik toplumsal huzuru derinden zedeler; herkesin beğenmediği herkese lakap taktığı bir atmosfer sivil diyaloğun kökünü kurutur.
Trump’ın temel patolojisi
Bu retorik kirlilik, Trump’ın temel patolojisini de ele veriyor. O, hatasını kabul etmekten kişisel yapısı itibariyle aciz. Dolayısıyla her kriz başkasının suçu, her eleştirmen kusurlu, her itiraz ise zayıflığın belgesi. Bu anlamda onun dünyasında liderlik, asla “yanlış hesapladım” dememek demektir. Bu da bütün bir ulusu, siyahın beyaz, aşağının yukarı olduğuna ya da ekonomik kıyametin aslında ütopyanın kapısı olduğuna inandırma çabası anlamına gelir. Buna cesaret demek elbette mümkün değil. Bir bakıma büyük sözlerle sarılmış, büyüklük hayalleriyle süslenmiş bir korkaklıktır bu.
Daha da kaygı verici olan ise şu: “Panican” yayıldı. Beyaz Saray bu kelimeyi kullanıyor. Kabine yetkilileri tekrarlıyor. MAGA çevrelerinin kamuoyu önderleri, gidişattan kaygılananları —gazetecileri, ekonomistleri, hatta kendi partisinden bazı isimleri— bu kelimeyle yaftalıyor, bir sopa gibi sallıyor üstlerine. Katılmıyor musunuz? O zaman vatansever değilsinizdir; bir panikçisinizdir, kırmızı şapkayı takmaya layık değilsinizdir. Vatanseverlik kılığına girmiş bir kült beyin yıkaması bu. Otoriterlik işte böyle yayılır: Önce hakaretler, sonra tasfiyeler, ardından hakaretlerle meşrulaştırılan tasfiyeler.
Bugünkü yürütme gücünü 2004-2017 yılları arasında NBC’de 15 sezon yayınlanan The Apprentice’in sahne dekorundan farkı olmayan bir şov sahnesi gibi kullanan bir reality TV yıldızının entelektüel seviyesini ve bu seviyenin devlet yönetimine yansımasını burada görüyoruz. Gerçek bir lider, kriz anında birleştirir; Trump ise böler, küçümser ve tapınılmak ister. Gerçek bir devlet yetkilisi tartışmaya girer; Trump ise tartışmanın kendisini zayıflık ilan eder.
Medyanın rolü
Bu noktada medyanın rolünü de atlamak olmaz. MSNBC gibi yayın organları Trump’ı “Hitler 2.0” olarak resmederek kendi panik ekosistemini yaratıyor. Louis Althusser’in “interpellation” (seslenme) kavramı burada devreye giriyor: Bir ideoloji, bireyleri belli özneler olarak çağırdığında onları bir özneye dönüştürür. Medya haber yapmıyor; korku için rıza üretiyor. İzleyiciler, kendi korkularının özneleri haline getirilmiş oluyor. Bu durum da klasik bir ideolojik devlet aygıtının işleyişinden başka bir şeye karşılık gelmiyor —ve Trump’ın kendi söylemiyle MSNBC’nin söylemi, birbirini besleyen aynalı bir çılgınlık sarmalında buluşuyor.
Bir de Pearl Harbor meselesi var. İran’la savaşa girmeden önce neden müttefiklerle koordinasyon kurmadığı sorulduğunda Trump şöyle yanıt verdi: “Kimseye bundan bahsetmedik. Sürpriz konusunda Japonya’dan daha iyisi kim bilir? Bana Pearl Harbor’dan neden bahsetmediniz, tamam mı?” Bu, Japonya Başbakanı’nın yanında söylendi. Sadece patavatsızlık değil, salt kabalık da değil —tarihsel bir travmayı hafife alan siyasi bir hoyratlık bu. Diplomatik literatürde buna “ölçüsüzlük” denilebilir, ama bu kelime bile yetersiz kalır.
Popülist liderlerin seçkinleri küçümsemesi ve eleştiriyi kaldıramaması ülkeleri felakete sürükler —tarih bunu defalarca gösterdi. Trump ise bu eğilimi neredeyse karikatürize bir biçimde sergiliyor. “Vergileri artırdım”, “Venezuela petrolüne istediğim gibi çökerim”, “Grönland’ı isterim”, “Küba’nın enerji girişini keserim”... Hatta Hürmüz Boğazı’ndaki Harg Adası’nı bombalayacaklarını ve “sadece keyif olsun diye bombalamaya devam edeceklerini“ resmi ağızdan duyurmak —dünyanın hangi tehlikeyle yüz yüze olduğunu anlatan bu tek cümle bile yeterli.
Amerika’nın Trump dönemi paniği, aslında bu ülkenin ruhunun bir aynasıdır: Güvensizlikle boğuşan bir süper güç, kırılganlığını küstah bir “dışarıdan gelen kişi” üzerine yansıtıyor. Bu durum cumhuriyeti yıkmayacak; belki tam tersine yeniden canlandıracak. Ama bu arada İstanbul’dan, dışarıdan bakanlar için mesele soyut değil. Türkiye, CAATSA yaptırımlarıyla savunma sanayisini felce uğratan Trump dönemini yaşadı; bunu unutmamak gerekiyor. NATO ortaklarından sadakat yemini talep eden, Gazze’nin çaresizliğini görmezden gelen, ABD politikasını sert biçimde İsrail yanlısı bir yöne çeken, BM kararlarını veto eden bir başkanlık figürünün bölgedeki Amerikan karşıtlığını nasıl körüklediğini burada oturmuş öfkeyle izlemekteyiz.
Donald Trump’ın “panican”ı zararsız bir tuhaflık değil. Zorbalık, sanrı ve hizmet etmeye yemin ettiği halka karşı küçümseme üzerine kurulu bir başkanlığın belirtisi. Hesap vermekten o kadar çok korkan bir insan ki sadece üstünlük hissetmek için rakiplerine parti uydurmak zorunda kalıyor. Gerçek liderler zor gerçeklerle yüzleşir. Trump ise zor gerçekleri aptal ilan etmekte. Devlet yönetimi olarak dürtüsel tweet'ler, diplomatik nezaketsizlik ve kendi halkına karşı korkuyu araçsallaştırmak —işte budur Trump. Ve bu tablo hem Washington’daki hem de İstanbul’daki herkes için yaklaşan sarsıntıya hazırlanma zamanının geldiğini gösteriyor. (AMY/TY)







