“Derslik sayısı artabilir; asıl mesele, o derslikten çıkan eğitimin kalitesi.”
Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in Van’da yaptığı konuşmada kullandığı “Bu gösterge itibarıyla OECD ortalamalarının üzerindeyiz” cümlesi, kısa sürede eğitim gündeminin merkezine yerleşti. Siyasetin dili çoğu zaman rakamlardan daha hızlı yayılır; bir cümle milyonlara ulaşır, manşet olur, tartışma yaratır. Ancak özellikle eğitim gibi toplumun geleceğini doğrudan ilgilendiren alanlarda, cümlelerin çağrıştırdığı anlam ile dayandığı verinin birebir örtüşmesi gerekir.
İşte bu noktada Bakan Tekin’in açıklaması dikkatle okunmayı hak ediyor.
Çünkü söz konusu ifade, ilk anda Türkiye’nin eğitim başarısında OECD ortalamasını geçtiği yönünde geniş bir algı oluşturuyor. Oysa konuşmanın bağlamına bakıldığında bunun akademik başarıya değil, eğitim altyapısındaki fiziki göstergelere ilişkin olduğu açıkça görülüyor. Özellikle derslik başına düşen öğrenci sayısındaki düşüş, bu söylemin temel dayanağı olarak öne çıkıyor.
Buraya kadar mesele açık: Altyapı açısından veri doğru olabilir.
Ancak kamuoyunun zihninde “OECD ortalaması” dendiğinde akla gelen ilk şey sınıf sayısı değil; öğrencinin matematikte, okumada, fende nerede durduğu oluyor.
Türkiye’nin güçlü olduğu alan: Fiziki altyapı
Hakkını teslim etmek gerekir. Son 20 yılda eğitim altyapısında ciddi bir kapasite artışı yaşandı. Derslik sayılarındaki yükseliş, yeni okul yatırımları, akıllı tahta uygulamaları, internet erişimi ve dijital eğitim materyalleri Türkiye’yi geçmişe kıyasla çok daha güçlü bir noktaya taşıdı.
Bugün birçok okulda teknolojiye erişim, dijital içerik kullanımı ve fiziki derslik imkânları geçmiş dönemlerle kıyas kabul etmeyecek ölçüde ilerlemiş durumda.
Bu açıdan bakıldığında, derslik başına düşen öğrenci sayısı gibi göstergelerde OECD seviyesinin yakalanması hatta bazı alanlarda aşılması şaşırtıcı değil.
Ama eğitim yalnızca bina değil.
Ne var ki eğitim politikalarını yalnızca bina, internet hattı ve akıllı tahta üzerinden okumak büyük resmi eksik bırakır.
Asıl belirleyici olan soru şudur:
O dersliklerde yetişen öğrencinin niteliği ne durumda?
Uluslararası başarı ölçümleri bize Türkiye’nin son yıllarda belirgin ilerleme kaydettiğini gösteriyor. Özellikle PISA 2022 sonuçlarında geçmiş dönemlere göre daha olumlu bir tablo ortaya çıktı. Ancak aynı veriler, Türkiye’nin matematik, okuma ve fen alanlarında OECD ortalamasını kalıcı biçimde geçtiğini söylemek için henüz temkinli olunması gerektiğini de gösteriyor.
Başka bir ifadeyle, okul binaları OECD seviyesini aşmış olabilir; fakat öğrencinin akademik çıktısı için aynı cümleyi aynı rahatlıkla kurmak henüz mümkün görünmüyor.
Bakan Tekin’in ifadesi bağlam içinde değerlendirildiğinde fiziki altyapıya ilişkin teknik bir doğruluk taşıyor. Ancak bağlam net biçimde vurgulanmadığında, bu söylem toplumda akademik başarıya ilişkin olduğundan daha olumlu bir tablo çağrıştırabiliyor.
Tam da bu yüzden kamuoyunu sağlıklı bilgilendirmek adına, açıklamaların hangi göstergeden söz ettiğini açıkça belirtmek artık bir tercih değil, zorunluluk.
Çünkü eğitim gibi stratejik bir alanda toplumun ihtiyacı slogan değil, ölçülebilir ve karşılaştırılabilir hakikattir.
Ortada iki farklı Türkiye fotoğrafı var.
Birincisi; derslik, teknoloji ve fiziki kapasite bakımından son derece güçlü bir yatırım hikâyesi.
İkincisi ise; öğrencinin eleştirel düşünme, okuma becerisi, matematik yeterliliği ve bilimsel üretkenlikte hâlâ aşması gereken bir mesafe bulunduğunu gösteren daha gerçekçi tablo.
Eğitimde asıl başarı, okul binasının büyüklüğüyle değil; o binadan çıkan öğrencinin dünyayla rekabet gücüyle ölçülür.
Bugün tartışılması gereken de tam olarak bu:
Betonda OECD’yi geçmek başka, zihinde geçmek başkadır.
(AÖ/NÖ)







