Memleketlerindeki geçim derdinden ötürü geçen asırda göç etmek zorunda kalmış savaş yorgunu Yunanistan vatandaşları arasında müzisyen Yorghos Kaçaros da vardı. Mütevazı köklerinden kaynaklanan samimiyetle ABD’de geniş kitleler tarafından sevilecek, çok uzun seneler sürecek parlak bir müzik kariyeri yapacak; rebetiko müziği komşuda tekrar değere bindiğinde de memleketine dönüp şanlı konserler verecekti.
Gurbetteki soydaşlarını sanatıyla sarmalayan, vatan hasretiyle yanıp tutuşanlar için teselli misyonunu üstlenen, ABD’de devşirilmiş adıyla “George Katsaros” hakkındaki Bir Zamanlar Amerika’ya Vardım (Στην Αμερική σαν πήγα/ Once Upon a Time I Reached America) belgeseli seyirciyi 94 dakika boyunca zarafetle maziye sürüklüyor.
Angelos Kovotsos’un imzasını taşıyan 2025 Yunanistan yapımı film geleneksel televizyon belgeseli formatında olsa da seyirciyi geniş spektrumuyla muhakkak ki ikna ediyor. Muhtelif arşiv görüntüleri, Kaçaros’un eserlerini günümüzde yorumlayan müzisyenler, röportajlar, yapay zekâyla canlanan eski fotoğraflar ve daha birçok malzeme akıcı bir senaryoda harmanlanıyor.
Topraklarından çok uzakta yaşamak zorunda kalanların yarattığı kendine has dünya müzikal yaratıcılıkta da kendini gösterirken Yunanistan diasporasının ABD’deki gücünün ne kadar sağlam temellere oturduğunu teninizde hissedeceksiniz.
Geçenlerde Donald Trump’ın Yunan adlarını en isabetli şekilde telaffuz etmek için akla karayı seçtiği Beyaz Saray’daki Yunanistan Bağımsızlık Törenindeki konuşması, komşunun ABD’deki halen süren köklü gücünün bir ispatı daha sayılmaz mı?
Nazilere muhalefet edenler
Almanya ve Avusturya’da Adolf Hitler’in gazına gelmeyerek Nazilere muhalefet edenler otoriter rejim tarafından yakalanıp Yunanistan’a asker olarak yollanmıştı. Ceza Fırkası “999” (Πειθαρχική Μεραρχία "999"/The Strafdivision “999”) adlı belgesel işgal yıllarında yalnız Nazi Almanyası ordusundan kaçmakla kalmayıp Yunanistan Bağımsızlık Savaşı’nda gerillaların tarafına geçen unutulmaz kahramanlara odaklanıyor.

Yönetmen ve senaryo hanesinde Kostas Stamatopulos adını gördüğümüz 2025 Yunanistan yapımı 91 dakikalık çarpıcı belgesel Selanik dışında Yunanistan’ın muhtelif kentlerinde de seyirciyle buluştu. Klasik tarih belgeseli formatında çekilmiş olsa da filmin içeriği seyirciyi kolaylıkla ele geçiriyor; işgal sonrası iç savaşla çalkalanmış Yunanistan’da tabu muamelesi gören gerilla direnişi tekrar gözümüze sokuluyor. Arşiv filmleri dışında Yunanistan’la bağını koparmamış özgürlük savaşçılarıyla yapılmış röportajlar, Hitler rejiminin hastalıklı zihniyetine teslim olmadan siyasi görüşünü sonuna kadar savunanlara bizi hayran bırakıyor.
Almanya’nın bölünmesinden sonra her ne kadar Doğu Almanya Nazi karşıtlarının değerini bilip yüceltse de Batı Almanya’da yaşayan mevzubahis direnişçilerin kimliklerini saklamasının tavsiye edildiğini öğreniyoruz. Ne de olsa asker kaçağı olmak çıkmayan bir leke muamelesi gördüğü gibi Batı Almanya’nın Nazi mazisiyle yüzleşmekte gecikmesi ve tam manasıyla kadrolarını temizlememiş olması muhaliflerin dışlanmasına yol açmış.
Kadın direnişçiler
Yunanistan’ın iç savaşından sonra halka empoze edilen, Birleşik Krallık ve ABD destekli milliyetçi iktidarlar sırasında kadınlar siyasi mücadelede aktif olmayı sürdürdüler. Kadın savaşçılar – 3. Bölüm 1960-1974 (Γυναίκες μαχήτριες μέρος Γ’ 1960 1974/Women Fighters 3rd Part 1960-1974) adlı belgesel Leonidas Vardaros imzasını taşıyor.
2026 Yunanistan yapımı 80 dakikalık belgeselde, 1960 senesinden itibaren kadınların da mühim rol oynadığı muhalefet hareketinin güçlenmesiyle, belirli bir ifade ve örgütlenme hürriyetinin elde edildiğini de görüyoruz.

Baskıcı rejimin duruma sertlikle müdahalesi dışında rejim bekçileri tarafından kadınlara cinsel ayrımcılık yapılmış olduğunu da öğreniyoruz. Akabinde özgürlük hareketi askerî darbeyle bastırılmaya çalışılmış, kadınlar gene ön saflarda yer alarak direnişlerini sürdürmüşlerdi.
Tecrübeli sinemacı Vardaros, her ne kadar geleneksel televizyon belgeseli janrını tercih etse de seyirciyle mücadelenin arka planında kalmış kadın kahramanlarını tanıştırma misyonunu bir kez daha başarıyla gerçekleştiriyor. Direnişin mütevazı kahramanları hatıralarını heyecanla aktarırken yaşam sevincini yitirmemenin ne kadar mühim olduğunu da gözümüze sokuyor.
Mizahtan hoşlanmayan, ironiden anlamayan faşistlere inat 1-1-4 hareketi, Lambrakis Gençliği gibi oluşumlarda yer almış sevimli şahsiyetlerimiz işkence odalarında nelere maruz kaldıklarını da teferruatıyla aktarıyor. Sağcı ve dinci rejimlerin halk üzerindeki tahakkümünü kabul etmeyen, zihin açıklığı içgüdüleriyle beslenmiş coşkulu devrimci kadınlara kulak vermekte fayda var.
Kadın koğuşunda iddialı belgesel
Yunanistan’ın en büyük hapishanesi Korydallos’un kadınlar koğuşuna uzunca bir ziyarette bulunuyoruz. Gece yasemin kokuyor (Η nύχτα mυρίζει yιασεμί/The Night Smells of Jasmine) adlı 2025 Yunanistan yapımı 70 dakikalık belgesel Andonis Kokkinos’un imzasını taşıyor. Filmin kahramanları olan mahpus kadınların yüzünü kısmen görmemiz yönetmenin kahramanlarına olan hürmetini ispatlıyor.

Belgeselde yer almayı kabul etmiş kadınlar hapiste insanın girdiği ruh hallerini deneyimlerine dayanarak teferruatlı biçimlerde aktarıyor ve normalde yaşadıkları toplumsal hayattan bambaşka bir boyuta geçtiklerini kabul ediyor.
Aşık oldukları erkeğin tesiriyle suç işleyenlerden, hırsızlık yapmaktan kendini alıkoyamayanlara, çıktığında defalaraca aynı hataları yapacağını bilenlerden, Roman olduğu için daima ayrımcılığa maruz kaldığını belirtenlere, çarpıcı belgesel geniş spektrumlu bir manzara çiziyor.
Gökyüzünün bile dikenli tellerle kuşatılmış olması mahpusların maruz bırakıldığı insanlık dışı muamelenin direkt ispatı.
Şahsi alanı çok dar ve konforsuz da olsa mahpus bir kadının mevzubahis alana ne kadar değer verdiğini öğreniyor, demir kapılar sertçe kapatıldığı zaman çıkan sesten dolayı hapsedilmişlik hissinin nasıl şahlandığını biz de tenimizde hissediyoruz. Vaktin ve bilhassa gecenin ne kadar zor geçtiği, insan haysiyetinin gerektiği ölçüde kale alınmadığı, mahpusun dışarıda kalanlar tarafından nasıl unutulduğu da paylaşılan malumattan.
Yönetmen Kokkinos kâh hareketli, kâh ısrarcı bir kamerayla seyirciyi belki yoruyor, lakin kapalılık hissini siyah-beyaz görüntülerin verdiği kasvetle artırmayı biliyor.
Çekilmesi pek de kolay olmayan bir belgeselin altından hakkıyla kalkıyor, fazla iddialı ve cilalı bir estetiğe sırtını dayamış olsa da başka memleketlerde asla ortaya çıkarılamayacak, layıkıyla klostrofobik bir belgeye imzasını atıyor.
Erotik sinemaların sonu mu geldi?
Sadece erkeklerden müteşekkil güruhların erotik veya pornografik filmlerin gösterildiği sinemalara doluşarak ortamı adeta pagan bir törenin gerçekleştiği hararetli birer arenaya dönüştürdükleri malum. Lakin İstanbul’dakiler gibi, komşunun Atina ve Selanik gibi kentlerinde sayısız erkek “sinemasever” ağırlamış olan mevzubahis sinema salonlarının devri sona erdi.
Eşcinsel arayışlar içinde olanların çağdaş tercihi olan Grinder gibi uygulamaların sağladığı “steril” konfor bir zamanların gözde mekânları erotik sinemaların, hatta hamamların bile gözden düşmesine yol açtı.

Selanik’in epeyce merkezi sayılabilecek kasvetli Vardari semtindeki Vilma sineması belgeselin esas kahramanı.
Orada yıllarca teşrikimesaisi olan sinemanın eski müdavimleri hatıralarını tane tane aktarırken mümkün olduğunca ciddi tavırlar takınmayı tercih ediyor. Belgeselde konuşan kafaların çoğu efemine tavırlardan sanki mümkün olduğunca kaçınıyor, belli ki komşuda da erkeksilik prim yapıyor.
2024 yılının aralık ayında kapanan (2 film birden) Vilma dışında belgesel bizi Laikon ve Atina’daki Star sinemasının makûs kaderiyle alakalı olarak da malumatlandırılıyor.
2026 Yunanistan yapımı 81 dakikalık Vilma: Son veda (Βίλμα: Το τελευταίο αντίο/Vilma: The Last Goodbye) adlı nostaljik belgeselin yönetmen hanesinde Kostas Bakircis ile Kostis Stamulis adlarını görüyoruz. Kostas’ın babası olan meşhur müzisyen Arghiris Bakircis bile, fazlasıyla davudi sesiyle sinema hakkındaki izlenimlerini paylaşıyor.
Lakin erkek erkeğe buluşmaların adeta tapınağı olan Vilma hakkında en dobra, en cesur, en bayağı ayrıntıları araştırmacı ve yazar Thomas Korovinis’ın ağzından dinliyoruz.
Bir süre İstanbul’da yaşamış ve istos yayın’ın Fahişe Çika kitabından da tanıdığımız Abdi İpekçi Araştırma Ödülü sahibi meşhur edebiyat insanı, mevzubahis sinemaların atmosferi hakkında gayet felsefi, hatta “şiirsel” ifadeleri peş peşe sıralarken belgesel boyunca bizden esirgenen erotik ortamın havasını sanki birebir solumamıza imkân tanıyor…
Bir zamanlar toplumsal sibop vazifesi sayesinde uzun ömürlerini dokunulmadan sürdürebilen, mesela Aksaray Güneş veya Beyoğlu Rüya sinemaları hakkında acaba birileri günün birinde bir belgesel çeker mi? (MT/TY)







