Başından itibaren Türkiye’nin medarı iftiharı olarak lanse edilmiş Lozan Antlaşması bilhassa İmroz’a (Gökçeada) gelindiğinde tökezler.
Çanakkale Boğazı’na stratejik yakınlıklarından dolayı Ege’nin sadece iki adası, İmroz ve Bozcaada Türkiye’ye verilmiştir; Yunanistan’ın görevi ise garantör devlet olarak söz konusu adaların kadim halkı soydaşlarının haklarını gözetmektir.
Lakin Yunanistan mevzu bahis adalarda yaşayan ve mutlak çoğunluğu oluşturan Rumlar’la alakadar olacak durumda değildir; dolayısıyla Türkiye bu iki adanın Rumsuzlaştırılma planını sinsice yürürlüğe koyar ve yüksek derecede muvaffak olur.
Selanik belgesel festivalinde SÜRGÜN(LER), Bir Adadan Hikâyeler (EXILE(S), ιστορίες ενός νησιού/EXILE(S), tales from an island) filmi başladığında karşımıza çıkan 1923 tarihli Lozan Antlaşması'yla ilintili "Gökçeada" ifadesi bazı seyircilerin irkilmesine yol açtı. Ne de olsa İmroz, Türkiye Cumhuriyeti genelindeki kadim halkların yaşadığı yerleşim adlarını değiştirme operasyonuna ancak 1970’te maruz kalmıştı.
Zaten Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı okul müfredatındaki kitaplarda adanın adı bize resmen İmroz olarak öğretilmişti ve dayanaksız görünen bu değişim kolay kolay hazmedilecek gibi değildi.

Acaba belgeselin yönetmen, senaryo yazarı, kurgucu, görüntü yönetmeni ve dağıtımcı hanesinde adı olan, ayrıca Sofia Eksarhu ile prodüktörlüğü üstlenmiş, on parmağında on marifet Yorghos İliopulos bunu bilmiyor muydu?
Yoksa adaya Anadolu’dan, hatta Bulgaristan’dan Türkiye tarafından yerleştirilmiş Müslümanlara odaklanan, suya sabuna dokunmayan "korkak" bir belgeselle mi karşı karşıyaydık?
Osmanlı döneminden başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse ilk 50 yılı boyunca adanın, Rumca "İmvros"tan devşirilerek Türkçe’ye girip kronikleşmiş "İmroz" adına yazık değil miydi? Üstelik Wikipedia’da, İngilizce dahil birçok dilde adanın adı orijinaline yakın şekilde, Imbros olarak kayıtlı olmayı sürdürüyordu.

Kasvete sert intibak!
Filmin ilk karesinden itibaren bir kırıklıklar silsilesiyle yüzleşmemiz başlıyor.
Çorak bir coğrafyanın ortasında plastikten mamul dev bir dinozor heykeliyle süslü çocuk parkında yaşlı bir adam görüyoruz; testereden mamul müzik çalgısı eşliğinde klasik Türk mûsıkîsi eserleri icra ediyor.
İnsanın mevzu bahis sekansta içinin burkulmaması ne mümkün!
Ardından yıkık evler, toprak yollara devrilmiş duvarlar, terk edilmiş mekânların arasında koşuşan çocuklar ve aynı ortamda serbestçe gezinen büyükbaş hayvanlar…
Neyse ki çocukların bulaşıcı enerjisi bizi alıp daha neşeli bir hâletiruhiyeye sevk ediyor; hatta aralarındaki bir kız çocuğunun iyi niyetli rehberliğinde ikamet ettiği köy ve ada hakkında malumat sahibi bile oluyoruz!
İmroz’a devlet tarafından göç ettirilmişler dışında kendi inisiyatifiyle, ülkenin en doğusundan en batısına adeta sığınmış Kürtleri de bu vesileyle tanımaya başlıyoruz.
"Azınlıkların derdinden sadece azınlıklar anlar" söylemini ispat edercesine, aydınlık yüzlü bir Kürt genci kendine "İmrozlu" demeyi kesinkes tercih ettiğini söylüyor. Adada senelerce estirilmiş milliyetçi fırtınadan yalnız Rumlar değil, belli ki Kürtler de mağdur olmuş. Dolayısıyla ırkçılık ve kötü muameleye tabi tutulduklarında azınlıkların birbirine sığınma ve kenetlenme refleksi belli ki burada da tetiklenmiş.
Yıkıntılar arasında yaşamaları bir yana Shinudhi (Dereköy) ahalisinin yeni sakinleri sanki zaman tünelinde hapsolmuş, kendi coğrafyalarındaki geleneksel yaşamı adeta birebir sürdürüyor. Adada imkânsızlıklar belli ki bazıları için kadere dönüşmüş; oysa yanı başlarındaki bir yerleşimde, fuzuli de olsa çağdaş yaşamın lükslerine erişmekte güçlük çekmeyenlerin varlığı da malum.
Ya korunması gereken tabiat alanlarında arsızca yükselmekte olan turistik tesislere ne demeli?
Dünya çapında meşhur İmroz koyunu

Film adanın 360 derecelik panoramik bir portresini çizmeye girişmiyor. Seçme bazı anekdotlar İmroz’un üzerine çökmüş laneti betimlemek için kâfi.
Adada bir zamanlar dehşet estirip misyonunu tamamladığında kapatılmış yarı açık cezaevi ve çevresine yerleştirilen Bulgar soydaşlar da sanki havada asılı kalanlardan.
Doğdukları memlekette "milliyetçi" ve "faşist" olarak yaftalananlar Türkiye’de "demokrat"lıkla, "komünistlik"le itham edilebiliyorlar. Adanın güneybatısına bakan ovanın başında, aslında yazın sıcaktan yaşanması imkânsız mıntıkadaki köhne cezaevi binaları soydaşlar için çareden çok cezayı andırıyor. Türkiye’de devletin azınlıklara reva gördüğü muameleye çok benzer yaptırımlara Bulgaristan’da maruz kalmış olan soydaşların Gökçeada’dan da kaçmaları şaşırtıcı olmaz.
Film ilerledikçe spektrum layıkıyla genişliyor, adanın azınlık olmayı özümsemiş yerlileri Rumlar’dan da alçak perdeden malumat alıyoruz.
Adanın en verimli topraklarının istimlak edilerek ellerinden alınması, muhteşem İmroz koyununun o zamanlar değersizleştirilmesi, bilhassa süngercilikle meşhur İmrozlular’ın Ege Denizi bereketinden mahrum bırakılmaları ve daha birçok bilgi neyse ki arzu edenlerin ulaşabileceği muhtelif kaynaklarda mevcut.
Lakin adaya sonradan gelenlerin de yaşamlarındaki eğretilik sanki perdeden taşıp seyirciye bulaşıyor.
Antik dönemlerden itibaren adanın lanetli sayılmasında büyük rolü olan şiddetli rüzgâr yok sayılarak devlet tarafından inşa edilen toplu konutların ana giriş kapılarının poyraza dönük olması da küçük çaplı bir lanet sayılmaz mı?
Karşılıklılık ilkesi

Karşımızda hüznün, mutsuzluğun, sıkışmışlık, yabancılaşma ve yalnızlığın gırla gittiği kasvetli bir coğrafya var.
Adanın inatçı yerlileriyle baş edebilecek Karadenizliler’in yerleştirildiği köy bile bugün büyük çapta terk edilmiş vaziyette. Kaderin garip cilvesi gibi, dik kafalı İmrozlu Rumlar’la Pontus kökenli Karadenizliler’i dil birleştiriyor: Biri gayet ağır bir ada şivesi, diğeri Yunanca’nın dünyadaki en antik versiyonu, yıllar içinde iki yakayı birleştiren ana unsura dönüşüyorlar.
Aghridhia (Tepeköy) son yıllardaki iki taraflı atılımlar sayesinde uzun süre yok sayılan Lozan’ın öngördüğü Rum okuluna tekrar kavuşmuş vaziyette. Üstelik çocuklarla bir olmayı bilen genç öğretmen ABD bağlantılı bir Yunanlı olduğundan meseleye bir "Amerikalı"nın mesafesiyle yaklaşıyor. Mütevazı şartlarda sürdürülen eğitimde empoze edilen bilumum kuralları yargılamadan, gayet objektif bir bakış açısıyla tatlı tatlı aktarıyor; lakin bazı hakikatlerin de farkında.
Ne de olsa Yunanistan’ın Trakya’sındaki Müslümanlarla Türkiye hudutları içinde yaşamayı sürdürebilen Rumlar karşılıklılık ilkelerinin adeta tutsağı.
Lakin komşunun Trakya’sında bulunan Müslümanların sayısı ve yaşam standardı, İmroz’lu Rumların ezik vaziyetiyle karşılaştırılır gibi değil; ya aynı denklemin içinde yer alan İstanbul Rumları’nın yıllar içinde neredeyse yok olacak seviyede azalmasına ne demeli?
Türkiye’de hoşgörü olarak pazarlanan tahammülsüzlük günümüzde de muhtelif biçimlerde dışa vuruluyor; bürokratik zorluklar hilelerle harmanlanıp mesela tapu meselelerinde çözümsüzlüğe saplanıyor!

İbretlik belgesel
Kara mizah sayılabilecek muhteşem sekanslarıyla da kısaca SÜRGÜN(LER) belgeseli eklektik tarzda ibretlik bir film; Türkiye’de "Gökçeada"yı sıradan bir turistik belde olarak ziyaret edenlerin bilhassa seyretmesi elzem.
Ne de olsa sayıları fazlasıyla azalmış, derin devletin kurbanı olarak şanlı günleri mazide kalmış İmrozlu Rumlar kadar, "Gökçeada"lı Müslümanların mutsuzluğuyla empati kurmak da faydalı olacak, vicdanları rahatlatacaktır!
Bir zamanlar askerî tatbikatların yapıldığı, sonradan uçurtma sörfçülerinin kuşattığı tuz gölüne flamingolar hâlâ geliyor mu, yoksa komşunun Limni adasındaki gölleri mi tercih ediyor?
Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği 28. Selanik Uluslararası Belgesel Festivali’nde filmin Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (PACE) tarafından Özel Mansiyona layık görülmesi, Yunanistan resmî medya kuruluşu ERT’nin ödülünü kazanması, ayrıca Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu FIPRESCI tarafından Yunanistan yapımları arasında muzaffer belgesel ilan edilmesi boşuna değil.
Devletler arasındaki pazarlıklar yüzünden kendi memleketlerinde tutunmaya çalışan Rumlar kadar, coğrafyalarıyla alakasız topraklarda yaşamaya mahkûm edilmiş Müslümanlar da saptırılmış planın rehineleri olmayı sürdürüyorlar; seslerine kulak vermekte fayda var.
(AB/MT)







