Mahalleli uzun zamandır komşuları olan iki göçmen için teyakkuzdaydı.
Polis iki genç adamı evlerinden alıp emniyet müdürlüğünün minibüsüne bindirdikten hemen sonra bir vatandaş aracın altına yatmış, böylece ani operasyonun devam etmesine mani olmayı başarmıştı. Derken tanıdık olsun olmasın kalabalık arttı, insanlar sosyal medyada birbirlerine haber vererek olay yerine koştu, yüzlerce kişi barışçıl direniş başlattığı gibi amaca ulaşana kadar hazır bulunanlar için hızla yiyecek ve içeçek tezgâhları bile oluşturuldu…
Glasgow’un zaten çok renkli bir mahallesindeki Kenmure sokakta epeyce geniş katılımlı sivil itaatsizliğin daniskası yaşanmaktaydı…
Felipe Bustos Serra’nın eseri olan ödüllü Herkes Kenmure Sokağına (Everybody to Kenmure Street) adlı belgesel dünyanın muhtelif festivallerine uğradığı gibi genel gösterime de giren, enerjisi ziyadesiyle bulaşıcı bir belgesel. Filmin çok katmanlı anlatımında aracın altına yatan kişiyi arada Emma Thompson’ın canlandırması muhakkak ki tesadüf değil çünkü meşhur aktris filmin ayrıca idari prodüktörü. Damarlarındaki İskoç kanının bunda katkısı mı var acaba?
Birleşik Krallık 2026 yapımı 98 dakikalık belgeselin seyirciyi tesir altında bırakacağına kalıbımı basarım!
Siyah güzeldir
Irkçı bir rejim olmayı sürdüren ABD’de Afrika kökenliler halen üvey evlat muamelesi gördüklerinden mücadelelerine sabırla devam ediyor. Nitekim “Siyah güzeldir” ifadesinde kesinlikle payı olan aktivist/fotoğrafçı Kwame Brathwaite’ın da uzun süre ön plana çıkmamış adı artık gerekli mecralarda saygı görüyor; hayatı bir belgesele bile konu oldu.
Siyah güzeldir: Kwame Brathwaite’ın hikâyesi (Black is beautiful: The Kwame Brathwhite story) adlı sürükleyici film, siyahlar toplumsal isyanın en hararetli dönemlerini yaşarken bizi dikkatli bir gözlemcinin vizörüne dahil ediyor. Yalnız siyasi olarak değil, estetik olarak da siyahların doğal gücünü beyazların gözüne sokmuş olan Kwame soydaşlarının güvenini kazanmış olduğundan bizi neredeyse mahrem dünyalarına da dahil ediyor.
Avrupa ve ABD’de muhtelif festivallere katılmış olan 2025 Birleşik Krallık/ABD ortak yapımı 99 dakikalık albenili belgesel bizi Afrika kökenlilerin ABD’de yaşadığı pogromlar, ırksal ayrımcılık , yurttaşlık hakları hareketi hakkında aydınlattığı gibi dönemin popüler sanat ortamı çerçevesinde de bizi layıkıyla tatmin ediyor.
İroniyi anlayana!
Öyle bir varoluş biçimi, öyle bir kültür, öyle bir dil tasavvur edin ki aslında düşündüğünüzün tam tersini söylüyor olsanız da karşınızdaki tam olarak neyi ifade ettiğinizi anlasın. Günümüzde epeyce aşınmış gibi görünse de bir zamanlar İstanbul’lu olmanın gereklerinden biri sayılan ironiyle bezeli bu tip iletişim Etiyopya’da hâlâ revaçta. Geleneksel el yazısının sanatsal değerini koruyor olması da cabası!
Usta sinemacı Ruth Beckermann Mum ve altın (Wax & gold) adlı belgeseliyle o coğrafyanın dili gibi muğlak ve girift olan tarihini, sosyal yapısını ve kültürünü tanıtıyor. Dünya prömiyerini Berlinale’de yaptıktan sonra festivallerle yolculuğuna devam etmekte olan 2026 Avustrurya, İtalya ortak yapımı 97 dakikalık belgesel İmparator Haile Selasasie’nin hayaletini sanki hayata döndürüyor. Ülkedeki tezatları, sınıfsal eşitsizlikleri, sefaletin içinden hızla yükselmekte olan gökdelenleri gayet diplomatik bir belgesel diliyle teşhir ederken, Avrupalı bir kadın sinemacı olarak ortamdaki varlık biçimini de ziyadesiyle sorguluyor.
Afrika’nın kolonyalist mazisi, Etiyopya deyince tabii ki akla Mussolini İtalya’sını getiriyor; gene de Beckermann artık neredeyse kaybolmuş İstanbul Levantenlerini anımsatan, nesillerdir oranın yerlisi centilmen bir İtalyalı işverenin çalışanlarından yana taraf olmasını manidar bir enekdot olarak aktarmayı seçiyor.
Ne de olsa spektrumunu daima geniş tutan, analiz gücü yüksek, bakışı keskin ve ironisi yerinde, gayet tecrübeli bir sinemacı olarak Ruth, bir kez daha ibretlik bir sinema eseriyle arz-ı endam ediyor. Bir zamanlar İstanbul sosyal hayatına ister istemez damgasını vurmuş Hilton gibi, yönetmenimizin filmini çekmek için bir süreliğine yerleştiği Addis Ababa Hilton otelinde vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız!
Kuir sinema ikonu
1939 doğumlu feminist Barbara Hammer 30’lu yaşlarının başlarında lezbiyen olduğunu açıkladığında sinemada belirli bir tecrübe kazanmış ve yoluna emin adımlarla ilerleyen nevi şahsına münhasır bir sanatçıydı. Kural dışı yaşayanları merceğine alarak 50 yıldan uzun bir süre eserler veren Hammer “lezbiyen sinema” olarak adlandırılan tarzın öncüsü olmuş, prodüktörlük, yazarlık ve görüntü yönetmenliği gibi alanlarda varlık göstererek çok yönlülüğünü ispatlamış bir şahsiyetti.
İlelebet Barbara (Barbara forever) adlı belgesel kadın yönetmen Brydie O’Connor’ın elinden çıkma şahane bir belgesel. Selanik’te de ödüllendirilen 2026 ABD yapımı 102 dakikalık film bilhassa ABD’de festivallerin gözdesi olarak yoluna emin adımlarla ilerliyor.
“Taktiksel” ve aynı zamanda “dokunsal” olarak betimlenen deneysel sinemasında çıplaklığın ahenkle teşhir edildiğini, cinsiyet rolleri, yaşlanmayla başetme gibi konularla iştigal edildiğini görüyoruz.
Belgeselde arşiv malzemesi, hatıralar, sanatçının üst ses olarak dinlediğimiz konuşmaları dışında Hammer’ın eserlerinden parçalar da bolca yer alıyor. Sanatçının hususi hayatı dışında kadınların o dönemde seslerini nasıl duyurmaya başladıklarını ve görünürlük kazandığını da izliyoruz. Sanatsal incelik ve hassasiyetle çekildiği belli olan belgesel, Hammer’in dünyasına derinlemesine dalmak için birebir.
(Aşağıdaki fragman Byrdie O’Connor imzalı, Barbara Hammer hakkındaki belgeselin öncüsü Love, Barbara adlı kısa filmin fragmanıdır)
Sizi adeta bir rüya diyarına sürükleyen belgeselde seksin mahrem sığınaklarından, dokunsal sinemanın teorisine, dinsiz büyümüş olmanın kazandırdıklarından göçmen bir ailenin ferdi olmaya, gayet geniş bir spektrumla karşı karşıyayız.
Berlinale’nin tanıtım metninde seyirciye yönelik olarak ifade edildiği şekilde, kendinize “Dyke” şiirselliğinin dokunmasına müsaade edin!
Pat deyip geçme
ABD’den dünyaya dalga dalga yayılmış olan “siyaseten doğruluk” akımı daha pek yaygın değilken cinsel kimlik hususunu hoyratça kurcalayan Pat diye bir karakter ABD televizyonunda çok popüler olmuştu.
Kocaoğlan görünümündeki Pat aynı zamanda iri bir kız çocuğu olma potansiyelini de temsil ettiğinden skeç boyunca bu ikilemin meraklıları tarafından deşifre edilmesine yönelik “seviyeli” bir çaba göze çarpıyordu. 1990’ların pop kültüründe Julia Sweeney’nin yazdığı ve canlandırdığı Pat aslında cinsel kimlik hususunda fikrisabit olanları kendi kabalıkları üzerinden zarifçe vuran provokatif bir karaktere dönüşmüştü. Sonradan siyaseten ne kadar doğru olduğu çok tartışıldı, skeçin yontulmamışlığı, kabalığı günümüzde ulaşılan özenli jargonun hassasiyetlerine fazlasıyla aykırı bulundu. Lakin transeksüel sinemacı Ro Haber hayatında bir mihenk taşı olduğunu anladığında Pat’i tekrar hayata döndürmeye karar verdi ve Hepimiz Pat’iz (We are Pat) adlı manidar belgeseli çekti. Selanik ve Londra dışında ABD’nin muhtelif festivallerinde gururla boy göstermeye devam eden şirin mi şirin film 2025 ABD yapımı 92 dakikalık, eğlenceli olduğu kadar düşündürücü bir seyirlik. SNL programında boy gösterdikten 35 sene sonra androjen Pat insanda ille de iki cinsiyetten sadece birinin özelliklerini arama kompleksine sahip olanlara tekrar meydan okuyor.
Gezegen çapında pedofili ağı kurmuş Epstein meselesiyle çalkalanmaya devam eden ABD’de çakma bir dincilik Trump iktidarının alametifarikası hâline getirilmeye çalışılırken LGBT ve bilhassa transların aleyhindeki propagandalarla tatbik edilen baskı mekanizmaları bitmiyor. Riyakârlıklarını yüzlerine bir kez daha vurmak için Pat belgeseli biçilmiş kaftan; üstelik özgürleşme hareketinin 90’lardan günümüze nasıl adım adım ilerlemiş olduğu hususunda da layıkıyla hafıza jimnastiği yaptırıyor, daha ne!
Menopoz inkâr edilebilir mi?
Günümüz medeniyetinin adını bile koymakta asırlarca geciktiği, hayatın gayet mühim bir evresi. Eh, ne de olsa bilhassa Batı tıbbı olarak bildiğimiz bilimsel alan genelde erkeklerin boyunduruğunda olan, insan deyince de akla, mazide bilhassa erkek vücudunun geldiği ayrımcı bir sektör. Halen tam olarak sırlarına vakıf olunamadığından yönetmen Louise Unmack Kjeldsen menopozun semtomlarından muzdarip olmaya başlayınca mevzu hakkında beynelmilel bir araştırma yapmaya başlıyor ve bunu Menopoz esrarı (Menopause mystery) adlı belgeselle taçlandırıyor.
2026 Danimarka, Norveç, Almanya ortak yapımı 74 dakikalık film dünya prömiyerini Selanik’te gerçekleştirdikten sonra CPH:DOX’ta da boy gösterdi, Avusturya’da genel gösterime girdi. Filmde Louise beyin faaliyetleri hakkında araştırma yapanlardan, psikiyatriyle iştigal edenlere, gayet geniş bir spektrumda görüşmeler yapıyor. Lakin menopoz sırasında yaşadıklarını birebir aktaran muhtelif memleketlerden kadınlar filmin en can alıcı kahramanları. Bedendeki hormonal dengelerin değişmesiyle akıl sağlığının nasıl tesir altında kaldığından, bilhassa iş hayatının bundan etkilenme ihtimalinden, ayrıca bundan kaynaklanan depresyon ve demans tehlikesinden bahsediliyor.
Tüm dünyada kadın bedeni nasıl siyasi bir malzemeye dönüştürülüyorsa filmde de menopozun bir şekilde politikaya alet edildiğini görüyoruz. Çok meşhur bir tıp yayını menopozun patolojileştirilmesinin tehlikelerine dikkat çekince kıyamet kopuyor. Menopozun yol açabildiklerinden çok bahsedildiği zaman kadınların iş dünyasındaki şanslarını azaltma ihtimali doğuyor; öbür türlü her bir menopozlu kadın kendi imkânlarıyla baş başa bırakılarak menopozla sessizce mücadele etmek zorunda bırakılıyor…
Yaşama sevinci diye buna derler
Assos taraflarından Midilli adasına akın akın geçmekte olan mültecilerin arasında genç Hazım ve kucağında taşıdığı arkadaşı Sait, filmin başından itibaren aralarındaki güçlü bağla seyirciyi büyülüyor. Suriye’den kaçıp 2015’te Almanya’ya sığınmayı başaran iki kahramanımız, Sait gibi tekerlekli sandalyeye bağımlı yaşayan, serebral palsiden muzdarip Marius’un yardımcıları ve arkadaşları oluyorlar; bu arada yavaş yavaş sürgündeki hayatlarına alışmaya başlıyorlar. Canayakın annesiyle yaşayan Marius yeni arkadaşlarından dolayı o kadar mutlu, o kadar heyecanlı, o kadar neşeli biri hâline geliyor ki perdeden taşan enerjisi seyircilere bir nimet gibi yansıyor; üçünün arasındaki uyum ve samimiyet de görülmeye değer.
Lakin mültecilik hayatı ve sıla özlemi, bilhassa sorumluluk sahibi Hazım’ın üzerine bir karabasan gibi çökünce o ilk yıllardaki yakınlık, sıcaklık, adanmışlık yavaş yavaş kayboluyor. Savaş travmalarının altında ezilen güçlü Hazım akıl sağlığını korumak için tıbbi destek almak zorunda bile kalıyor. 2026 İsveç, Almanya, Katar ortak yapımı 88 dakikalık Yaşama arzusu (Lust for life) belgeseli insanı derinden sarsan bir yapıya sahip.
Viktor Nordenskiöld’ün yönettiği ibretlik film zor şartlarda hayata tutunmanın manasını layıkıyla aktarıyor.
IŞİD’in boyunduruğunda kalmış Deyrizor’daki ebeveyniyle doğru dürüst bağlantı kuramayan, lakin acısını içine atan, yaşından ve boyundan beklenmeyen yücelikte davranışlar sergileyip herkesin güvenini kazanan Hazım, Almanya’da on sene içinde resmen yaşlanıyor; lakin seyircinin büyük hayranlığını da ziyadesiyle hak ediyor.
Diğer yandan Sait ve Marius tüm zorluklara ve sağlık problemlerine rağmen hayata tutunmaya devam ediyor, eski günlerini özleseler de içlerinden fışkıran neşe ve yaşama arzusuyla seyirciye adeta hayat dersi veriyorlar.
(MT/NÖ)







