Girls Of The Sun: Kürt kadınlar savaşın neresinde?
Savaş sineması çoğu kez erkeklerin hikâyeleri etrafında kurulur. Cephede savaşanlar, komuta edenler ve kahramanlaştırılanlar...
Kadınlar ise ya geride bırakılanlar olarak resmedilir ya da kurtarılmayı bekleyenler…
“Girls Of The Sun / Güneşin Kızları" ise bu anlatıyı tamamen tersine çeviriyor. Eva Husson’un 2018 yapımı “Girl Of The Sun” tam da bu yerleşik anlatıyı yıkmayı hedefliyor, IŞİD’in saldırılarının ardından hayatta kalan ve örgütlenen Kürt kadınlarını merkeze alıyor.
Bu yönüyle bana göre, Girls Of The Sun uluslararası sinemanın dışında bırakılmış bir hikâyeyi ekrana taşıması bakımından önemli bir girişim. Ancak filmin asıl değeri kadar sınırları da bu noktada belirginleşiyor. Çünkü Kürtlere karşı olan bu saldırıların tarihsel ve politik bağlamı son derece yoğun bir kırılmayı anlatmak sadece savaşın yıkıcılığını göstermekle mümkün değil.
Savaşın kendisi kadar o savaşı ortaya çıkaran koşulları da anlatmak gerekir. Film, IŞİD’in Kürtlere yönelik saldırılarını ve bu kadınların saldırıların ardından örgütlenerek direnişe geçmesini merkeze alırken Kürt ulusal mücadelesinin derinliğini ve tarihsel arka planını göstermekte yetersiz kalıyor.
Kürt halkının neden hedef olduğu ve bölgede yüzyıllardır maruz kaldığı ayrımcılık ve saldırılar Suriye, Irak ve Türkiye hattındaki siyasal kırılmalar filmin anlatısında yeterince yer bulmuyor.
Bu durum filmin merkeze aldığı hikâyenin etkisini de belirli ölçülerde sınırlandırıyor.
Yaşananları sadece bir savaş anlatısı olarak görmek ardındaki tarihsel ve siyasal gerçekliği görünmez kılma riski barındırıyor. Oysa Kürt kadınlarının mücadelesi yalnızca hayatta kalma çabasından ibaret değil aynı zamanda kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olma ve örgütlü bir mücadeleyle karşı koyma mücadelesine karşılıktır.
Eva Husson filmde bu direnişi görünür kılmak için Bahar karakterini merkeze alıyor.
IŞİD tarafından esir alındıktan sonra kurtulan ve kadınlardan oluşan birliğin komutanı haline gelen Bahar, filmin kadınların savaş içerisindeki konumuna dair temel bakışını temsil ediyor.
Ancak filmin karakterlere dönük yaklaşımı zaman zaman bu hikâyenin taşıdığı siyasal derinliği kurmakta zorlanıyor. Bahar’ın yaşadığı travmayı ve mücadelesini görüyoruz fakat onun geçmişine, düşüncelerine ve bir komutan olarak aldığı kararlara yaklaşamıyoruz.
Benzer biçimde birlikte savaştığı diğer kadın karakterler de çoğu zaman ortak bir direnişin temsilcileri olarak kalıyorlar. Bu nedenle film, kadınların kolektif mücadelesini görünür kılsa da mücadelenin içeriğine dair muğlaklık taşıyor.
Filmin diyalogları da zayıflığından dolayı hikâyeyi taşımakta zorlanıyor.
Girls Of The Sun anlatısını büyük ölçüde sessizlikler, bakışlar ve görsel atmosfer üzerinden kurmayı tercih ediyor.
Bu tercih bazı sahnelerde güçlü bir duygu yaratırken karakterlerin iç dünyasını, birbirleriyle kurdukları ilişkileri ve siyasal zemini derinleştirecek anlatısal alanı daraltıyor.
Filmin anlatı tercihlerinden biri de hikâyeyi büyük ölçüde Fransalı savaş muhabiri Mathilde’in tanıklığı üzerinden kurmasıdır.
Mathilde seyirci ile savaşın içindeki kadınlar arasında bir aracı konumundadır.
Bu tercih yaşananların uluslararası kamuoyuna aktarılması açısından anlaşılır bir anlatı tercihi olarak görülmekle birlikte beraberinde önemli bir soruyu da getirir: bir halkın yaşadığı saldırı anlatılırken o hikâyenin öznesi kim?
Bu soru özellikle sinemadaki savaş ve şiddet deneyimlerinin temsili açısından önemlidir.
Çünkü görünür olmak her zaman kendi sözünü söyleyebilmek anlamına gelmez. Kürt halkı uzun süre uluslararası kamuoyunda çoğunlukla maruz kaldıkları şiddet ve kayıplar üzerinden görünür oldu.
Oysa onların hikâyesi yalnızca yaşadıkları saldırılardan değil bunların ardından kurdukları direnişten, dayanışmadan ve siyasal özne olma çabasından da oluşuyor.
Film, burada önemli bir çaba gösteriyor. Film, kadınları yalnızca savaşın mağdurları olarak göstermiyor; silahlanan örgütlenen ve mücadele eden kadınları odak noktasına koyuyor.
Ancak anlatının merkezine yerleştirilen Batılı tanık figürü bu kadınların kendi öz politik konumlanışlarının geri plana itilmesine neden oluyor. Seyirci, yaşananlara çoğunlukla Mathilde’in bakışı üzerinden yaklaşıyor.
Bu durum filmin en temel çelişkilerinden birini oluşturuyor. Bir yandan görünmez bırakılmış bir kadın mücadelesini uluslararası izleyiciyle buluşturuyor diğer yandan bu hikâyeyi dışarıdan bir göz aracılığı ile servis ediyor.
Filmin önemi
Filmin görsel dili de bu çelişkiyi derinleştiren noktalardan biri. Girls Of The Sun savaşın yıkımını etkileyici görüntülerle veriyor. Harabe mekânlar, sessiz bekleyişler ve çatışma sahneleri filmin duygusal atmosferini oluşturuyor. Fakat bu estetik tercihlerinin çoğu zaman anlatılan tarihsel gerçekliğin önüne geçtiği hissediliyor. Savaşın görüntüsü güçlü verilirken savaşın ardındaki siyasal ilişikiler daha zayıf kalıyor.
Buna karşın Kürt halkının hikâyesi sadece yıkımın değil yeniden kurmanın da hikâyesi.
Kadınların kaybettikleri hayatların ardından yeni bir yaşam örgütlemeleri ve hafızalarını korumaları bu direnişin önemli kazanımlarıdır.
Film cephedeki direnişi görünür kılarken aynı zamanda gündelik direniş biçimlerine de daha fazla alan açabilseydi anlattığı hikâyenin kapsamı da genişleyebilirdi.
Yine de Girls Of The Sun’ı eksikliklerinin gölgesinde değerlendirmek filmin önemini gözden kaçırmak olur. Film, savaş anlatılarında kadınların konumunu yeniden düşünmeye çağırıyor.
Belki de filmin asıl tartışmaya açtığı mesele şu: Bir savaşın hikayesini anlatmak yalnızca yaşanan şiddeti göstermekle mi mümkün olabilir yoksa o şiddetin tarihini, siyasal zeminini ve içinden doğan direnişi de anlatmak mı gerekir?
Girls Of The Sun bu sorulara kesin cevaplar vermiyor. Fakat yalnızca savaşın içerisinden değil, kadınların hafızası, mücadelesi ve direnişi üzerinden bakmayı öneriyor. Filmin en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor belki. Anlattığı hikayenin bütününü kurmasa da hangi hikayelerin nasıl anlatılması gerektiğine dair önemli bir tarışma başlatıyor.
(SG/EMK)