Kitle iletişim araçlarının savaş aracı olarak kullanılmasına ,ikinci dünya savaşında radyo ile başlandı . Hitler’in “radyo olmasaydı bu savaşı kazanamazdık “ sözü o dönemde de bu araçların ne kadar yüksek bir etki gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Radyodan televizyon ve internet yayıncılığına geçiş, propaganda yöntemini de köklü şekilde değiştirdi, Şimdi iletişim araçları, savaşın canlı yayın yoluyla tüm dünyaya izletilmesi için kullanılıyor.
Canlı yayının savaş aracı olarak kullanılmasına ilk kez 1991 yılında, ABD’nin Irak’a açtığı savaşta tanık olduk. Televizyonlarımızın başına geçip karanlıkta fırlatılan füzelerin ışığını, düştüğü yerlerden yükselen ateş toplarını bir savaş filmi izler gibi izledik. Savaş bizden mesafe olarak uzakta olmasına rağmen sanki tam ortasındaymış gibiydi ve savaş görüntülerini izlediğimiz her gün gerçeğe biraz daha yabancılaştık.
Atılan füzelerin isimleri, güçleri, menzillerini; nereden ateşlenip neyi vurdukları, kaç tane Patriot fırlatıldığını, Tomahawk’ın durdurulup durdurulamayacağını, hangi ülkenin koruma kalkanının delinemez olduğunu haber sunucularının iştahla tekrar tekrar anlattıklarından öğrendik.
Televizyondan bizlere ulaşan savaşın yarattığı yıkımın görüntüleri tekrarlandıkça, güçlünün anlatısı ve savaş araçlarına düzülen methiyelerle savaş normalleştirildi.
Neden füzelerin, uçakların, bombaların, dronların isimlerini, özelliklerini bu kadar iyi biliyoruz? Neden kaç tane füzenin nerelere fırlatıldığını biliyoruz da o füzelerin düştüğü yerdeki halkların dramından bihaberiz? Bu soruları sormayarak takınılan pasif izleyici tutumu bugünkü yaşananlara zemini hazırlayan belirgin bir etken oldu
Nazım Hikmet’in “kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
dizelerindeki yalın anlatım zamansızdır ve bugün de geçerlidir..
Carl von Clausewitz Savaş Üzerine adlı eserinde şöyle der;
"Galip mağluptan belki sayıca daha fazla zayiat vermiş olsa da mağlubiyet esas olarak moral kavramlarda yaşanan kayıptır. Fiziki kaybı muharebe sırasında tespit edemeyiz belki ama moral kaybın tespiti belirgindir"
Savaş hakkındaki teori ve stratejiler elbette çok şey değişti; ancak savaşın sadece silahla değil, psikolojik araçlarla da yürütüldüğü görüşü değişmedi.
1991 den bu yana televizyon ekranları tüm dünya izleyicisine bombalanan, yıkılan yüzlerce kent; ölü bedenleri ve yok edilen medeniyetleri izletti. Bu savaş senaryosu ile güçlü olanın kim olduğu ve kimin kazanamayacağı fikri belleğimize kazındı; böylece bir tür rıza üretimi de sağlandı.
Reel sosyalizmin çöküşü ile birlikte tek kutuplu yeni dünyada ABD etrafında birleşen blok, dünya halklarını- özellikle Orta Doğu halklarını- yürüttüğü savaş oyununda kimi zaman figüran, kimi zaman da kurban haline getirdi.
Adına emperyalizmin yeni aşaması, yeni oligarşik model yada başka bir şey diyelim yeni model uzaktan ateşlenen füzeler ile desteklenen bir "Palantir"dir
Palantír Tolkien'in, Yüzüklerin Efendisi romanındaki kristal kürelerin adıdır. Quenya dilindeki (kitapta konuşulan dil) palan 'uzak' ve tir 'gözetlemek' anlamına gelir. Televizyon kelimesinde de “tele” uzak, “vizyon” ise görmek anlamındadır. Palantir ve televizyon sözcüklerinin anlam benzerliği ayrıca dikkat çekicidir.
Kitaptaki Palantir toplam sekiz küre şeklindeki taştan oluşan kurgusal bir iletişim aracıdır. Bu taşlar zaman ve mekân içinde uzaktaki diğer taşların yakınındaki şeyleri gösterebilir. Aralarında görsel bağ kurulur ve iletişim kurulan taşa emredilen görüntüler iletilir. Bu taşlara bakanlar, çok uzaklardaki şeyleri görebilmektedir. Palantir’in bu özellikleri sayesinde Nümenor’lular Orta Dünya’yı ıslah etmeyi amaçlamaktadır.
Kitaptaki Palantir fantastik ve kurgusal olsa da gerçek dünyadaki Palantir, hayatlarımızın verilerini toplayan ABD’deki çok etkili bir teknoloji şirketidir
Palantir 2003 yılında kurulmuş, çok kısa sürede Silikon Vadisi’nden tüm dünyayı etkileyen konuma gelmiştir. Yaptıklarımızı gözetleyen, ne yapacağımız konusunda yönlendiren dört ana sistemden oluşur: Gotham, Foundry, Apollo, Yapay Zeka.
Kuruluşunda CIA'nın yatırım kolu In-Q-Tel'den destek alan Palantir Technologies Savunma Bakanlığı, FBI ve devletlerin polis teşkilatları için sözleşmeli istihbarat paylaşımı yapan devasa bir gözetleme kulesi, haline gelmiştir. Teknoloji ile yeniden organize edilmiş adeta kapsamlı bir Panoptikon’dur.
Palantir Gotham ABD ve diğer ülkelerdeki savunma, istihbarat ve kolluk kuvvetlerine gerçek zamanlı istihbarat sunmaktadır. Ayrıca farklı olasılıklara göre uygulanabilecek stratejilerin fayda ve risklerini analiz ederek, devletlere girişecekleri eylemlerden optimum sonuç almanın yöntemlerine ilişkin raporlar hazırlar.
Palantir Foundry sağlık, üretim ve finansal hizmetler gibi sektörlerdeki ticari müşteriler tarafından kullanılmaktadır. Mevcut depolanmış verileri analiz ederek, müşterileri ile hedef kitle (tüm dünya) arasında veri analitiği yolu ile sürekli bir geri bildirim oluşturur.
Palantir Apollo bu iki şirket arasında bilgi güncellemesi sağlayan bir yazılım dağıtım sistemidir.
Palantir Yapay Zekâ kuruluşların yapay zekâ teknolojilerini operasyonlarına entegre etmelerine yardımcı olur.
Bu dört şirket, hayatımızın her alanına nüfuz ederek bu yolla bugünü gözetlerken yarını da şekillendirmekte ve bundan devasa kârlar elde etmektedir. Yapay zekâ teknolojisi araçlığıyla kişisel verilerimiz bize karşı kullanılan bir silaha dönüşmektedir.
Palantir ordularda, polis teşkilatlarında , bankalarda, hastanelerde hatta gittiğimiz restoranlarda bile kullanılmaktadır. Devletler, vize süresini aşan birinin konumunu , adreslerimizi, telefon numaralarımızı, sürücü kayıtlarımızı, kredi geçmişimizi, sağlık verilerimizi ve sosyal medya kullanım bilgilerimizi Palantir aracılığı ile elde edebilmektedir.
İsrail ordusunun, Lübnan ve Gazze'deki saldırıları planlamak için Palantir teknolojisini kullandığı bilinen bir gerçektir. Hatta Palantir CEO‘su bununla gurur duyduğunu açıklamıştır.
Donald Trump'ın Palantir'le olan ilişkisi, 2024 seçimlerini kazanmasının ardından şirket hisselerinin yükselmesi ve Trump yönetiminin en üst kademelerinde Palantir çalışanlarının görev almasıyla daha görünür hale gelmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında gelişen sosyalist devrimler ve halk hareketleri, emperyalist bloğu bir denge unsuru yaratmaya zorlamış; kendilerini sınırlama pahasına da olsa uluslararası kuruluşlar oluşturulmuş, devletleri bağlayıcı kurallar düzenlenmiştir. Savaşa karşı barışı, insan haklarına bağlı bir dünya sistemini hedefleyen bir söylem ortaya çıkmıştır.
Eksiklerine, güçlülerin belirleyiciliğine rağmen bu kurumlar aracılığıyla devletlerin kendilerini bağlayıcı hissettiği bir uluslararası hukuk düzeni oluşturmuştur
1990’larda reel sosyalizmin çözülmesiyle birlikte emperyalizmin dünyanın yeniden dizayn etme projenin sonuçları bugün daha görünür hale gelmiştir. Dünya, ABD merkezli tek kutuplu bir egemen blok tarafından kuralsız biçimde yağmalanmaktadır.
Dev teknoloji şirketlerinin devletler ile birlikte yürüttüğü bu savaş konsepti, dünyanın tüm sularını, madenlerini, havasını, toprağını hatta uzaydaki olası yaşamı gasp etme amacının ürünüdür.
Gazze’nin baştan başa yıkımı, Şengal’de, Rojava’da yaşananlar, bombalanan okullarda hayattan koparılan çocuklar, devlet başkanlarını baskınlarla devrilmesi veya öldürülmesi normalleşmiş gibidir. Dünyanın en kadim ülkeleri bombalar ile yok edilirken Birleşmiş Milletler ve sözleşmeler askıya alınmış durumdadır.
Bu tek kutuplu dünya sisteminin karşısındaki ise dünya halkları bulunmaktadır. Devletlerin çoğunun ya ortak olduğu ya da sessiz kaldığı bu nobran savaşta haklı olan tek taraf halklardır.
Clausewitz, siyasi veya ahlaki sınırlandırmaların olmadığı, şiddetin mantıksal uç noktasına kadar tırmandığı savaşı, "mutlak savaş" olarak tanımlar. Bugün uygulanan yöntemler de tam olarak budur.
Mutlak savaşa karşı barış içinde yaşama hakkı ve halkların kendilerini savunma hakkı meşru olandır.
Yüzüklerin Efendisi’nin finalinde tüm güçlerin birleştiği savaşta Sauron yenilir; kötülük yok edilir, krallıklar değişir, Elf çağı sona erer ve insan çağı başlar.
Şimdi tüm dünya halklarının yaşamı, doğayı ve geleceği kurtarmak ve insan çağını başlatmak için birleşme zamanı. 16 Mart 2026
- Panoptikon 18.yüzyılda Jeremy Bentham tarafından tasarlanan, merkezdeki bir kuleden tüm hücrelerin görünmez bir gardiyan tarafından gözetlendiği, dairesel hapishane sistemi olarak geliştirilmiş, daha sonra toplumsal gözetleme aracı olarak model alınmıştır
(SB/Mİ)

