SEATTLE MEKTUBU
"Elveda dünya, merhaba kâinat"
Abim benim!
Abilerin gülü…
Çocukluğumun büyülü insanı.
Elimden tutup Ankara’nın Yenimahalle’sinde ilkokula yazdırdığın gün daha dün gibi aklımda.
Barbaros İlkokulu, birinci sınıf. Öğretmenim Nermin Törüner!
Yenimahalle’ye senin Kazıkiçi Bostanları’nda eve getirdiğin ilk kedimiz ''Fakülte'' ile taşınmıştık.
O kedi ile tanışmanı, gömleğinin içine sokup gizlice otobüse binip eve getirmeni yıllarca konuştuk. Kedinin adı "Fakülte" olur mu? Olur!
Nasıl hatırlıyorsam, DTCF’nin önünde mi dolanmıştı ayaklarına yoksa SBF’de mi?
Ne önemi var?
Kedi işte…
Adı "Fakülte’".
İlk hayvan sevgisine de, insan sevgisine de seninle aşılandık.
"Her şey insanı sevmekle başlar", "Benim kâbem insandır" diyen ilk sendin sanki.
Bize mi öyle gelmişti yoksa...
Evimize ilk fotoğraf makinasi, ilk daktilo seninle geldi.
Şiirler, romanlar, hikayeler seninle aktı.
"İnce Mehmed" i bütün arkadaşlarım senin sesinden dinlediler.
Televizyonun olmadığı yıllar, çoğu zaman mahallenin çocuklarıyla bizim evde toplanır kitap okurduk.
Sonra bir gün bir pikapla geldin eve, beraberinde 45’likler, uzunçalarlar...
Ruhi Su’lar, Selda’lar, Neşet Ertaşlar…
''Yine bir gariplik düştü serime, ben de bilmem ya nice olur halımız''
İlk çocuğun Ceren, Ruhi Su’nun Cerenler’inden aldı adını.
Rahmi Saltuk’u anmadan olmaz.
Evine mi gittik, evimize mi geldi… Ama senin düğün gibi nişanında beraber türkü söyledik.
"Uyur idik uyardılar / Diriye saydılar bizi"
Nişan dedim de;
İlk ablamı, Nazan’ı anmadan seni anmak olur mu?
Üç çocuğun güzel anası.
Nazan ablamla yaşadığınız aşk bütün mahallenin ve sülalenin diline düşmüştü.
Dedikodular bizim eve kadar gelmişti.
Arkanızdan bütün mahalleli hayranlıkla, meraklı bakışlarla sokağa çıkar, balkonlara taşardı.
Nazan’ın mini eteğini komşu Hayriye Teyze ile ebemiz Ede Fatma da çok kısa bulmuştu…
Bütün mahallenin çocuklarıyla beraber abim Ömer ve ben de Nazan ablamıza hayrandık.
Sizin nikah davetiyenizi hiç unutmadım… "Uzun süren bir arkadaşlığın mutlu bir sonuca bağlandığını görmek isterseniz, buyurunuz efendim!" Davet eden sizdiniz, alışılmış davetiyelere benzemiyordu.
Ve benim ablam Nazan, bir gün "şapkalı gelin" olarak evimize geldiğinde, o zamana dek izlediğimiz bütün aşk filmlerinin acıklı yanı sona ermiş, her şey çiçeğe bürünmüştü.
Evlenmenizin hemen ardından yengemizi de yanına çağıracağın vaatleriyle gittiğin Kanada’dan gönderdiğin mektupları Ömer abimle Nazan’dan saklar ve bir oyun oynardık…
Nazan ablamız kapıdan girdiğinde hemen oracıkta bir kartla karşılaşırdı mesela ;
"Mustafa’dan mektup var! Masanın üzerinde!"

Masaya geldiğinde bir başka not karşılardı onu. "Bil bakalım nerede? Bir de büfenin alt köşesine bak!"
Oraya da bakardı…
Orada da bir başka not bulurdu Nazan,
"Büfenin sol üst gözünde!…"
Bu oyundan bizler çocuksu bir zevk alırken
Nazan’ın sayfalar dolusu mektupları bulduğunda yaşadığı heyecanı, mutluluğu gözünden anlar onu yalnız bırakırdık.
Senin sevgi ve hasret kokan mektuplarını zaman zaman bize de okurdu...
"Yapraklara dallara
Yeşillere allara
Nice nice yıllara gülüm
Nice nice yıllara
Yaprak dala al yeşile yaraşır
Gayrı bundan böyle
Vermem seni ellere."
Nazım’ın bu şiirini ilk kez senden duymuştuk.
Ve hâlâ onca yıllık arkadaşlarım benimle dalga geçerler bu şiiri tutulduğum her güzele yazdığım için…
Kabahat sende!
Aşka bile seninle düştük...
Sen "solum sol tarafım cümle varlığım" dedin diye solcu olduk,
Sonra "aşk ve özlem ağır bastı" bir yıl sonra bir gece çalınan kapıyı açtığımda seni görmüştüm karşımda.
Sevinçten ağlamıştım, dönüşüne çok ama çok sevinmiştik.
Bir süre sonra "Almanya Acı Vatan", sonra Gazi Eğitim okul yılları, öğretmenlik, askerlik, karanlık 80’li yıllar…
Antalya'ya göçümüz, hiç ticaretten çakmıyor olmamıza rağmen atıldığımız "Galeri Martı" macerası, sonra senin yeniden gazeteciliğe dönüşün…
İyi de yapmıştın!
Neler neler yaşadık!
Sadece abim değil velimdin benim.
Yıllar nasıl da hızla aktı!
Oysa ne güzel planlarımız vardı.
İki yıl kadar önce bir akşam, birlikte yaşadığımız bir anımızı akrabalarla paylaştığımda senin hatırlamıyor olmana çok şaşırmış, çok kuşkulanmıştım.
Buna benzer bir iki şey daha oldu!
Kendi hazırladığın babamızın kitabını bile daha önce hiç görmediğine dair yemin ediyordun.
Giderek seni teslim alan bu aşağılık hastalık o kadar hızlı ilerledi ki en yakınlarını bile tanımaz oldun.
Yarım yüzyıldan fazla birlikte yaşadığın eşine, çocuklarının annesine "Siz kimlerdensiniz?" Diye sormuştun da şaka yapıyorsun sanmıştık!
Geçen sene yengeme ve Ceren’imize biraz nefes alsınlar diye gelip seni Toroslar'a, anamızdan babamızdan kalan bahçemize götürdüğümde, ki çok severdin ve özlerdin oraları, "Niye geldik buraya?" diye sormuştun da yüreğim parçalanmıştı.
Sonra her dakikasını birlikte yaşadığımız bu yolculuğun onuncu gününde, bana beni sordun!
Artık beni de hatırlamıyordun…
Ne geçmişten ne gelecekten konuşamaz olduk.
Bir ara sigarayı da unuttun, ama canın içki çektiğinde sana meyve ve maden suyunu karıştırıp "şampanya" diye yutturmuştum, çok da sevmiştin…
Bir tek Ceren’imizi tanıyordun.
Sonra o da adını hatırlatmaya çalışırdı sana… "Benim adım ne? Söyle!" O "Ceeee…." diye başlar, sen adını tamamlardın.
Düşüp de kalçan kırıldığında, kızın Deniz apar topar buralardan kalktı gitti seni görmeye; oğlun Fırat da geldi, hastanede nöbetleşe baktılar sana, onları da tanımadın.
Deniz bir ara sana "Babacım, bir gün ölürsen nereye gömülmek istersin?" diye sorduğunda, "Ölmeyi düşünmüyorum" demiştin, ona çok gülmüştük ama ısrar edince "Hadim, Hadim" demiştin… İşte ona ağlamıştım.
Nitekim öyle oldu; her ölenin arkasından söylediğin "Elveda dünya, merhaba kâinat" deyip çektin gittin…
Hem de öyle bir günde gittin ki, şimdi doğduğunda adına kiraz diktiğin torunun Manu’nun doğum günü 1 Mayıs’ta senin de hayata veda edişini anacağız…
O gün bi tek sen gitmedin…
Aynı gün beni buralara getiren ve kuzenlerle birlikte küçük bir koloni oluşturan Mehmet amcamız da veda etti hayata.
"Kemik kanseri" teşhisi konalı beş yılı geçmişti, bana mısın demedi ama son aylarda epey sıkıntı çekti.
"Ben böyle yaşayamam, buna yaşanmak denmez" diyordu.
İki doktorun imzaladığı "ölümcül raporu" üzerine "öyle ölünmez böyle ölünür!" dedi ve adına hazırlanan "hayat iksirini’’ içer içmez bir iki dakika içinde derin bir uykuya daldı.
"Onuruyla ölmek" böyle bir şey demek ki…
Son nefesini verirken elini tutuyordum…
O da benim hayatımda "ölümsüz bir insan" senin gibi…
Kızın Ceren, oğlun Fırat yakın akrabalarımız ve tanıyan tanımayan kimi dostlar yağmurlu bir günde, aynen dilediğin gibi doğduğun yerde Hadim’de seni toprağa verdiler.
Şimdi, yıllar önce beklenmedik bir anda ölüm haberini aldığımız kardeşin Ömer, anamız, babamız, dedelerimiz ve ebelerimizin yanı başında ebedi uykundasın…
Yakın bir zamanda amcamızın küllerini de tek oğlu Can’a yaptığımız gibi, kuzenlerimle birlikte bir balıkçı teknesiyle açılıp okyanusa serpeceğiz.
SEDAT UYSAL/SEATTLE MEKTUBU
“Deniz olunmalı oğlum deniz olunmalı”
Sen de gidince; çekirdek ailemizden bir tek ben kaldım…
Biraz şaşkın, epey üzgün ve hüzünlüyüm.
Senin o dopdolu maceralı hayatın bir gazetede iki sütunlük bir ölüm ilanına, küçücük bir habere sığıverdi.
"Gazeteci-Yazar Mustafa Uysal Hayatını Kaybetti- 1947-2026"
Ardından rahmet okuyanlar, sabır ve başsağlığı dileyenler eksik olmasınlar.
Abim Ömer’in ölümüyle "bir yanım eksik" kalmıştı, senin ölümünle daha çok eksildim, yüreğimdeki boşluk daha da büyüdü…
Ama itiraf edeyim, ben seni neredeyse bir yıl önce kaybetmiştim.
Ne çektin, ne çektirdin…
Tertemiz, pırıl pırıl bir insandın.
Tertemiz gittin!
Hep söylerdin ya; Charles Bukowski’nin dediği gibi "günler tepelerden aşağı koşan atlar misali…"
Huzur içinde uyu canım abim.
"Küçük kardeşin"
(SU/HA)