Bu iki bölümlük yazıda, Türk yazar ve edebiyatçıların Kürtlerle/Kürtçeyle ilgili eserleri, onlarla olan deneyimleri ve yaklaşık iki haftadır Emin Alper’in Kurtuluş filmi üzerinden yükselen özne tartışmalarına biraz Fanoncu, biraz yapısökümcü, biraz anti-oryantalist bir açıdan bakacağım.
Yazının dün (13 Mart) yayımlanan ilk bölümü tarihi bir okuma, bu bölümü ise Kurtuluş filminden ve bir yüzleşme daveti muradından oluşuyor.

Bir yüzleşme daveti: Turist kamerasından Kurtuluş’a - I
Emin Alper’i, ilk filmi Tepenin Ardı’ndan beri sıkı takip ediyorum. En başarılı filminin de Tepenin Ardı olduğunu düşünüyorum. Hakim olduğu, derinlemesine bildiği Türk toplumunu iyi analiz ediyor ve sağlam bir eleştiri getiriyor. Filmdeki “Yörükler” üzerinden ismen hiç bahsetmediği, göstermediği Kürt meselesini de çok başarılı bir şekilde anlatıyor.
Tepenin Ardı çok başarılıydı, çünkü yönetmen orada ‘öteki’ni anlatmaya soyunmak yerine, kendi sosyolojisinin ötekiyle kurduğu hastalıklı ilişkiye, yani bildiği sulara bakıyordu.
Kurtuluş filminin ilk sahnelerinde, Mardinli oyuncu Feyyaz Duman’ın bu filmde Kürtçenin taşıyıcısı olacağı hemen anlaşılıyor. Diğer başrol oyuncuları Caner Cindoruk ve Berkay Ateş’in ise daha ilk cümlelerinden Kürtçeleri sırıtıyor.
Kürtçenin kullanım dağılımı, kullanım şekli, telaffuzlar
İlk sahnelerden birinde, altyazı olmasa anlayamayacağım Kürtçe bir cümle geçti. Altyazıya baktığımda “Bu yol kestirme” yazıyordu. Sonradan anladım ki “Ev der kinerê ye” diyordu. “Kinerê” Kürtçede kestirme için hiç duymadığım bir kelime. Film arasında çevrimiçi sözlüklere baktım, hiçbirinde göremedim. Oturgaçlı götürgeç gibi, uydurma ya da çok yöresel bir kelime.
Kestirme için Kürtçe epey kelime var aslında: Kurterê, rêkutk, kêse, çolbir, qutebir, kêsebir, rêbirk, kurtvebir, rêçik.
15 yıldır Türkçe ve İngilizce konuşanlara Kürtçe ders veren biri olarak filmi izlerken algıda seçicilik nedeniyle buraya çok takıldım.
Filmden sonra 20’den fazla başka Kürtçe öğretmenine “kestirme”nin Kürtçesini sordum, yazılı tüm sözlüklere baktım; “kinerê” şeklinde bir kullanım yok.
Diyelim ki çok yerel bir sözcük tercih edildi, 10’a yakın Mardinliye sordum, yukarıda yazılanlardan farklı olarak ‘pêyarêk’ dediklerini söylediler.
Kinerê’yi duyunca insanlar olabilir diyor ama kullanmıyorlar.
Peki bu kelime neden bu kadar önemli? Bu filme gelene kadar bahsedilen Türk yazar ve yönetmenlerin önceki sabıkası nedeniyle önemli. Kürtçeye nasıl bir önem gösterildiğini anlatan önemli bir işaret.
Emin Alper’in son bir haftadır verdiği demeçleri mümkün olduğunca takip etmeye çalıştım. Filme gelen eleştirilere verdiği yanıtlar genel olarak sorunlu, Kürtçe özelindeyse daha büyük bir problem söz konusu. Yönetmen, filmdeki Kürtçe kullanımını, telaffuz ve şive konularını Türkçeyle eşitliyor.
Kız Kardeşler filminde üç kız kardeşin şivelerinin bile birbirini tutmadığını, bunun da normal olduğunu, önemli olanın hikaye olduğunu söylüyor. Alper, oyuncuları yeterince şive çalıştırmamış olabilir, oyuncu seçimi iyi olmayabilir, yerel amatör oyuncularla çalışmayı tercih etmeyebilir. Bu onun tercihidir. Ama bunu yapmanın tek yolu, normali, standardı değildir. O filmde Emin Alper öyle yaptı diye bu filmde de Kürtler Kürtçenin iyi kullanılmasını istemeyecek, beklemeyecek diye bir şey yok.
Bu filmde Kürtçenin kullanım dağılımı, kullanım şekli, telaffuzlar, hepsi çok kötü; hiç yerel deyim yok, diyalogların çeviri olduğu, Türkçe düşünüp yazıldığı çok belli. Kürtçe bilen birinin bu şekildeki herhangi bir filmden keyif alması mümkün değil. Film, bir evren oluşturamıyor.
Ayrıca diller arası eşitsizliğin söz konusu olduğu durumlarda ekstra özen gösterilmesi icab eder.
Emin Alper, Fransa’nın bir köyünde bir film çekseydi, başrollerde Caner Cindoruk ve Berkay Ateş’i tercih eder miydi? Tercih etse, Fransızca telaffuzları kötü olsa, bu konuda çok daha ağır eleştirilmez miydi? Onu da geçtim, Fransızca bilmeyen Türk bir yönetmen, Fransız oyuncularla bile olsa, Fransızca film çekmeye kalkar mı? Çekerse dille ilgili sorunlardan sorumlu olmaz mı?
Geçtim Kürtçeyi, Caner Cindoruk Türkçede gırtlak yapmaya çalışırken Kürtlerin “k” sesi yerine kullandığı “q” sesini çıkaramıyor, örneğin “qızım” demesi gerekirken “gızım” diyor, Türkçe şivesi İç Anadolu’ya kayıyor.
Filmde Kürtçe komedi şovu Hinek Henek’ten (Biraz Şaka) bildiğimiz bazı Kürt oyuncular da oynuyor. Tam da onların bulunduğu bir sahnede Berkay Ateş “Bazıları diyordu ki” anlamında “Hinekan got” demesi gerekirken “Henekan got” diyor. Ki bu “Şakalar dedi ki” anlamına geliyor. Çok basit bir kelime, içinde Türkçede olmayıp Kürtçede olan x,w, q, u, ê seslerinden hiçbiri yok. Ama anlamı filmin evrenini yırtıyor, anlatıyı yıkıyor, absürt hale getiriyor. Filmin en ateşli tartışma sahnelerinden birinde “Şakalar dedi ki,” diye bir cümle duyuyoruz.
Filmde oynayan oyunculardan Selim Akgül aynı zamanda filmin Kürtçe danışmanı. Kürtçesi de gayet iyi. Jenerikte bir de Tayfun Aydın ismini gördüm Proje/Kürtçe danışmanı olarak. Mirgün Cabas’a “Birden fazla Kürtçe danışmanla çalıştık,” diyor Emin Alper. Evet, birden bir fazla.
Yine aynı örneği vereyim; Emin Alper Fransa’da bir film çekseydi, filmin Fransızca danışmanı, filmin oyuncularından biri mi olurdu?
Koruculuk ve aşiret içi şiddet gibi böylesine ağır ve spesifik bir Kürt travması sinemaya aktarılırken dil konusunun bu kadar "hafif" ele alınması tezata düşüyor.
Eleştirilere yanıt olarak ısrarla hikayesinin evrensel bir hikaye olduğunu söylüyor Emin Alper. Evrensele yerelden gidilir. Yerel olamayan evrensel hiç olamaz. Bu filmde hikaye, dil, konu; mekana, coğrafyaya oturmuyor, havada kalıyor. Bu durum, yıllarca Hollywood filmlerinde Kızılderililerin veya Ortadoğuluların kendi dillerini konuşamayan, sadece ‘egzotik ve vahşi’ birer fon olarak kullanıldığı dönemi anımsatıyor.
Bir de Emin Alper filmin gösterime girdiği cuma günü Hilmi Hacaloğlu ile olan söyleşisinde, “Linçten çok yoruldum,” diyor. Emin Alper daha ilk günden eleştirilerden bu kadar yorulduysa işi var. Kürt eleştirisiyle yeni tanışıyor anlaşılan. Bu lêlê’sidir, bunun daha lolo’su var. (Kürtçe danışmanlarına deyimi sorabilir).

Kurtuluş: Şiddetin kültürleştirilmesi
Bir harita, bir kulak ve eşit bir bakış açısı
Bakın hâlâ içeriğe gelemedim.
Film, içerik olarak yazının ilk bölümünde adı geçen diğer kitap ve filmleri aşamıyor. Aynı basmakalıp klişelere saplanıp kalıyor; oryantalizmden, mistifikasyondan kurtulamıyor. O kısma dair eleştiriyi Bilge Işık, Pung Media’daki yazısında* gayet başarılı yapmış. Işık’ın “Etikten kaçan estetik” eleştirisine tamamen katılıyorum. Tekrar etmeye gerek yok.
Bilge Işık’ın eleştirisine hiç cevap vermeyip bu eleştiriyi değersizleştirecek, itibarsızlaştıracak bir şekilde geçiştiriyor Emin Alper. Türk diaspoarısıyla Kürt diasporasını eşitliyor, Türkiye dışındaki beyaz Türklerin şımarık isteklerini, bir Kürdün filmine getirdiği epistemik kapalılık eleştirisinin yanına koyuyor. Bu yaklaşım, filmin neden bu şekilde ortaya çıktığını da açıklıyor aslında.
İçeriğe dair bu uzun yazıda başkaca söyleyebileceğim, söylemeye değer bir şey yok. Ancak filmin açtığı tartışma alanı son derece değerli. Bunun iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum.
Emin Alper sinemasını bu film hariç başarılı buluyorum, bundan sonra da kendisinin konusu Kürtler olan film çekmesini isterim. Ancak Özcan Alper gibi ilk filminden hiç ders çıkarmayarak değil.
Sonuç olarak, bu eleştiri bir ‘Kürtlerin hikayesini yalnızca Kürtler anlatabilir' itirazı veya kültürel bir izolasyon çağrısı değil. Kimseye ‘Aman ha Kürtlere dair film yapmayın, kitap yazmayın’ da demiyoruz. Tam aksine, Türkiye sinemasının ve edebiyatının kendi konfor alanını aşarak, yanı başındaki coğrafyayla sahici, eşit ve ‘Beyaz Türk/Kurtarıcı’ kompleksinden arınmış bir ilişki kurabilmesi için bir yüzleşme davetidir bu. Biz bu çabayı görmek istiyoruz.
Ancak çabadan kastımız, anlatılan hikayeyi ‘evrensel’ diye tanımlarken içinden çıkarılan coğrafyayı, dili ve insanları görünmez kılmak değil. Emin Alper gibi toplumsal travmaları, devlet şiddetini ve iktidar dinamiklerini cesaretle deşebilen yetenekli bir yönetmenin kamerası Kürt coğrafyasına döndüğünde, bir ‘turist’ veya ‘batılı bir gözlemci’ aceleciliğine kapılmamalı. Bir yönetmenin hikayesini evrensel olarak tanımlaması, ona yerelin dilini, şivesini, acısını ve gerçeğini eğip bükme hakkı vermez; aksine, o yerele çok daha büyük bir titizlikle, hürmetle ve empatiyle eğilmeyi gerektirir.
Şu ana kadar bu coğrafyayı konu edinmiş Türk yazarlar ve yönetmenler için ortak ve çok temel bir soru sormak gerekiyor: Bu hikayeyi anlatmadan önce ne kadar dinlediniz? Gerçekten hakim misiniz?
Oysa Kürt coğrafyası hakkında doğru bir Türkçe cümle kurmak için haritaya bakmak yeterli. Kürtçeyi doğru konuşturmak için bir Kürt’ü dinlemek, oynatmak yeterli. Kürt karakteri sahici bir insan olarak yazmak içinse, onu kurtarılacak, eğitilecek ya da evrensel bir fanteziye alet edilecek bir nesne olarak değil, kendi hikayesinin öznesi olarak görmek yeterli.
Üç basit adım; bir harita, bir kulak ve eşit bir bakış açısı... Hiç zor değil.
Kürt coğrafyasının egzotik bir dekor, Kürtçenin ise anlamsız bir fon müziği olarak kullanılmadığı; karakterlerin kendi dillerinde, kendi doğal kusurları ve sahicilikleriyle var olabildiği filmleri Kürt yönetmenlerin yanı sıra, meseleye kafa yormuş Türk yönetmenlerin gözünden de izlemeyi içtenlikle istiyoruz. Çünkü hepimizin ihtiyacı olan o gerçek ‘kurtuluş’, ancak birbirimizin hikayesine, coğrafyasına ve anadiline gösterdiğimiz bu incelikli saygıyla başlayacak.
* Bilge Işık - Kaybolan Fail: Emin Alper’in ‘Kurtuluş’ Filmi ve Kürt Temsilinin Sınırları
(Cİ/TY)






