Bu iki bölümlük yazıda, Türk yazar ve yönetmenlerin Kürtlerle/Kürtçeyle ilgili eserleri, onlarla olan deneyimleri ve yaklaşık iki haftadır Emin Alper’in Kurtuluş filmi üzerinden yükselen özne tartışmalarına biraz Fanoncu, biraz yapısökümcü, biraz anti-oryantalist bir açıdan bakacağım. Yazının ilk bölümü tarihi bir okuma, yarın yayımlanacak ikinci bölümü ise Kurtuluş filminden ve bir yüzleşme daveti muradından oluşuyor.

Kurtuluş: Şiddetin kültürleştirilmesi
Zülfü Livaneli’nin 2002 yılında yayınlanan “Mutluluk” kitabının 3. bölümü şu cümleyle başlar: “Profesör’den 1400, Meryem’den ise 100 kilometre daha doğuda, Gabar dağlarında kar altındaki bir tepenin eteklerine kurulmuş olan askeri karakolda Cemal büyük bir zevkle titreyerek uyandı.”
Önceki sayfalarda, adı geçen Meryem’in Van’da yaşadığı anlatılır. Haritaya bakarsak, Van’ın 100 değil, 70 kilometre doğusunun İran olduğunu görürüz. Gabar Dağı ise Van’ın 154 kilometre güney-batısındadır. Araçla gitmek isterseniz, mesafe 400 kilometredir.
Bu kitabı batılı bir Türk veya bir yabancı bu kısma takılmadan okur, geçer. Ancak okuyucu Kürt ise, daha kitabın başlarında, yüzünde acıma ve ürpertiyle karışık bir gülümseme belirir. —Kürt okuyucu, bu cümleyle birlikte yazarın, hakkında yazdığı coğrafyaya, konuya, dile, sosyolojiye, kültüre ne kadar hakim olduğunu anlar. Çünkü yazar büyük ihtimalle hakkında yazdığı şehirlere hayatında hiç gitmemiştir. Gitse bile haritada nerede olduklarını bilmiyordur. Merak etmemiş, öğrenmeye çalışmamış, öğrenmek istememiştir.
Kendi zihninde bir doğu ve Kürt tahayyülü vardır ve bunun mutlak gerçeklik olduğunu sanır. Aramızda kalsın, literatürde de buna oryantalizm denir.
Kitapta zaten Kürtçe bir kelime bile geçmez de, kitabın ilerleyen sayfalarında, Van’da yaşayan insanlar Türkçeyi bazen Urfa şivesiyle, bazen Diyarbakır şivesiyle, bazen Erzurum şivesiyle, bazen İç Anadolu şivesiyle konuşurlar.
Yıllar içinde kitap, farklı yayınevlerinde 93 baskıya, yüzbinlerce satışa ulaştı, 34 dile çevrildi, uluslararası ödüller aldı, filmi çekildi, o da ayrıca ödüllere ulaştı. Ancak kitabın başındaki bu çok somut hata, sonraki 92 baskıda da düzeltilmedi. Bugün 93. baskıyı alsanız, hâlâ aynı hatayı görürsünüz.
Peki Zülfü Livaneli, Denizli’nin bir köyünde geçen bir hikaye yazsa, kitapta “Denizli’nin 100 kilometre batısındaki Karadeniz’den çıkan hamsinin tadına doyum olmazdı,” diye bir cümle o kitapta yer alabilir miydi? Yer alsa Livaneli’ye neler denirdi? Bir özür yayımlanmaz, sonraki baskılarda düzeltilmez miydi?
Cevabı biliyoruz.
Peki ya bu hatayı bir Türk şehri için bir Kürt yazar yapsaydı?
Öyleyse; Kürtlere, Kürt kültürüne, coğrafyasına, diline, tarihine dair bu özensizlik cesaretini, meşruiyetini, haddini nereden alıyor? Peki bu durum sadece Livaneli’ye mi has?
Edebiyata bir bakalım:
Halide Edip Adıvar - Zeyno’nun Oğlu (1928)
Refik Halit Karay - Yezidin Kızı (1939)
Orhan Kemal - Bereketli Topraklar Üzerinde (1954)
Orhan Kemal - Gurbet Kuşları (1962)
Ahmet Ümit - Sis ve Gece (1996)
Oya Baydar - Kayıp Söz (1999)
Ayşe Kulin - Köprü (2001)
Murat Uyurkulak - Tol (2002)
Zülfü Livaneli - Mutluluk (2002)
Zülfü Livaneli - Huzursuzluk (2006)
Ahmet Ümit - Bab-Esrar (2008)
Zülfü Livaneli - Kardeşimin Hikayesi (2011)
Zülfü Livaneli - Leyla’nın Evi (2013)
Kürtlere biçilen dört rol
Farklı kadın ve erkek Türk yazarların, farklı yıllarda, dönemlerde yazdıkları bu kitaplarda ortak nokta şu: Yazarların niyeti iyi ya da kötü, devlete yakın ya da muhalif olsun; Kürt coğrafyası bu eserlerde kendi hikayesinin öznesi olamıyor. Dört farklı rol biçiliyor Kürtlere:
Kurtarılacak kurban: Livaneli, Kulin
Eğitilecek vahşi: Halide Edip Adıvar
Batılının ruhunu iyileştirecek bilge/araç: Baydar
Romantize edilmiş isyancı: Uyurkulak
Kürtler gizemli, doğulu bir fanteziye konu olur; vahşidirler, eğitilmeleri, ehlileştirilmeleri gerekir. Her ne hikmetse hangi yazara hangi kitabını sorarsak soralım, kitabın sadece bir hikaye olduğunu, evrensel bir meseleyi anlattığını, nerede ve kim hakkında olduğunun bir önemi olmadığı yanıtını alırız.
Benzer durum, son dönem Türk yönetmenlerin Kürtler hakkında çektikleri filmlerde de görülür:
Gelecek Uzun Sürer (Özcan Alper) - 2011
Jîn (Reha Erdem) - 2013
Aşıklar Bayramı (Özcan Alper) - 2022
Kuru Otlar Üstüne (Nuri Bilge Ceylan) - 2023
Batılı/dışarıdan bir kameranın Kürt gerçeğine bakarken düştüğü temsiliyet krizleri, dilin kullanımındaki özensizlikler, politik gerçekliği masalsılaştırma/estetize etme ve mistifikasyon bu filmlerin temel problemleri.
Gelecek Uzun Sürer’de gözaltında kaybedilen insanların ailelerinin yaşadığı acılar, İstanbullu bir kadının kişisel melankolisi ve aşk acısına alet ediliyordu. Yönetmen, coğrafyaya helikopterden bırakılmış gibidir.
Jîn filmi Kürt coğrafyasında bile değil, Edremit’te çekilir. Filmde Diyarbakır’ın bir köyünde, 70’li yaşlarda bir Kürt kadın, Ege şivesiyle konuşur, “verivee” gibi cümleler kurar. Başroldeki oyuncunun Kürtçesi çok kötüdür.
Aşıklar Bayramı’nda, önceki filmi Gelecek Uzun Sürer’den dersler çıkarmış olması beklenen Özcan Alper, aradan geçen 11 yılda daha da geriye gider. Kürt coğrafyası baştan başa gösterilir ama Kürtçeyi duymak imkansızdır. Mekanlar bilinçli ve istikrarlı biçimde muğlaklaştırılır. Kürt olmayanlar için, bir batılı ya da yabancı için şehirler belirsizdir. Plakalar bile özenle gerçekte var olmayan 82, 83, 84 gibi plakalardır. Oysa filmin uyarlandığı Kemal Varol’un aynı isimli romanında Ankara’dan Arkanya’ya (Ergani), oradan Kars’a ve Malatya’ya doğru bir yolculuk olduğu açıkça belirtilir. Hikaye de zaten bu mekanlarla anlam bulur.
Kuru Otlar Üstüne, Karayazı’da çekilir ama filmde Kürtçe duymayız. Filmde şehrin neresi olduğunu anlayamayız. Sadece bir diyalogda Varto’ya yakın olduğu anlaşılır. Filmdeki Samet Öğretmen üzerinden, kitaplar kısmında bahsedilen ehlileştirilmesi, medenileştirilmesi gereken coğrafya klişesi tekrar edilir.
Peki tersi durum nasıl, biraz da ona bakalım.
Edebiyatta Yaşar Kemal, Burhan Sönmez, Suzan Samancı, Yavuz Ekinci, Kemal Varol, Murathan Mungan, Sezai Karakoç; sinemada Yılmaz Güney, Hüseyin Karabey; müzikte Ahmet Kaya, Hasret Gültekin, Ahmet Aslan bir çırpıda akla gelen, eserlerini Türkçe –de– üreten, tüm toplum kesimleri tarafından benimsenen Kürtler.
Çünkü onlar gerçek evrenselliğin yerelin özünde, biricikliğinde olduğunu keşfetmiş, o özü işlemiş sanatçılar. Coğrafyayı karış karış biliyorlar, dili hatmetmişler, niyetleri halis, eleştiriye kulak tıkamamış, ders çıkarmışlar.
Bu liste, asimilasyon, sansür, pazar dinamikleri veya entelektüel tercihler sanatçıyı anadilinden koparsa bile, o sanatçının kendi gerçekliğini hakim dil Türkçede nasıl ustalıkla yeniden inşa edebildiğinin kanıtı. Kürtçe üretmek isteyen Türk sanatçılardan en azından bunların hatrına asgari bir özen beklemek ise son derece normal. (Cİ/TY)






