Bir konser izlediğimi söylemek eksik kalır. Daha çok, uzun zamandır evlerin içinde, düğünlerde, derneklerde, eski kasetlerde, YouTube kayıtlarında, aile büyüklerinin mırıldanmalarında dolaşan bir hafızanın sahneye çıkışına tanıklıktı bu.
Ragon Bal, 7 Mayıs’ta Kadıköy Sahne’ye çıktığında salonda yalnızca bir müzik grubunu bekleyen dinleyiciler yoktu. Çocukluğundan beri Kuzey Kafkas ezgilerine aşina olan ya da o ezgileri çoğu zaman parçalı, kesik, eksik bağlamlarda duymuş insanlar vardı.
Bir Çerkes olarak anadilimde müzik dinlemek, çocukluğumdan beri kulağımda yer etmiş tınıları canlı duymak heyecan vericiydi. Üstelik bu heyecan yalnız bana ait değildi. Adigeler, Abhazlar, Osetler, Kabardeyler… Kuzey Kafkasya’nın farklı halklarından insanlar aynı amaçla, benzer bir heyecanla oradaydı.
Kimimiz dili biliyor, kimimiz yalnızca birkaç kelimeyi tanıyordu; kimimiz melodiyi çocukluğundan hatırlıyor, kimimiz ritmi bedeniyle taşıyordu. Ama hemen herkesin yüzünde ortak bir ifade vardı: Tanıdık bir şeyi yeniden bulmanın sevinci.
Ragon Bal, Osetya’dan yola çıkan bir grup. Jineps onları “Kafkasya’nın farklı halklarına ait kadim ezgileri modern bir yaklaşımla bir araya getiren” bir grup olarak anlatıyor.
Osetya’dan Çerkesya’ya, Abhazya’dan Çeçenya’ya uzanan daha geniş bir Kuzey Kafkas müzikal hafızasını çağdaş bir yorumla sahneye taşıyor.
Adlarının anlamı da bunu yansıtıyor: “Ragon” Osetçede “eski/kadim” anlamına geliyor; “Bal” ise “band/grup” karşılığı olarak seçilmiş. Güncel kadroda Tamu Berozti, Sarmat Qırgatı, Kazbek Guatsatı ve Adelina Kotaytı var.
Konser duyurularında grubun Kuzey Kafkasya’nın mitolojik hikâyelerini ve mistik tınılarını modern sahneyle buluşturduğu yazıyordu. Ama salondaki deneyim, tanıtım cümlelerinden daha fazlasıydı. Çünkü Ragon Bal’ın müziği yalnızca “etnik” bir unsur olarak tüketilebilecek bir alan açmıyor; dinleyeni kolay bir folklor nostaljisine hapsetmeden, geleneksel olanla bugünün arasında güçlü bir köprü kuruyor.
Bu yüzden sahnede duyduğumuz şey ne yalnızca geçmişti ne de bütünüyle bugüne aitti. İkisinin arasında, diasporada yaşayan halkların çok iyi bildiği o ara yerde duruyordu.
Diaspora biraz da böyle bir yer değil mi zaten? Ne bütünüyle kopuş ne bütünüyle devamlılık. Bir dilin evde kalması, bir melodinin düğünde canlanması, bir dansın bedende sürmesi, bir kelimenin unutulup başka bir kelimeyle geri dönmesi…
Kimi zaman kültür dediğimiz şey, büyük anlatılardan çok bu küçük kalıntılarla yaşamaya devam ediyor. Ragon Bal’ın sahnesi bana en çok bunu düşündürdü. Hafıza bazen bir arşivde değil, bir ritimde saklanıyor.
Keza Ragon Bal müziğini bitirdiğinde bu kez izleyiciler için açıldı sahne. Ceug başladı. Müzik bedene geçti. Ragon Bal bir alan açtı, salondakiler o alanı kendi bedenleriyle doldurdu. Gece dansla tamamladı.
Ragon Bal bize yalnızca Osetya’dan sesler getirmedi. Daha geniş, daha parçalı, ama hâlâ birbirini tanıyan bir Kuzey Kafkas hafızasını sahneye taşıdı.
Bir konser düşünün, sahnede dört müzisyen var, ama duyulan şey dört kişiden çok daha büyük. Dağılmış ailelerin, yarım kalmış dillerin, unutulmamış melodilerin, düğünlerde öğrenilmiş ritimlerin, adını koymakta zorlandığımız aidiyetlerin sesi.
Ragon Bal bu akşam (9 Mayıs) Ankara’da Ostim Teknik Üniversitesi Konferans Salonu’nda, 10 Mayıs’ta da İzmit’te Old Trend Restoran’da sahne alacacak.
Yazıyı bitirirken grubun Jineps Gazetesi’ndeki röportajını buraya tıklayarak okumanızı da tavsiye ederim. Ayrıca Spotify’dan dinleyebilirsiniz.
(HA/NÖ)







