Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel, SDG–Şam anlaşmasını, çözüm süreci içinde Kürtlerin yaşadığı duygu kırılmasını ve yasal düzenleme noktasında geçiş aşamasında olan Meclis komisyonunun rolünü bianet'e değerlendirdi.
İktidar kanadından yapılan "DEM Parti, Öcalan’ın iradesini tanımıyor" yorumlarına dair konuşan Tayip Temel, "Kürtler, kendileri için neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt edemeyecek bir halk değildir. İki yüz yıllık inkâr, elli yıllık çatışma, sayısız müzakere, ateşkes ve çözüm girişimi yaşamış bir halktan söz ediyoruz. Bu halkın feraseti de hafızası da tecrübesi de vardır. Kimsenin Kürtlere 'doğru gelecek' vaazı verme yetkisi yoktur, olmamalıdır da" yanıtını verdi.

Kürtler ve duyguların değiştirdiği yön
Kürtlerin yaşadığı 'duygu kırılması'na da değinen Temel, "'Kürtler duygusal kopuş yaşamıyorsa sorun yoktur, yaşıyorsa da bu irrasyoneldir' deniyor. Oysa gerçek şudur: Kürtlerde bir duygu kırılması vardır. Bu sosyolojiyi görmemek, onun var olmadığı anlamına gelmez" dedi.
Rojava’ya yönelik saldırıların şiddetlendiği son 15 gün boyunca hem Suriye sınırlarında hem de dünyanın pek çok ülkesinde eylemler düzenlendi. Uluslararası alanda yükselen bu dayanışma Kürtler açısından ne ifade ediyor?
Dayanışma ve direniş Kürtler için her şeydir. Yüzyıllardır varlık ve yokluk alanıdır. Bu anlamda farklı kıtalarda, yüzlerce farklı mekânda milyonlarca insanın ses etmesi çok kıymetlidir. Toplumsal vicdanın hala diri olduğuna da kanıttır. Yine halkların vicdanının sınır tanımadığını, savaşın değil ortak yaşamın meşru zemin olduğunu gösterdi.
SDG ile Şam yönetimi arasında varılan anlaşmayı Suriye’nin geleceği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin Şam üzerindeki etkisi ve geçici hükümetin yönetim pratiğinde Ankara’nın rolüne ilişkin tartışmalar var. Sizce Suriye yeniden inşa sürecinde nasıl bir yol izlemeli; Türkiye’nin bu süreçteki pozisyonunu nasıl yorumlarsınız?
Yapılan anlaşma elbette olumludur. En başta, insanların yaşamını yitirmemesinden daha değerli bir şey olamaz. İkincisi, Suriye’nin bütünlüğü için tarihi bir fırsatın somutluk kazanmasıdır. Suriye tarihinde belki de ilk defa Kürtlerin hukuk içine alınacak olması, inanıyorum ki en başta Suriye olmak üzere, herkes için kazançtır.
Fakat müsaadenizle bir şeye de dikkat çekmek istiyorum: Anlaşmanın kalıcı olabilmesi için Kürtlerin eşit yurttaşlık, yerel demokrasi, kültürel haklar ve güvenlik güvenceleri somut biçimde güvence altına alınmalıdır; aksi halde anlaşma kâğıt üzerinde kalır. Bu da herkesin isteyeceği son şeydir.
"Türkiye bu anlaşmayı desteklemeli"
Doğru, ahlaki olan bir şeye destek olmak, onu büyütmek siyaseten en doğru tutumdur. Aksi her durum, daha büyük sorunlara yol açtı, tarihten bunun örneklerini görüyoruz.
Hatırlanacak olursa, Türkiye 2024’te özellikle bölgesel jeopolitiğe dikkat çekerek iç barışın olması gerektiğini anlattı. İşte o ifade edilen an, bugünlerde yaşanan andır. Kuzey Doğu Suriye’deki yönetim, her zaman diyalog çağrısı yaptı. Tükiye’ye, "çözümü Şam’da arıyoruz ama sizinle de her daim sorunsuz komşuluk istiyoruz" dediler. Daha sayacağımız onlarca reel gerçeklikten ötürü Türkiye’nin bu anlaşmayı desteklemesi, hayata geçmesi için çaba sahibi olmalıdır. Suriye’deki Kürtlerin de beklentisi budur.
Meclis’te kurulan çözüm komisyonu ortak rapor yazım aşamasına gelmiş durumda; önümüzdeki süreçte yasal düzenlemelere geçilmesi bekleniyor. Dinleme sürecinde farklı görüşlerin zaman zaman gerilimlere yol açtığı görüldü. Yasal düzenleme aşamasının bu anlamda daha zorlu geçmesi bekleniyor. Sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için masada, ortak paydada buluşmanın yolları neler?
Meclis komisyonuna dair üç temel noktayı tekrar tekrar hatırlamakta fayda var. Öncelikle Meclis’te komisyon kurulması tarihi önemde ve değerdedir. Bunu teslim edelim. İkincisi Komisyon’a gerçekçi yaklaşmak gerekir. Yani Komisyon, Kürt meselesinden kaynaklı sorunların tamamının çözümünü gerçekleştiremez. Bu gerçekçi değildir. Komisyondan beklentiyi realize etmemiz gerekir. Üçüncüsü bu gerçeklik üzerinden komisyonun en geniş mutabakatı sağlayarak hareket etmesi gerekir. Komisyon bunu sağlayabilirse hem yasal düzenlemelerin belirlenmesi zemini artar hem de TBMM Genel Kurulunun hızlıca yasal düzenleme yapmasının imkânı doğar.
Komisyon, çerçeve yasayı tanımlayabilir, toplumsal bütünleşme ve özgürlük yasalarına dair bir perspektif ve önerileri Genel Kurul’a taşıyabilirse tarihi önemdeki rolünü, tarihi bir adımla taçlandırmış olacaktır. Dolayısıyla sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için komisyonun söz konusu adımların atılmasıyla ilgili TBMM Genel Kurulu harekete geçirecek öneriler geliştirmesi gerekir.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve aynı zamanda hukuk danışmanı Mehmet Uçum, süreç üzerine düzenli yazılar yazıyor. Bu pazar yazısında, DEM Parti'nin Suriye'deki tutumunu eleştirerek "Öcalan’ın iradesine başkaldırı olarak görülebilir ve kendi seçmeninin iradesini tanımamak şeklinde değerlendirilebilir" yorumunu yaptı. "Öcalan iradesini tanımama" ifadesini zaman zaman Bahçeli’den de duyuyoruz. Bu çıkışları nasıl okuyorsunuz?
Sayın Uçum’un yazısını okudum. Özetle şunu ifade edeyim, bir doğru üç yanlış şey ifade ediyorsanız, o dediğiniz doğrunun da önemi kalmıyor. Yazılan analiz, içeriğinden önce "Kürtlerin neye ihtiyacı olduğunu biz biliriz, Kürtler bilmez"tonundadır.
Önce şunu netleştirelim; Kürtler, kendileri için neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt edemeyecek bir halk değildir. İki yüz yıllık inkâr, elli yıllık çatışma, sayısız müzakere, ateşkes ve çözüm girişimi yaşamış bir halktan söz ediyoruz. Bu halkın feraseti de hafızası da tecrübesi de vardır. Kimsenin Kürtlere "doğru gelecek" vaazı verme yetkisi yoktur, olmamalıdır da.
"Teori bitti diyor, pratik ceza yağdırıyor"
Bir diğer mesele, teorisi yapılan şeylerle pratikler aynı değil. Teori bitti diyor, pratik ceza yağdırıyor. Birkaç örnek vererek ve hatta sorarak ifade edeyim. Örgüt kendini feshetti, faaliyeti de yoktur. Peki neden insanlar hala örgüt propagandası gerekçesiyle yargılanıyor, cezalandırılıyor? Madem yeni bir dönemden bahsediyoruz, toplumsal barış için çabalıyoruz, neden siyaset yapmanın önündeki engeller artarak devam ediyor? Toplumsal bütünleşme nasıl sağlanacak?
Kürtlere dair büyük laflar etmeye de uzağa gitmeye de hiç gerek yok. 1071’de Kürtlerin açtığı kapılar ortada fakat bugün Kürtlerin kendisine bir Murşitpınar sınır kapısı açılmıyor? Kürtler bunu nasıl okusun? Yürütme erki toplumun sorduğu bu soruları lütfen düşünsün.
"Bayrağı dolaşıma sokması art niyetli"
DEM Parti’ye dönük itham ve manipülasyonları kabul etmemiz mümkün değildir. Ayrıca kimse DEM Parti’ye de rol biçme hatasına düşmemelidir. Bayrak meselesinin tüm detayları ortadayken, devletin kendisi tahkikatı yapmışken, DEM Parti’nin ilk andan itibaren bunu reddettiği ve açıkça kınadığı gerçeği ortadayken, bu başlığın hâlâ dolaşıma sokulması art niyetlidir. Bayrak hassasiyeti üzerinden siyasi meşruiyet sorgulamak, çözüm diline değil eski güvenlikçi reflekslere rücu etmedir.
Daha vahim bir şey de ifade ederek bitireyim. Süreç boyunca en fazla sorumluluk alan, en fazla çatışmasızlık için çabalayan, en fazla siyasi çözüm önerisi geliştiren aktör Sayın Öcalan’dır. Suriye’ye dair defalarca uyarı yapmış, yol haritası önermiştir. Peki neden bu öneriler ilk etapta dikkate alınmadı? Savaşın durması için en çok çaba harcayan aktör dinlenmezken, bugün "neden böyle oldu" diye sözler kurmanın inandırıcılığı yoktur.
"Kürtlerde bir duygu kırılması vardır"
Toparlarsak; "Kürtler duygusal kopuş yaşamıyorsa sorun yoktur, yaşıyorsa da bu irrasyoneldir" deniyor. Oysa gerçek şudur: Kürtlerde bir duygu kırılması vardır. Bu sosyolojiyi görmemek, onun var olmadığı anlamına gelmez. Bir başka başdanışman da dün "Kürt sorunu yoktur" diyordu ekranlarda. İnsan böyle cümleler kurmaktan hicap duyar.
"Tek devlet, tek millet" vurgusunun bu kadar sert ve dışlayıcı bir dille yeniden üretilmesi de ayrıca düşündürücüdür. Bizim itirazımız birliğe değil; birliğin inkâr ve baskı diliyle tarif edilmesinedir. Yurttaşlık eşitliği, sadece metinlerde değil, gündelik hayatta hissedildiğinde anlamlıdır. Barış, bir tarafın diğerine neyin doğru olduğunu anlattığı bir süreç değildir. Barış, herkesin eşit konuştuğu, eşit dinlendiği bir zemindir. Üstten konuşarak, itham ederek, eski kodlara dönerek değil; cesaretle yüzleşerek, samimiyetle adım atarak ilerlenir. Aksi halde metinler ne kadar uzun olursa olsun, gerçek hayatta karşılığı olmaz.
Sürece ilişkin iktidar ve ana muhalefetinin yaklaşımını artısıyla eksisiyle nasıl değerlendirirsiniz? Geçen sürede eksiklikler neydi, nasıl yol alınacak?
Sayın Öcalan’ın yaptığı 27 Şubat Asrın Çağrısı’ndan bu yana iktidar Kürt meselesinin çözümünde niyet beyan eden ama irade gösterme hususunda çekingen ve hatta yer yer tıkayan bir tutum içerisinde oldu. Hatırlayalım. Sürecin başından bu yana ipe un sererek DEM Parti’nin süreç karşıtı olduğu safsatasından tutalım Suriye’deki gelişmelere kadar çok fazla sayıda bahaneyi öne sürdüler. Hep niyet beyan ettiler ama hiç irade göstermediler. Geldiğimiz nokta itibariyle, artık tek bir bahanelerinin bile nesnel zemini olmadığı görüldü. Ne DEM Parti üzerinden yürütülen soğuk savaşın ne Rojava ile ilgili öne sürülen kaygıların bir karşılığı yok. Dolayısıyla Şubat, 2026 yılı itibariyle, yani Asrın Çağrısı’ndan yaklaşık bir yıl geçtikten sonra artık somut adımların atılması gerekliliği iktidara kendisini dayatıyor.
"Geleceği hep birlikte kurma fırsatı"
Muhalefetin sürece yaklaşımı genel hatlarıyla pozitifti. Eğer iktidar irade geliştirmek isteseydi, bundan daha iyi bir muhalefet pozisyonu bulamazdı. Çünkü ırkçı bir azınlık hariç geniş muhalefet büyük oranda sorunun demokratik çözümü yönünde irade gösterdi. Elbette İmralı’ya komisyon üyesi göndermeme ve Rojava’ya HTŞ saldırılarına bakış açısı gibi kimi zaman negatif tutumlar görsek de muhalefetin bu tutumu taktir edilmeli, hakkı verilmelidir. Sonuçta yargı kıskacında olmasına rağmen sürece genel olarak destek veren, barış ile demokratikleşmeyi birlikte düşünen bir yaklaşım söz konusudur.
Esasında burada temel mesele muhalefet bu kadar geniş ölçüde destek verirken iktidarın ısrarla duraksatıcı ve tıkayıcı tavrı sakınmasıdır. Bundan sonra muhalefetin daha fazla oyun kurucu bir pozisyona geçeceği, iktidarın da muhalefetin bu pozitif tutumunu da görerek demokratikleşme yönünde adımlar atması temennimizdir. İçinden geçtiğimiz dönem, bize tarihi fırsatlar veriyor. Geleceği hep birlikte kurma fırsatıdır bu.
(AB)







