2014-2015 sürecinde Kürtler, özellikle kadın militanlar üzerinden, küresel kamuoyunun ahlâki anlatısının merkezine yerleştirildi. IŞİD’e karşı mücadele, Batı için “haklı savaş” kategorisine otururken, Kürt savaşçılar sekülarizm, feminizm ve fedakârlığın bedensel temsiline dönüştü. Medyada ve entelektüel alanda dolaşıma sokulan hayranlık, minnettarlık ve gurur duyguları, Sara Ahmed’in kavramlarıyla söylersek koşullu duygusal yatırımlardı. Kürtler sevildi; ama bu sevgi “bağlanmaya”, sorumluluğa ve kalıcılığa dönüşmedi.
Bugün, aynı aktör ve aynı mücadele pratiklerinin özellikle Batı medyasında ve bazı devlet yetkilileri nezdinde suçlanabilir hâle gelmesi, yeni bir bilgiye ulaşılmasından çok, duyguların yeni bir politik hatta hizalanmasıyla ilgili. Ahmed’in vurguladığı gibi duygular nötr değildir; iktidarla birlikte yön değiştirir. Hayranlık geri çekildiğinde de geriye boşluk değil; rahatsızlık, mesafe ve suçlama kalır.
Almanya merkezli Der Spiegel, 20 Ocak’ta yayımladığı “Suriye’deki en güçlü Kürt birliği nasıl bir oyun oynuyor?” başlıklı haberde, Suriye’nin yeni bir iç savaşın eşiğinden kıl payı döndüğünü ve ülkenin kuzeydoğusundaki SDG’nin hâkimiyetini sürdürmek için elinden gelen her şeyi yaptığını belirtti ve “tehlikenin henüz geçmediği”ni vurguladı. Der Spiegel, 2015’ten günümüze dek YPJ’li kadınların hikâyelerine zaman zaman dosya boyutuyla, zaman zaman ise başka mecralardan alıntılarla yer verdi. Örneğin, 2015’te yayımlanan bir haberde, kadın savaşçıların Kobanî savunmasındaki rolü ayrıntılı şekilde aktarılmış ve Batı medyasında hareketin sembolik ve ilham verici boyutu öne çıkarılmıştı.
Birleşik Krallık merkezli Middle East Eye, 25 Ocak’ta yayımladığı haberde SDG’yi tartışmalı bir grup olarak nitelendirerek, “PKK’nin Suriye kolu olarak görülüyor ve uzun süredir ABD ile İsrail’in Suriye’deki çıkarları doğrultusunda, özellikle ülkenin kuzeydoğusundaki petrol zengini bölgeleri kontrol ediyor” ifadelerini kullandı. Ayrıca ABD’nin Suriye’deki rolünün “büyük ölçüde sona erdiği” için örgüte verdiği desteği sonlandırdığını yazdı. 2017’de yayımlanan bir haberde ise SDG’nin IŞİD sonrası dönemdeki en büyük zorluklarından birinin yalnızca büyük yıkımla baş etmek değil, aynı zamanda kadın hakları modelini kuzey Suriye’deki muhafazakâr aşiret bölgelerine yaymak ve çok eşliliği yasaklamak olduğu vurgulandı.
6 Ocak’tan beri süren saldırıların ardından, Kürtleri veya SDG’yi suçlu ilân etmek, daha önce onlarla kurulan ahlâki bağın yarattığı sorumluluğu ortadan kaldırmanın en işlevsel yolu. Bu noktada “duygusal ekonomi” kavramı somutlaşıyor: Duygular, yükümlülükleri dağıtmak veya iptal etmek için dolaşıma sokuluyor. Sessizlik, mesafe ve dengeleme dili tarafsızlığın değil, bu iptalin araçları olarak karşımıza çıkıyor.
Yapışan veya yapıştırılan duygular
Okuduklarımdan, dinlediklerimden ve gördüklerimden hareketle: Kürtler açısından bu dönüşüm yalnızca politik bir kayıp değil, derin bir duygusal yeniden konumlanma anlamına geliyor. Burada üretilen duygu basit bir hayal kırıklığı değil; daha çok, dünyanın nasıl çalıştığına dair sert bir bilginin bedene tekrar tekrar yerleşmesi. Tanınmış olmak, ardından gelen geri çekilmeyi daha yakıcı hâle getirir. Birinin varlığından haberdar olmamak veya uzaktan tanıyıp ona yalnızca gördüğümde “selam” vermek onu yaralamazken, sanki onu hiç tanımamış veya iyi ilişki kurmamış gibi davranmak, ona yapıştırdığım olumlu duygularla baş etmesini zorlaştırır. Bugün, Kürtlerin dostları dışında kalan dünya tam olarak bunu yapıyor: Kürtleri görmemeyi değil, onlara bakışını değiştirmeyi, sorumluluğu ve duygusal bağı geri çekmeyi tercih ediyor; onlara yapıştırdığı olumlu duyguların çoğunu onlardan silmeye çalışıyor.
Söz konusu duyguların politikaya yansımasına, yakın geçmişte Türkiye siyasetinde nadiren tanık olduğumuz bir biçimde, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan son derece sarih bir şekilde dikkat çekti:
Günlerdir sınır bölgelerindeyim. Kürtlerin gözlerinde hayatımda hiç olmadığı kadar derin kırılmalara şahit oldum. Bunun en basit ama en derin nedeni şu: Bir halka alenen haksızlık yapılması, haysiyetlerini çiğneyecek sözler ve eylemler yapılması siyasetin ötesinde bir meseledir. O ince eşiği siyasete kurban eden hoyratlık, tarih boyunca ters tepti. Bu doğru okunmalıdır. İktidarın bu ikili politikalarını Kürtler sadece siyasette değil, hayatlarının her anında görüyor, yaşıyor. Ekranlarda katliam çağrılarına varan rahatlık, halka ve temsilcilerine hakaret, garip zafer naraları, had bildirenler ve parmak sallayanlar… ‘Kadim Kürt kardeşim’ dediklerinizin yaşadığı duygu kırılmasını görmeyenlere sesleniyorum: Bu bir sitem değil; bir halkın vicdanında büyüyen tarihî kırılmadır. Kırılma derinlerde ve görmezden gelindikçe sessizce ve öfkeyle büyüyor.
Ancak yaşananları salt “duyguların kültürel politikası” ile açıklamak mümkün değil. Kürtler, Suriye’de IŞİD’e karşı savaşta vazgeçilmez bir “yerel güç” olarak işlev gördü. Bu bağlamda medyada dolaşıma sokulan hayranlık, duygusal yatırım olduğu kadar, biyopolitik bir işlev de gördü. Bugün aynı figürlerin Batı medyasında hızla suçlanabilir hâle gelmesi, Kürtlerin politik çizgisinde ani bir sapmadan değil, imparatorluğun ihtiyaçlarının değişmesinden kaynaklanıyor. Hardt ve Negri’nin işaret ettiği üzere, imparatorluk sadakat değil, uyumluluk ve itaat talep ediyor. Uyumluluk bozulduğunda, yani maliyet yükseldiğinde, dün alkışlanan özneler kolaylıkla “istikrarsızlaştırıcı” ilân edilebiliyor. Bu noktada suçlama, düzenin kendisini temize çekme refleksine dönüşüyor. Artık Suriye’de, Ortadoğu’da veya küresel dengelerde yaşanan her kırılma, Kürtlerin “fazla özerk”, “fazla iddialı” veya “fazla karmaşık” olmasıyla açıklanıyor. Böylece sistemin yapısal çelişkileri, bir halkın sırtına yükleniyor. “Yönetilebilir kaos” mefhumu tam da burada işliyor.
Kürtler, imparatorluğun içinde ama dışında bir konumda tutuluyor: Yeterince aktör ama asla tam özne değil. Kendi kaderini tayin etmeye yaklaştıkları anda, imparatorluk açısından fazlalık hâline geliyorlar. Alkışın yerini suçlamanın alması da bu sınır ihlalinin “cezalandırılması”na dönüşüyor.
Tarih, en umutsuz anlarda bile zihni aydınlatan bir olasılığın var olduğunu defalarca gösterdi. Kürtler için bu olasılık, varlık mücadelesinin ta kendisi. Ağırlıklı olarak dört farklı ülkede yaşayan Kürtlerin sınırları aşarak kurmaya çalıştığı ilişkisellik de bu varoluş formunun güncel tezahürlerinden biri. Dünyanın farklı meydanlarında taşınan “2+2=1” pankartlarıyla ya da Ronahî TV ve Rûdaw mikrofonlarının yan yana duruşuyla görünür hâle gelen bu bağ, klasik ulus-devlet mantığının ötesine geçiyor. İşaret edilen, merkezî ve hiyerarşik bir birliktelik değil; yatay, dağınık ve ilişkisel bir politik öznelik biçimi. Her gün sosyal medyada da farklı Kürt ulusal marşları, direniş ezgileri ve ortak hafıza imgeleriyle yeniden kurulan bu ağ, imparatorluğun kolayca soğuramayacağı, temsil edip yönetemeyeceği bir form taşıyor. Kürtlerin, dünyanın dört bir yanındaki enternasyonalist dostları da bu ağın yalnızca tanığı değil, çoğaltıcısı hâline gelerek ağı müşterek bir zemine yerleştiriyor.
Nihayetinde duygular yeniden yerine oturur; keder ve öfke, potansiyel bir politik güce dönüşür. Alkışın çekildiği, suçlamanın dolaşıma sokulduğu yerde geriye kalan şey, imparatorluğun onayına ihtiyaç duymayan bir varoluş ısrarıdır. Parçalı ve kırılgan; ama tam da bu yüzden yönetilmesi zor. Ve belki de bugün Kürtlerin asıl “suçu” budur. Ki suç sayılan belki de tam burada bir imkâna dönüşür: Tarihin dışına itildikçe kendi zamanını kurmak.
Kaynaklar:
- Der Spiegel, Kurdinnen in Syrien: Frauen an der Front gegen den IS Fotoğraf Serisi
- Middle East Eye, Kurdish fight for women’s rights faces challenges in Syria
- Middle East Eye, X paylaşımı
- Der Spiegel, Welches Spiel die mächtigste Kurden-Miliz in Syrien
- Medyascope, Tuncer Bakırhan Medyascope’a Yazdı: Kırılma Giderek Büyüyor, 25 Ocak 2026
- Sara Ahmed, Duyguların Kültürel Politikası, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2019.
- Antonio Negri & Michael Hardt, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2023.







