Sözleri yok ama söyleyecekleri “kristal netliğinde”: Los Tre
Atina’da bir Prosfygika akşamındayız. Az önce hazırlık aşamasında bıraktığımız Los Tre konseri başlamış. Grubun şarkılarını ilk kez duyanlar, aşinalıkları her hallerinden belli olanlar, ritmin peşine takılanlar… herkes bir şekilde müziğin içinde. Ben de bir yandan o anları kaydetmeye çalışıyor, bir yandan da kendimi gecenin akışına ve dostların sohbetine bırakıyorum.
Konser bitince grubun bas gitaristi Vassilis’in yanına gidiyorum. Türkiye’ye daha önceki ziyaretlerinden bahsediyor Vassilis. Bozcaada’da çalmışlar. “Çok güzeldi ama çok soylulaştırılmış bir ortam vardı.” diyor. Kısa bir sohbetin ardından daha sonra yapacağımız söyleşi için sözleşiyoruz.
Grubun müziğindeki o tanıdık hissin peşine düşüp arkadaşlarıma “Size kimi hatırlatıyorlar?” diye soruyorum; Ayyuka’dan Altın Gün’e, Replikas’tan Fela Kuti ve Mulatu Astatke’ye uzanan bir liste çıkıyor karşıma. Sanırım hepsinden biraz var müziklerinde, ha bir de Atina sokakları elbette. Bu seslerin nasıl bir araya geldiğini en iyi yine kendileri anlatır; sözü Los Tre’ye bırakıyoruz.
"Turneye çıkmak giderek pahalılaşıyor"
Konserinizi dinlediğim Prosfygika, malum, bugünlerde ciddi bir tahliye baskısı ve dönüşüm kıskacında. Barikatların arkasında böyle bir kolektif hayatı savunan bir mahallenin ortasında çalmak size ne hissettirdi?
Prosfygika yalnızca eski binalardan oluşan bir yapı topluluğu değil; Atina’da hâlâ var olan, kolektif yaşam ve dayanışma üzerine kurulu çok az işgalevi topluluğundan biri. Bizim için, mahalle sakinleri için, ama aynı zamanda kendini sol/solcu/anarşist/antifa/dayanışma vb. hareketlerden herhangi birinin parçası olarak gören herkes için, Prosfygika’nın savunulması bu dönemin en önemli mücadelelerinden biri. Bunu düşününce, orada çalmak gerçekten çok duygu yüklüydü.
Sadece Prosfygika’da değil, yılda 70’ten fazla konser vererek neredeyse hep yoldasınız. Müziğin neredeyse tamamen dijital platformlara sıkıştığı, ekranlara hapsolduğu bir dönemde, canlı çalmakta ve bu süreklilikte ısrar etmenin sizin için anlamı ne?
Müzik endüstrisi dijital platformlara, sosyal medyaya ve yapay zekâ zırvalıklarının pazarlanmasına odaklanmış durumda. Buna karşılık sanatçılar fiziksel kayıtlar yayımlamakta ve müziklerini canlı çalmakta ısrar ediyor. Bizim için canlı performans muhtemelen en önemli şey, çünkü seyirciyle kurulan etkileşim, bu işin en güzel tarafı. Bugünlerde her şey giderek zorlaşıyor.
Albüm üretmek para ve zaman gerektiriyor, plak basımları fabrika gecikmeleri nedeniyle çok daha uzun sürüyor. Atina’da pek çok konser mekânı kapanıyor, ulaşım ve konaklama maliyetleri nedeniyle turneye çıkmak giderek pahalılaşıyor. Yine de bir şekilde bunu sürdürüyoruz. Bence bunun nedeni insanların hâlâ gelip bizi canlı dinlemesi. Çünkü insanlar müziğimizi ve sahnedeki performansımızı seviyor.
"Hikâye aynı yorumlar farklı"
Müziğinizde Etiyopya cazı, Afro-funk ve psikedelik rock tınıları, Anadolu ve Doğu Akdeniz’in o tanıdık makamsal ezgileriyle iç içe geçiyor. Atina’dan çıkan bir grup olarak, bu kadar farklı dünyayı bir araya getirirken nasıl bir yol izliyorsunuz?
Saydığınız bütün bu unsurlar, 70’lerin psychedelic müziği ve doğaçlamayla harmanlanıyor. Grup ilk kurulduğunda, 2012’de funk-jazz bir gitar üçlüsüydük. Küçük barlarda ve “kafenio”larda çalardık, ama yıllar içinde müziğimizin yönü giderek değişti ve gitgide daha fazla etkiyi içine aldı.
Enformasyon çağında (daha doğrusu distopik yapay zekâ çağına geçiş sürecinde) yaşıyoruz, o yüzden tek bir türe katılıp kalıp Dead Kennedys’i, Oumou Sangaré’yi, Jimi Hendrix’i, Mulatu Astatke’yi, Omar Souleyman’ı vs. hiç duymamış gibi yapmak istemiyoruz.
Şarkılarınızda söz yok, tamamen enstrümantal bir müzik icra ediyorsunuz. Hikâyeyi söz olmadan anlatmanın en güzel ve en zor tarafı ne sizin için?
Dinlediğimiz müziğin çoğu ya enstrümantal ya da anlamadığımız dillerde. Bize sözsüz bir sürü hikâye anlatıldı, o yüzden kendi hikâyemizi de anlatabileceğimizi düşünüyoruz. Bunun en tatmin edici yanı, aynı hikâyeyi herkesin farklı yorumlayabilmesi; ki bu, “siyonistler=naziler” gibi kristal netliğinde söylenecek bir şeyiniz olduğunda aynı zamanda en zorlayıcı yanı da diyebilirim.
"Sanatımız üzerinde tam denetime sahip olmak istiyoruz"
İlk albümden beri arkada hiçbir şirket olmadan, her şeyi kendi cebinizden ve emeğinizle hallediyorsunuz. Müziğin üretiminden dağıtımına kadar her şeyi bizzat üstlenmek, üretim sürecinizi ve müziğe yaklaşımınızı nasıl şekillendiriyor?
Bu bilinçli bir tercih. Sanatımız üzerinde tam denetime sahip olmak istiyoruz: Müzik, şarkıların adları, sesle ilgili her şey, albüm kapağı, hepsi. Tabii bunun bir sürü dezavantajı da var; örneğin, tüm tanıtım işleri profesyonellerce yürütülse ulaşabileceğinden çok daha küçük bir kitleye ulaşıyor müziğimiz (dolayısıyla daha az plak satıyoruz). Şimdilik bu bizim için sorun değil.
Atina son yıllarda dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi ciddi bir soylulaştırma dalgasıyla değişiyor; alternatif alanlar, bağımsız mekânlar birer birer dönüşüyor. Bu kentsel ve ekonomik baskı karşısında Atina’daki müzik sahnesi, gruplar ve mekânlar arasındaki o yan yana durma hali, dayanışma ilişkileri bugün ne durumda?
Hayatın her alanında olduğu gibi, insanlar giderek daha bireyci hâle geliyor; önce kendilerini düşünüyor, sonra eğer vakit kalırsa insanlığın geri kalanıyla ilgileniyorlar. Müzik sahnesinde de, yeraltında ya da değil, aynı durum geçerli. Yine de bir şeyleri değiştirmeye çabalayan bazı gruplar ve müzisyenler var (Atina müzik sahnesini düşününce çok bile diyebilirim). Hâlâ işgalevlerinde ya da dayanışma amacıyla çalan, ekipmanını ödünç veren, sahnede olmasa bile konserin tüm kurulumuna yardım eden insanlar var.
Peki son olarak; bugünlerde Los Tre kimleri dinliyor? Size ilham veren, son dönemde sizi heyecanlandıran birkaç isim veya albüm paylaşabilir misiniz?
Elbette:
Snapped Ankles – Dancing in Transit
Natural Information Society – Totality
Miles Davis – Live at the Philharmonic Hall
Elias Rahbani – Mosaic of the Orient
Majid Bekkas – African Gnaoua Blues
(DS/HA)
Bir cuma akşamı fişi çekilen yapay zekâ
Prosfygika günleri: Bir topluluk nasıl savunulur?
Nakba hafızasını oyuna dönüştürmek: 'Dreams on a Pillow' için yeni destek çağrısı
Üretici güçlerden imha makinesine: Palantir ve emperyalist hegemonya
Prosfygika’nın tahliyeye karşı direnişi: “Bir karış toprak bile vermeyeceğiz”