Spiros Grammenos, Yunanistan’da entehno geleneğini punk ve ska enerjisiyle buluşturan; hicvi, ironiyi ve toplumsal eleştiriyi müziğinin merkezine yerleştiren bir müzisyen.
Haksızlıkla uzlaşmayanların tarafında duran bir hikâye anlatıcısı olarak, şarkılarında gündelik hayatın absürtlüğü, devlet baskısı, erkek egemen şiddet, toplumsal hafıza ve dayanışma gibi ağır meseleleri bazen sert, bazen derin bir ağıtla, çoğu zaman da alaycı bir dille işliyor.
Atina sokaklarından Filistin’e uzanan bir dayanışma hattı ören Grammenos ile müziğin bir direniş ve hafıza eylemi olarak nasıl işlediğini, sansürün iktidar cephesinde yarattığı absürt paniği ve sokağın sesini konuştuk.
Bir beden ve bir hikâye
Şarkılarınızda kara mizah ve ironi çok güçlü bir yer tutuyor; bu dilin politik eleştirinizi dinleyiciye ulaştırmadaki işlevini nasıl tanımlıyorsunuz?
Kara mizah ve ironi, vaaz vermeye kalkışmadan acı gerçekleri dile getirmenin bir yolu. Yarattıkları o mesafe bir yandan da konuyu aydınlatıyor, dinleyicinin aynı anda hem gülüp hem düşünmesine olanak tanıyor. İroniyle ikiyüzlülükleri ifşa eder, kara mizahla da o zehri daha içilebilir hâle getirirsiniz ki sohbetin kan dolaşımına karışabilsin. Bu dil aynı zamanda yaratıcıyı da koruyor: Gerçekliğin o ezici ağırlığına karşı bir direniş, bir hayatta kalma biçimi aslında. Amaçları insanlara ders vermek değil; onları uyandırmak, sarsmak ve ortak bir farkındalığa taşımak... Hem de iç yakan bir kahkahayla.
Sık sık “sistem karşıtı bir müzisyen” olarak anılıyorsunuz; şarkılarınızın merkezinde devlet, medya, baskı mekanizmaları ve sistemin ürettiği eşitsizlikler yer alıyor. Peki siz kendi müzikal ve politik duruşunuzu en doğru şekilde nasıl tanımlarsınız?
Kendimi haksızlıkla uzlaşmayanların tarafında görüyorum ama bunu profesyonel bir hatip gibi değil, sözleri ve müziğiyle konuşan biri olarak yapıyorum. Müziğim eleştirel, dayanışmacı ve insanı merkeze alan bir yerde duruyor: İktidar yapılarını hedef alıyor, şiddeti ve medyanın o kof söylemlerini ifşa ediyor, acı çekenleri savunuyor.
Ben insanlara reçeteler sunan bir ideolog değilim; imgeler, ironi ve duygular aracılığıyla kolektif bir farkındalık ve eylem çağrısı yapan bir gözlemciyim, bir hikâye anlatıcısıyım.
“Ψυχή” (Ruh) ve “Το όνομά μου είναι το δικό σου” (Benim adım senin adındır) gibi şarkılarınızla Zak Kostopoulos ve Vassilis Maggos gibi isimlerin anısını toplumsal hafızada yaşatıyorsunuz. Bir müzisyen olarak bu isimleri şarkılarınızla unutturmamak sizin için ne ifade ediyor?
Hafıza silinmesin diye şarkı söylüyorum. Bu şarkılar birer tanıklık; sistemin salt bir sayı veya gazete manşeti olarak yok saymaya çalıştığı insanları yeniden ete kemiğe büründürme çabası.
Devlet ve polis şiddetine ya da adaletsizliğe kurban gidenlere bir isim, bir beden ve bir hikâye veriyor; hesap sorulmasını talep ediyor ve kamusal yüzleşmeyi diri tutuyorlar. Ailelerle kurulan bir dayanışma eylemi ve sessizliğin, unutmanın yalnızca cezasızlığı beslediğine dair bir uyarı niteliğindeler. Sanat burada, yitip giden bu hayatlar birer istatistiğe dönüşmesin diye hafıza, ses ve itici bir güç olarak devreye giriyor.
“Το όνομά μου ειν’ το δικό σου” (Benim adın senin adındır)
Benim adım Michalis (Michalis Kaltezas)
Kafamda bir kurşun var ve koşuyorum
Benim adım Nikos (Nikos Temponeras)
91’den beri hâlâ direniyorum
Benim adım Carlos (Carlos Giuliani)
Bedenimde iki tekerlek ve bir kurşun var
Benim adım Alexis (Alexis Grigoropoulos)
O gün benim doğum günümdü
Benim adım Şahzad (Şahzad Lokman)
Ve hâlâ nedenini bulamıyorum
Benim adım Berkin (Berkin Elvan)
Hâlâ o meydandan geçiyorum
Benim adım Pavlos (Pavlos Fyssas)
Pavlos yaşıyor, ezin Nazileri
Benim adım Zak (Zak Kostopoulos)
“Namuslu vatandaşlar” ve aynasızlar birlikte öldürdü beni
Benim adım George (George Floyd)
Nefes alamıyorum
Benim adım Vassilis (Vassilis Maggos)
Hiçbir zaman kazanamayacak olsak da daima savaşacağız
Belki adımı duymuşsundur, bana aşinasındır
Hikâyemi istersen eğer, sokakta öğrenirsin
Parklarda, meydanlarda ve köşebaşlarında serseriler anlatır onu
Korku saçanlar ise çarpıtıp değiştirir
Gazetecilerin yargıladığı kişi benim
Sanki mesele futbolmuş, bir şişeymiş ya da yanımda bir şey taşıyormuşum gibi
Ama onlar ne kadar istemese de duvarlar adımı yazacak
Gözlerine uyku girmesin diye gerektiği kadar orada kalacağım
Bir slogana dönüştüm, bir şarkıya, grafiti sanatçılarına ilham oldum
Bir annenin gözyaşı oldum, kardeşimin içkisi
Paçavra gazetelerin manşetlerinde boylu boyunca yattım
Toprak çiçek açsın diye gübreye dönüştüm
Ama bana gerçekten ne olmak istediğimi sorsaydın
Ve tam şu anda nerede olmayı arzuladığımı
Bir kumsalda arkadaşlarımla içiyor olmak isterdim
Ve sevdiğim insana tüm coşkumla bir öpücük vermek...
Benim adım senin adındır
Benim adım senin adındır
Benim adım senin adındır
Benim adım senin adındır
“Yükü paylaşmak”
Sanatın hafızayı diri tuttuğunu söylediniz. Erkek şiddetine karşı yazdığınız “Καμία Μόνη”de (Hiçbir Kadın Yalnız Değil), peş peşe yaşanan kadın cinayetlerinin karanlığında ortaya çıktı. Nefeli Fasouli ile seslendirdiğiniz bu şarkıda “yorumun yükünü paylaşmak” istediğinizi belirtmiştiniz; böyle bir isyan şarkısında kendi yerinizi tam olarak nasıl kuruyorsunuz?
Böyle bir şarkıdaki duruşum basit ve net: Ben bir müttefik ve unutmaya karşı siper alan biri olarak orada duruyorum. Başkalarının deneyimlerini temsil etmeye çalışmıyorum, onlara saygıyla yaklaşıyorum. “Yükü paylaşmak”, sesin sorumluluğunu paylaşmak anlamına geliyor; bu sadece kadınlar hakkında konuşan bir erkeğin sesi olmamalı, kadın sanatçılarla birlikte yükselen, sahiciliğe ve o yoğun duyguya alan açan ortak bir ses olmalıydı.
Nefeli Fasouli ile dolaysızlık ve duyarlılığı harmanlamayı, öfkeye alan açarken kurbanların onurunu korumayı amaçladık. Ben işbirliğinden ve kolektif üretimden yanayım, böylece performans kişisel bir gösteri olmaktan çıkıp ortak bir eyleme dönüşüyor.
“Καμία Μόνη” (Hiçbir Kadın Yalnız Değil)
Bu gece en güzel kız geçiyor
Çıt çıkmasın sevgili dostlarım
En güzel gözleri, açık saçları
Islak, şiş dudakları
Bu gece en güzel kız konuşuyor
Ve çevresindekiler büyülenmiş gibi bakıyor
Surat asıyor, söyleniyor ve gülümsüyor
Delirmişçesine dans ediyor
Bu gece, tüm gece senin
Kokun havada bir duman
Bu sokağa adın yazılacak
Bu gün senin rengine bürünecek
Barikatlarda kanın akıyor
Herkes senin sloganını haykırıyor
Kızlar bunu duvarlara spreyle yazdı
“Eğer dönmezsem... bu şehri ateşe verin!”
Bu gece en güzel kız geçiyor
Etrafta bardaklar, tabaklar kırılıyor
Bu gece o kızın gözleri kapalı
Bizimkiler gözyaşıyla dolu
Bu gece kızlar sokaklara çıkacak
Üzerinize çökecek bir örtüyle
Şiirsiz bir ses yükselecek
Yüksek sesle! Hiçbir kadın yalnız değil!
Bu gece, tüm gece senin
Kokun havada bir duman
Bu sokağa adın yazılacak
Bu gün senin rengine bürünecek
Barikatlarda kanın akıyor
Herkes senin sloganını haykırıyor
Kızlar bunu duvarlara spreyle yazdı
“Eğer dönmezsem... bu şehri ateşe verin!”
Devlet televizyonu ERT’de “Κουκουλοφόρος”u (Maskeli Protestocu) seslendirdiğinizde rejinin müdahale çabası ve olayın parlamentoya kadar taşınması, iktidarın bir şarkıya karşı gösterdiği o absürt paniği gözler önüne sermişti. Sahnedeki o an, Yunanistan’da bugün sanatın ve ifade özgürlüğünün içinde bulunduğu iklim hakkında size ne söylüyor?
O an, sanat ona ayna tuttuğunda iktidarın ne kadar kırılgan ve huzursuz hâle geldiğini, hükümetin aşırı sağcı seçmenini kaybetmekten ne kadar korktuğunu net bir şekilde gösterdi. Panik şarkının kendisinden ziyade, ifşa olma ve kendilerine meydan okunması korkusuyla ilgiliydi. Bu durum, ifade özgürlüğünün iktidar cephesinde güçten çok güvensizliği açığa çıkaran savunmacı tepkileri, teatral aşırılıkları ve parlamenter şovları hâlâ tetiklediğini gösteriyor. Aynı zamanda bu olay, sanatın gücünü de kanıtlıyor: Basit bir performans o rehaveti sarsabiliyor ve bir tartışmayı zorunlu kılabiliyor. Yani iklim gergin, ahlaki paniğe yatkın ama aynı zamanda verimli; yetkililer susturmaya veya dramatize etmeye çalıştığında, sanat görünürlük kazanıyor ve kamusal tartışma genişliyor. Beni asıl güldüren şey ise, şarkının sözlerinin sonsuza dek parlamento kayıtlarında yazılı kalacak olması.
Yunanistan’ın meşhur mizah ve politik hiciv kanalı Luben TV, o gün ERT’de yaşananları, iktidar partisi milletvekillerinin (Yeni Demokrasi) kanala ambargo uygulama çabalarını ve meclisteki absürt paniği bu montajla özetlemişti.
“Το Καραβάνι Για Τη Γάζα” (Gazze Kervanı) şarkınız ile bu kez Yunanistan’ın iç siyasal ikliminin ötesine geçip Filistin’le açık bir dayanışma kuruyorsunuz. Yunanistan’da Filistin’in, Filistin mücadelesinin yanında duran bir şarkı üretmek ne anlama geliyor? Misal baskı görüyor musunuz?
Yunanistan’da Filistin’i destekleyen bir şarkı yazmak, sessizliğin konforunu reddetmek demek. Bu, yereldeki adaletsizlikleri küresel olanlara bağlayan bir dayanışma eylemi; şiddetin, işgalin ve yerinden edilmenin uzak soyutlamalar değil, tepki gerektiren insani gerçekler olduğuna dair bir hatırlatma. Benim için mesele, abluka altındaki insanların adını anmak, onları dinlemek ve onlarla aynı safta durmak; empati inşa etmek ve konuyu kamusal alanda diri tutmak için müziği kullanmak.
Evet, bu duruşu benimsemek tepkileri de beraberinde getiriyor. Milliyetçi veya sistem yanlısı çevrelerden gelen eleştiriler, mesajı itibarsızlaştırmaya yönelik ara sıra ortaya çıkan çabalar ve bazı medya kuruluşlarında ya da kurumsal alanlarda yaşanan o huzursuzluk... Ancak taraf tutmakla suçlanmanın o sembolik bedeline kıyasla, maruz kaldığım doğrudan baskı sınırlıydı. Yine de, eğer sonuç yaşanan acıların görünür kılınması ve tartışılması olacaksa, o yok sayma sürecine suç ortağı olmaktansa bu rahatsızlığı göze almayı herkesin sorumluluğunun bir parçası olarak görüyorum.
Öfke: Adalet mücadelesini ayakta tutan yakıt
Sizin gibi net bir politik tutum alan ve bunun getirdiği dışlanma riskini göze alan sanatçılar, bugün Yunanistan müzik sahnesinde yalnız mı? İktidarın baskısına ve yarattığı genel siyasi atmosfere karşı bağımsız müzisyenler arasında nasıl bir ilişki var; eski rebetiko veya entehno dönemlerindeki gibi birbirine omuz veren somut bir dayanışmadan söz edebilir miyiz?
Aslına bakarsanız, yalnız değiliz. Gerektiğinde camianın bir kısmı mutlaka kenetleniyor. Birçok sansür veya haksızlık vakasında, sanat dünyasının çok daha geniş kesimlerinden güçlü tepkiler yükseliyor. Çoğu zaman, haksızlığa uğrayan kişi hiçbir politik duruş sergilememiş veya bir taraf olmamış biri olsa dahi hep birlikte, kitlesel bir şekilde ses çıkarıyoruz. Çünkü haksızlığın siyasi bir rengi olmaz.
Sahnede yalnızca şarkılarınızla değil, dinleyiciyle kurduğunuz doğrudan ve neredeyse sohbet gibi ilişkiyle de kendinize özgü bir alan açıyorsunuz. Sizin için bir konseri gerçekten canlı kılan şey nedir?
Benim için işin can damarı, karşılıklı etkileşim: Sahnenin ve seyircinin aynı frekanstan konuştuğu o an. Sözlerin ve müziğin; insanların dikkatiyle, nefesiyle ve tepkileriyle, alkışlarla, hep bir ağızdan söylenen şarkılarla, anlamla dolup taşan o sessizlikle buluşması. Sahicilik çok önemli; bir rol kesmek değil, tam anlamıyla orada, o anda var olmak. Ayrıca o öngörülemez anlar; bir bakış, bir söz, konseri tek taraflı bir ders olmaktan çıkarıp ortak bir deneyime dönüştüren anlık değişimler... Bütün güzellik bir olmakta yatıyor. Aramızdaki mesafeyi yıkmakta.
“Η λίστα”daki (Liste) tavizsiz öfke ile “Με Λόγια Ξένα”daki (Yabancı Sözlerle) derin keder arasında, bugün Atina sokaklarında size en çok hangi duygu eşlik ediyor?
Atina’da yürürken içimde pek çok duygu taşıyorum. Her şeyden öte insanlar arasında neşe ve sevgi arıyorum. Hüznü de taşıyorum, çünkü hüzün hafızayı canlı tutar. Sosyal medyada ekranlarına yapışmış önemsiz insanlar olarak resmedilseler bile, daha iyi bir dünya kurmaya hazır o gençlerin gözlerindeki umudu içimde taşıyorum. Öfke de gerekli, adalet mücadelesini ayakta tutan yakıt o çünkü.
Söyleşiyi noktalarken, kendi dünyanızda bugünlerde nelerin çaldığını da merak ediyorum. Son zamanlarda size iyi gelen ya da dünyaya yeniden kulak kesilmenizi sağlayan kısa bir listeyi bizimle paylaşır mısınız?
Her hafta thepressproject.gr üzerinden bana eşlik eden şarkılardan oluşan kısa bir çalma listesi paylaşıyorum. İşte en yenisi. Benimle seslerin arasında ufak bir gezintiye çıkabilirsiniz:
(DS/TY)






