İlker Çatak imzalı “Sarı Zarflar” (Yellow Letters) filmi, dün (27 Mart) vizyona girdi.
76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nden (Berlinale) Altın Ayı ödülü ile dönen film, Türkiye’deki siyasi baskılara karşı verdikleri mücadele sonucu işlerini kaybeden tiyatro sanatçısı Derya (Özgü Namal) ve akademisyen Aziz’in (Tansu Biçer) hikâyesini anlatıyor.
Öykü Ankara ve İstanbul’da geçse de yapım tamamen Almanya’da çekildi. Filmde Berlin, Ankara; Hamburg ise İstanbul rolünde.

Berlinale’de Altın Ayı İlker Çatak’ın, Gümüş Ayı Emin Alper’in oldu
Filmin senaristleri İlker Çatak, Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen, bugün İstanbul Modern’de düzenlenen basın buluşmasında gazetecilerin ve sinema yazarlarının sorularını yanıtladı.
Buluşmaya ANKA, Bağımsız Sinema, bianet, Evrensel Gazetesi, Film Hafızası, Gazete Pencere, Kültür ve Sanat Gazetesi ile Sinemori’den sekiz gazeteci ve sinema yazarı katıldı.
Çatak: Yaklaşık altı ay yalnızca araştırma yaptık
İlker Çatak, ilk olarak filmin hazırlık aşamasında yararlandığı kaynaklardan bahsederek, filmin hikâyesine odaklanma sürecini şöyle anlattı:
“Araştırma süreci, bütün filmlerimde çok büyük bir rol oynuyor. Öğretmenler Odası’nda da bu böyleydi, Sadakat’te de. Bu film özelinde ise Ankara’da Süreyya Karacabey, Berlin’de Fırat Erdoğmuş gibi isimler başta olmak üzere sanat ve akademi dünyasından birçok kişiyle görüştük, farklı kaynaklara başvurduk. Nilgün Toker’in Beklerken makalesi, hazırlık sürecimizde özellikle etkili oldu. Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi kitabı keza. Yaklaşık altı ay yalnızca araştırma yaptık. Senaryoyu sonrasında da Barış Akademisyenleri’ne okuttuk. Ancak zamanı ve mekânı belirsizleştirerek hikâyeyi daha evrensel kılmayı, izleyiciye rahat bir mesafe sunmamayı hedefledik. Türkiye bir referanstı ama tek bağlam değildi. Almanya ve daha geniş bir tarihsel arka plan da düşünülerek katmanlar eklendi. Alman seyircisinin 1933’le yüz yüze gelmesi önemliydi, ayrıca Doğu Almanya’da yaşanan süreçleri de çağrıştırması, filmi bizim için anlamlı kılıyordu.”
Ayda Meryem Çatak ise, filmin politik hattına ilişkin olarak şunları ifade etti:
“Politik bir duruşun olmaması bile politik bir duruş esasen. Hepimiz, ister istemez, genel olarak hayatımızda ve yaptığımız işlerde bir şekilde politik bir duruş sergiliyoruz. Filmde de aslında tüm hikâye, politik bir duruş üzerinden başlıyor. Bu duruş, örneğin karakterlerin işlerini kaybetmelerine neden oluyor. Ancak amacımız, izleyiciye hazır cevaplar sunmak değil; etik ve vicdani sorular sordurabilmekti. Çünkü orası, kolayca cevaplanabilecek bir yer değil.”

bianet’in soruları
Bu bağlamda, bianet’in filmin senaryo ekibine yönelttiği sorular şöyle:
Türkiye’de ifade özgürlüğü ihlâllerine ya da hukuki baskıya maruz kalan pek çok farklı grup var. Neden özellikle Barış Akademisyenleri’nin hikâyesini anlatmayı tercih ettiğinizi merak ediyorum. Mevcut çözüm sürecine rağmen akademisyenlerin durumu hâlâ yeterince gündeme gelmiyor. DEM Parti bu konuda eleştiriliyor, devlet ise hiç adım atmıyor.
Enis Köstepen: Aslında filmin çıkış noktası daha farklıydı. 2021’de İlker’e Türkiye’de çekmek istediği bir fikir sorduğumuzda, tiyatrocu bir çiftin hikâyesini önermişti. Zamanla bu hikâyeyi derinleştirmek için karakterlerden birinin akademisyen olması fikri ortaya çıktı. O dönem Barış Akademisyenleri davaları hâlâ çok günceldi, bu yüzden bu hikâyeden ilham almak bize anlamlı geldi. Ama doğrudan bir “Barış Akademisyenleri filmi” yapmak istemedik. Zamanı ve siyasi süreci belirsiz bırakarak, kentlerle oynayarak bir anlatı kurmaya çalıştık. Yine de o dönemin izleri filmde var: Kapıya konulan işaretler, bilgisayara erişememe gibi detaylar doğrudan o süreçten besleniyor.
İlker Çatak: Aslında temel tercihimiz meseleyi biraz soyutlaştırmaktı. Özellikle Batı’da sık görülen “başka ülkelere bakarak kendini yüceltme” refleksini kırmak istedik. Soyutlaştırmanın bu “parmak gösterme” refleksini kıracağı kanısındaydım. Filmde bir imza kampanyası olup olmaması gerektiğini de tartıştık bu bağlamda örneğin. O konforu vermek istemedik izleyiciye ve izleyicinin “Bu Türkiye’de olmuş, bizi ilgilendirmez” diyerek mesafe almasını değil, kendi tarihsel ve toplumsal bağlamıyla yüzleşmesini amaçladık. Bu yüzden hikâye Almanya’ya da, başka coğrafyalara da değebilecek bir katman kazandı.
Enis Köstepen: Karakterlerin ‘merkez kaybı’ önemliydi. Kendi konfor alanlarından çıkıp başka deneyimlerle, Rojda ve Baran gibi karakterlerle karşılaşmaları, algılarını dönüştürüyor. Türklük Sözleşmesi gibi metinlere yönelmemizin bir nedeni de buydu: İnsanın kendini merkeze koyduğu yer sarsıldığında ne olur? Kim onları sorgular, nasıl sorgular? Karakter inşasında da bu çatışmayı korumaya çalıştık. Aziz’i daha kusurlu, daha mesafeli bir karakter olarak düşünmek, kolektif mücadeleyle arasındaki gerilimi göstermek bu açıdan bizim için önemliydi. Çünkü derdimiz ideal kahramanlar değil, çelişkileriyle var olan insanlar yaratmaktı.
Film Almanya yapımı, Almanya’da geçiyor, Almanya Cumhurbaşkanı sizi Altın Ayı için tebrik etti; ama siz bir yandan da Türkiyelisiniz. Konu itibarıyla gerçekleşmesinin zor olduğunun farkındayım; ama Türkiye’den hiçbir yetkili sizi tebrik etmedi mi?
İlker Çatak: Henüz kimseden böyle bir tebrik almadım. Belki bundan sonra alırız. (gülüyor).
Üçünüzün de böyle bir motivasyonu olduğunu sanmıyorum; ancak filmde politik itici güç erkek karakter üzerinden ilerliyor ve kadın karakter çoğunlukla onun peşinden sürüklenen bir konumda. Araba sahnesinde bunu yapıbozuma uğratıyorsunuz. Kadın karakteri yazarken motivasyonunuz neydi, merak ediyorum.
Ayda Meryem Çatak: İkimiz de hayatlarımızda, kadın veya erkek olmaksızın, cinsiyetler ötesinde yaşayabilen insanlar olduğumuz için şanslıyız. Filmde bunu vermek bizim için çok önemliydi.
Toplum fark etmiyor; Türk toplumu, Alman toplumu… Dünyanın neresine giderseniz gidin, bir kadın aynı işi yapsa bile erkekten daha az kazanabiliyor, daha çok performans göstermek zorunda kalabiliyor. Anne olduğunda bile izinler farklı… Burada İlker’in hakkını da teslim etmem lazım. İlker gerçekten kadın rolüne özen gösterdi, araya Enis’in girmesini gerektirecek kadar. Bazı eleştirilerde, Derya karakterinin boyun eğen bir yanı olduğu ve bu nedenle kadını uzlaşmacı ya da daha zayıf bir perspektiften tanımladığımız söyleniyor. Ama ben burada bir başkaldırı da görüyorum. Hatta kadın karakteri fazla güçlü kılmış olabiliriz. Çünkü Derya, patriyarkaya karşı bir duruş sergiliyor ve bunun için kayınvalidesinden de destek alıyor. Keza çiftin kızları Ezgi de kendi duruşunu sergileme hakkına sahip. Yani sadece Derya değil, kadın rollerimizin tamamı film boyunca söz sahibiydi. Buradaki meselemiz daha çok, Aziz’in cinsiyet anlayışının anakronistik bir yerde durması.
Nilgün Toker’le beklemeye dair
Nilgün Toker, Türkiye’nin en önemli felsefe profesörlerinden biri. Siyaset felsefecisi olarak otoriter rejimler üzerine, şiddet karşıtı olarak politika üretmenin şartları, gerekliliği ve sorumluluğu üzerine yazdı, öğretti.
Siyaset teorisi ile olan ilişkisini insan hakları alanına aktivist olarak taşıdı. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza attığı için 679 sayılı KHK ile 6 Ocak 2016 tarihinde, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’ndeki görevinden ihraç edildi.
Zerrin Özlem Biner ve Özge Biner’in hazırladıkları “Beklerken - Zamanın Bilgisi ve Öznenin Dönüşümü” (İletişim Yayınları) derlemesine, Toker’in sunduğu katkıdan bir bölümü aktarıyoruz.
Bir gün üniversiteye döneceğiz, ama ne zaman belli değil. Dönecek miyiz? O da belli değil. Sanki bizim durumumuz beklemekten daha çok belirsizlik gibi. Beklemek ve belirsizlik, bu iki kavram arasında bir fark var. Ben Türkiye’de iktidarın zamanı kontrol etme tarzının bekleme yaratmaktan daha çok belirsizlik yaratmak olduğu kanaatindeyim. O yüzden de otoriter olduğu tezine itiraz ediyorum. Otoriter rejimlerin beklettiğini kabul ederim ama totaliter rejimlerin belirsizlik yarattığını iddia ediyorum. İkisi arasında şöyle bir fark var: Belirsizlikte neyi beklediğiniz belli değildir. Neyin olacağı, neyin geleceği, niye olduğu belli değildir. Zamana dair hiçbir şey yoktur. Söz konusu olan, zamanın kontrolünü kaybetmenin ötesinde bir durumdur. Bir bilmeme hali mevcuttur. Neyi bekleyebileceğinizi, neyin neden olacağı bilmeme, bu sorulara dair hiçbir bilgiye de sahip olmama hali söz konusudur. Ben içinde olduğumuz durumun tam da böyle bir durum olduğunu düşünüyorum.
Biz bugün “niye cezalandırıldığını bilmeyen”- bunu tırnak içinde söylüyorum çünkü biliyoruz aslında-, bunun geçici mi yapısal mi olduğunu öngöremeyen, hukuksal olarak karşılığını bulamayan, bir anlamda oradan oraya dolaştırılan Kafka insanları gibiyiz. Başına ne geldiği ne geleceği sorusunu son derece mutlak bir belirsizlik içinde yaşayan, içinde olunan bu durumun -bir sonunun olup olmadığını da bilmeyen, bu konuda hiçbir bilgiye sahip olmayan, özneleriz. İktidarla ilişkimizin ne olacağına dair hiçbir bilgiye sahip olmayan bir konumdayız. O anlamda tam bir belirsizlik rejiminin içindeyiz. Her şey mümkün. Yarın döndürülebilirsiniz, bir yandan da hiç de döndürülemeyebilirsiniz. Yarın içeri atılabilirsiniz, ama atılmayabilirsiniz de… Her şey belirsiz. Bu durumla beklemek arasında bir fark var. Beklemek daha sakin bir şey gerçekten, daha yumuşak bir şey. Belirsizlik daha sert, daha şiddetli bir şey. Aslında belirsizlik şiddetin ta kendisi ve ben bunun totalitarizmin bir karakteri olduğunu düşünüyorum.
(TY)







