Karanlığın içinde belli belirsiz bir yüz geliyor gözümün önüne. Kimin yüzü belli değil. Her saniye bir başkasına dönüşüyor. Sabit kalan tek şey gözyaşları. Kafamın içinde dönüp duran, “Yasın tadı neye benzer?” sorusunun ardından gözümün önüne gelen bu görüntüler için, “Ne kadar da klişe,” diyorum.
Damlalarca gözyaşından arda kalan, yol yol ayrılıp kurumuş, ince beyaz bir tabaka; “tuz”. Dudağa değdiğinde bıraktığı tat, herkesin bildiği, herkesin tattığı.
İyi de bu kadar mı? Sadece tuz mu? Aklım, kendine yakıştırdığı yaratıcılığın aksine, uzun süre başka bir cevap bulamıyor. Sonra birden bir görüntü beliriyor: koca bir kazanda kavrulan helva.
Yine tanıdık. Yasın tadı neye benzer diye sorulduğunda, yine neredeyse herkesin vereceği bir cevap.
Kim bilir kaç gidenin ardından helva yemişimdir. Hepsinin tadı farklıydı belki ama o an kim tadına odaklanır ki… Hangi ölü evinde “helvanız çok lezzetli olmuş, ölüyü bile mezarından kaldırır” denir ki? Ya da hangi ölü evinde “10 dakika daha fazla kavursaydınız kıvamı daha iyi olabilirdi” diye eleştirebilirsiniz? İyiyle kötünün ayrımı herkes için aynı olmasa da gidenin ardından kavrulan helvanın tadı herkes için aynı. Tıpkı gözyaşı dudağına değmiş herkesin aldığı tadın aynılığı gibi.
Kulağımda kulaklık, mutfakta havuç doğradığım sırada çalma listesi kendi kendine bir şarkı seçiyor: Bratsch’den “Armenian Waltz”. Yıllardır dinlememişim.
Şarkı başlar başlamaz başka bir zamana kayıyorum. En az on yedi yıl olmuştur. Cihangir Başkurt sokakta Elif’le yaşadığım o küçücük evde ne kadar da sık dinliyordum bu şarkıyı.
Hayatımın belki de en heyecanlı ve en yorulmak bilmez zamanlarıydı. İstanbul benim şahit olduğum, en alımlı ve ihtişamlı yıllarını yaşıyordu. İstanbul nasıl da kendine aşık ediyordu, nasıl da başını döndürüyordu insanın… O dimdik İtalyan yokuşunu nasıl da uçarak tırmanıyordum. Her yokuşun bitişinde ellerinde madalyalarla beni bekleyen coşkulu kalabalıklar olduğunu hayal ettiğim yıllar. Tıpkı herkesin gençliği, yirmili yaşları gibi. Bir daha asla o yaşlara geri dönemeyecek oluşumu bilmek miydi acaba onu gözümde böylesine güzel kılan? İstanbul da artık başka biri gibi. Yüzüne kezzap atılmış eski bir kraliçe. Tâcı hala başında ama yüzüne bakmaya korkuyorum. Yasın sadece ölümle ilgili olmadığını anlıyorum ilk kez. Şimdiye dek “Neyin var?” diye soranlara, hiç “yastayım” dememiş bir kadın gördüm bugün aynada.
Gidemediğim bir sergi var bugünlerde İstanbul’da. Adı; “An Meselesi”.* Fotoğraflar ve videolardan uzun uzun seyrediyorum serginin her köşesini. İki bin kilometre uzaktan da olsa…

Eserler (soldan sağa): Aslı Çelikel - “Zihnimin Gideri – 2018”, “Üçüncü Bayat etmek - 2024”, “Samimiyetsiz Özürler – 2021”, “Ferit İçini Açıyo – 2025” Sergi Fotoğrafları: Can Görkem Halıcıoğlu
Bir köşede duruyorum uzun süre. Yeşil bir duvar. Dört fotoğraf ve her birinde ilk göze çarpan “kırmızı” rengi. Fotoğrafların altında, duvara yazılı bir şiir;
“Üçüncü bayat ekmek
Geçmiş dakika, dün ve yarının iç sıkıntısı bu.
Hiç okunmayan, kapalı bir kutudaki
Kuran-ı Kerim’in sorumluluğu bu.
Görmezden gelinen hizmetçinin ayakları,
yere düşmüş babanın sesi,
evden gidemeyen bir annenin ahı bu.
Eskiyen kırmızı rendenin,
evde bitmeyen üçüncü bayat ekmeğin huzursuzluğu bu.
Dişleri 3 gündür fırçalanmayan rujlu dudakların,
dün denizden ıslak kalan bikininin tuz izi bu.
E haliyle,
Görmeyen kadın ve duymayan adamın aşkı bu.
Bu, çocukluğun kaybolduğu evde uyanmak.” - Aslı Çeliklel
Çocukluğun yası, gençliğin yası, kavuşulamamış bir aşkın yası, sevdiğin birinin kaybının yası, artık senin olmayan bir şehrin ya da ülkenin yası, doğmak üzereyken bu dünyayla tanışamayacak kadar ömrü kısa bir bebeğin yası…
Tam şu anda biri bana “Nerelisin?” diye sorsa, “Tutulamamış Yaslar Cumhuriyeti,” derdim.
Herkesin kendi yasından firar ettiği bir cumhuriyet.
Oysa beklendiği gibi, tutulmamış bir yas kaybolur mu?
Birikir, yer değiştirir ve artık gidemediğin o şehrin kalbinde açılan bir sergi ile, adına yas diyemediklerini birer birer önüne iskambil kâğıdı gibi açıverir.

Uzun zaman boyunca yasın sadece çok sevdiğin birinin kaybıyla ortaya çıkabileceğini düşündüm. Anne, baba, eş, çocuk, yakın bir dost…
Şimdilerde hayatın küçük büyük, iz bırakan sayısız vedayla dolu olduğuna tanıklık ediyorum.
Yas, geri gelmeyecek olan her şeyin ardından hissedilebilecek hüzün ve özlem yüklü bir dönemse eğer, yalnızca bu dünyadan göçen sevdiklerimizin ardından mı helva kavurmalıyız?
Çok özlediğimiz o yirmili yaşlarımızın anısı, bizi terk eden bir sevgili, terk ettiğimiz bir ülke ya da o çok sevdiğin işinin elinden alınması da bir helvayı hak etmez mi?
Soruyu yeniden soruyorum kendime;
“Yasın tadı neye benzer?”
Tuz hâlâ orada. Helva da. Hemen herkesin vereceği cevapların içinde olduğu gibi. Herkes gibi olmanın tuhaf bir huzuru var. Ortasında büyük ve yaşlı çınar ağacı olan bir çay bahçesinin huzuru gibi. Göz yaşı döken birini gördüğümüzde içimizi sızlatan bu his, gidenin ardından yenen bir tabak helvanın söylettiği “ruhuna değsin” cümleciği ile aynı yerden doğmuş olmalı.
Sebze sote için doğradığım havuçları bir köşeye kaldırıyorum. Onlar biraz bekleyecekler. Anısına ve ruhuna değsin istediğim tüm gidişlerin ardından helva kavurmak üzere tencereyi dolaptan çıkarıyorum. Bir kapta biraz şeker ve suyu, iyice iç içe geçene kadar karıştırıp soğuk bir şerbet hazırlıyorum. Ocağı yakıp tencereyi ısıtıyorum. Biraz yağ erittikten sonra üzerine unu ekliyorum. İyice karıştırıyorum. Kolum yorulmaya başlıyor ama durmuyorum. Az kalsın unutuyordum; bir çimdik tuz. Her tatlı denge için biraz tuz ister.
Sevdiklerini yeni kaybetmiş insanların kavurduğu helvaları düşünüyorum da tencereye akan gözyaşlarının ardından hiçbiri tuz eklemeye gerek duymamış olsa gerek.
Önceden hazırladığım soğuk şerbeti, en az yirmi dakika kavurduğum yağ ve unun üzerine ekliyorum. Yine uzun uzun karıştırıyorum.
Tüm gidişlerin ardından kavurduğum bu helva en çok da Marko için. Doğumuna sayılı günler kala henüz dünyayı görmeden dünyadan ayrılan Marko için. Onun bu kanatıcı ayrılığının ardından annesi Aslı’nın gözyaşlarına dokunamadığım için. Ağlarken hıçkırıklarının bedenini sarsışlarında ona sımsıkı sarılamadığım için. Elimi Ferit’in sırtına koyup, “acını paylaşıyorum” diyemediğim için. Acısı olanın sırtına elini koymadan acısı paylaşılmadığı gibi, gidenin ardından helvası kavrulmadan, gidişinin nihayete eremediği gibi.
Marko’ya hiç helva kavrulmadı. En azından ben öyle biliyorum. Uzun uzun karıştırıyorum. Kolumda biriken ağrıyı umursamıyorum. Tahta kaşıkla tencerenin içinde adeta bir girdap yaratacak kadar helvayı karıştırırken, hayatın geçiciliğini, bitmeyen döngüsünü, tutamadığım yasları ve yasın tek bir duyguya ait olmadığını hatırlıyorum.
Bir çimdik tuz eklenmiş bu helvayı en çok da Marko’yu anarak karıştırıyorum.
Bu helva,
artık benim olmayan tüm yaşanmışlıkların anısına.
Ve en çok da
Marko’nun ruhuna…
*Aslı Çelikel ve Kübra Su Yıldırımın eserlerini bir araya getiren ve küratörlüğünü Melis Bektaş’ın üstlendiği “An Meselesi” başlıklı sergi, acıyı tekil bir olay olarak değil; bedende kalan, zamanla biçim değiştiren ve farklı yoğunluklara dönüşen bir deneyim olarak ele alıyor. 24 Mayıs 2026’ya kadar offgrid art project’te görülebilecek bu sergi, acıyı ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak görmez; bazı kayıpların paylaşılmadan taşınamayacağını hatırlatır.
(KA/NÖ)







