2024 Mart ayı öncesinde, yeni kuşaktan göç edenleri anlamakta zorlananlardandım.
“Pes edip de yurtdışına taşınanları anlayamıyorum,” diyordum. “Burada yapamayan hiçbir yerde yapamaz ki. Burada kalıp direnmek, burası için bir şeyler yapmak gerek. Öyle uzaktan bakıp sosyal medyadan atıp tutarak olmaz.”
Sonra hayat, vakti geldiğinde herkese yaptığı gibi büyük laflarımı bana da tek tek hatırlattı.
2024 Mart’ında kendimi hayli ani bir kararla ülke değiştirmiş halde buldum.
Sırasıyla Gezi olayları, ardından da pandemiyle birlikte arkadaş çevremin büyük kısmı yurt dışı planları yaparken, ben onları bu sevdadan vazgeçirmeye çalışan taraftaydım. Aile geçmişimde hayli zorlu göç ve sürgün hikâyeleri vardı. Belki de bu yüzden, benzer bir hikâyenin parçası olma fikri içten içe kâbusum olmuştu. “Asla göç etmez,” dedikleri ben, yakın arkadaş grubumda ilk giden oldum.

Ne ben ne dostlarım ne de ailem, bu durumu uzun süre idrak edemedik.
İki yıla yakındır Türkiye’ye giriş yapamadığımı duyanların aklına ilk gelen şey “politik sürgün” oldu. Oysa sebep çok daha tanıdıktı: Avrupa bürokrasisi. Uzadıkça uzayan evrak işleri, belirsizlikler ve bu süreçte ülkeden ayrılamama hali. Günün sonunda o klişeye düşmek kaçınılmaz oluyor; evet, “her şey politiktir”. Tarih kitaplarında sürgün adası olarak okuduğum Malta’da, modern bir sürgünün içinde buldum kendimi. İronisi bol, açıklaması zor, delirtici bir belirsizlik hali.
Göç etme kararımı neden aldığıma değinmeyeceğim. Hem çok kişisel hem de bu kararı alan pek çok insanın sebepleriyle neredeyse aynı. Neticede geride bıraktığımız ülkemizden hepimizin bir gençlik alacağı yok muydu?
Buraya kadar geldiysen, muhtemelen senin de bir göç hikâyen vardır. Ya yaşanmış ya planlanan ya da çok yakından tanıklık edilen.
Benim hikâyem başlamadan yıllar önce, 2017’de “Amina” adlı uzun metraj belgeselimin çalışmalarına başlamıştım. İstanbul’da bir tekstil firmasında mağaza modeli olarak çalışan Senegalli Amina, kendi ve kızı için daha iyi bir hayat kurma umuduyla Türkiye’ye göç etmişti. Bir yandan da profesyonel modellik hayalleri vardı. Teninin rengi nedeniyle maruz kaldığı ayrımcılık, tacizler, ekonomik mücadele, var olma çabası ve memleket özlemi… Tüm bunlar iç içe geçerek yıpratıcı bir hayatın çerçevesini çiziyordu.

“Amina”(2019) belgesel filminden bir kare
O süreçte göçün, hayallerle gerçekler arasında sıkışıp kalmak olduğuna, Amina’nın hikayesi ile beraber yakından tanık oldum. Aile hikâyelerim, tanıklıklarım ve bu film sayesinde göçmenliğe dair oldukça bilgi sahibi olduğumu sanıyordum. Ta ki kendi hikâyem başlayana kadar.
Meğerse bilmediğim ne çok duygu varmış!
Bugünden bakınca sık sık kendime “şimdi anlıyorum” dediğimi fark ediyorum. Filmin çekimlerine bugün başlamış olsaydım daha mı iyi olurdu, yoksa dengesi kaçmış, fazla mı içerden bir bakış olurdu bilmiyorum. Ama şunu biliyorum; kendi irademizle seçmiş olsak bile, bir eylemin öznesi olmadan aslında onun hangi duyguya denk düştüğünü tam olarak anlamıyoruz. Filmini yapsak bile.
2017’de İstanbul çekimleri biter bitmez Senegal’e gitmek üzere uçağa bindiğimizde, yan koltuğumda oturan Amina’nın tırnaklarına takılmıştı gözüm. Ülkesine dönmeden bir gün önce, hayli gösterişli takma tırnaklar yaptırmıştı. O an, yıllar önce Almanya’ya göç eden halam geldi aklıma. Türkiye’ye her gelişinde benzer şekilde şıkır şıkır gösterişli tırnaklar taktırmış olurdu.
Mesele elbette bir takma tırnak değildi. Zamanla fark ettim ki bu, birçok göçmenin paylaştığı ortak bir duygunun işaretiydi: “İyiyim” deme ihtiyacı. “Merak etmeyin, olduğum yerde ayaktayım” mesajı. Asyalı, Afrikalı ya da Orta Doğulu fark etmiyor. Bir zamanlar Almanya’dan Mercedes’iyle gelen, fötr şapkasına tüy takan, viski ve çikolata dağıtan ama arka planda hayli zor bir hayat yaşayan göçmen profili hepimizin hafızasında.
Göç etmiş herkesin deneyimi biricik ama duygusu şaşırtıcı derecede ortak. “Daha iyi bir hayat için geldim, bunca bedel ödedim, o halde karşılığını alabilmeliyim” düşüncesi, zamanla tuhaf bir baskıya dönüşüyor. Modern dünyada “homesick”, eski kuşakların deyimiyle “sıla hasreti” denen duygu; bazen bir takma tırnağın, bazen üç beş çikolata paketinin, bazen de yeni ülkede kurulan arabesk bir rakı sofrasının ardına gizleniyor.
Yeni kuşak göçmenlerle birlikte bazı şeyler değişiyor. Kendi hikâyem çok taze olsa da yaşım beni eskiyle yeninin arasına bir yere koyuyor. Yeni kuşak daha suskun. Deneyimini ya kısa bir sosyal medya postunda ya da hiç anlatmadan taşıyor. Geri dönme arzusu daha silik, yeni ülkesine adaptasyonu daha hızlı. Ülkesine yılda bir büyük masraflarla değil, daha sık ama eli boş gidiyor. Başardığını nesnelerle gösterme ihtiyacı zamanla giderek ufalıyor. Politik meselelerden uzak durmayı seçiyor; çünkü konuşmanın çoğu zaman bir tartışmaya evrildiğini biliyor. Ülkesindeki yakınları tarafından sarf edilebilecek muhtemel cümlelerin odağında olmak istemiyor; “sen gidip kendini kurtardın” ya da “sen gittiğinden beri çok şey değişti, buraya dair fikirlerin artık bayat”.

Gurbette bir rakı- meze sofrası
“Ev”, yavaş yavaş geride kalmış bir nostaljiye dönüşüyor. Çocukluk anıları eski diziler, 90’lar şarkıları ve eskiden parçası olunan mekânları arayışta birer ritüel halini alıyor. Bir zamanlar “punk ölmedi” diyenler, yeni ülkelerinde Müslüm Gürses ya da Ahmet Kaya eşliğinde rakı masasına oturuyor. Stilize edilmiş, politik bağlamından kopmuş arabesk ve protest ruh, kafa karışıklığına eşlik eden bir fon müziği gibi çalıyor.
Türk bakkalları ihtiyacı tam karşılamıyor ama “hiç yoktan iyidir” kalıbı klasikleşiyor. Türkiye’de yüzüne bakılmayacak, lastikten hallice asma yaprağından yapılmış sarmalar, gerçek bir Ezine peynirin hayaliyle yenen feta peyniri, donuk da olsa simit bulmanın heyecanı küçük bir pansuman görevi görüyor. Burada tanıştığım Türkiyeli genç göçmenlerle bir araya geldiğimiz bir etkinlikte, yirmili yaşlarının ortalarında bir erkek kulağıma eğilip sessizce; “sarma yapsan da yesek keşke” demişti. Bir anda kendimi yer altı dünyasından bir karakter gibi hissedip uzunca bir kahkaha patlatmıştım.
O an yeniden hatırladığım bir şey vardı; kim olursa olsun, özlem duygusu ilk mutfağa misafir oluyor.
Türkiye’den ayrılırken yanımda üç bavul vardı. Küçük olan kitaplar ve defterler, büyüklerden biri kıyafetler, diğeri ise mutfak gereçleri, baharatlar ve soslarla doluydu. Zamanla Türkiye’den gelen arkadaşlara verdiğim siparişler aracılığıyla eksiklerim azalsa da aslında bunun hiç bitmeyecek bir ritüel olduğunu şimdiden hissediyorum.
İnsan taşıyıcıdır. Dilini taşır, kültürünü taşır, mutfağını taşır. Ülkesinin gelenekleriyle neredeyse hiç bağı olmayan biri, bir sabah kendini göç ettiği ülkesinde bir halk türküsü eşliğinde mantı hamuru açarken bulabilir. Bir gece önce telefonda “boş ver, evi toplama” diye ahkâm kestiği arkadaşına rağmen, ertesi gün mutfağında saatlerce turşu kurabilir.
Göç tam da bu yüzden “garip” bir duygudur. Bütün ikilikleri beraberinde getiren, özlemini içten içe bastırdığın şeyleri elde edebilmen için hayli zaman ve çaba harcaman gereken bir süreç. Olduğun yerde sevdiğin tatta yapanı bulamayacağını bildiğinden, o mantıyı herkesten iyi yapana kadar denemek de buna dahil.
Bunca özlem bir yana, peki yaşadığım ülkenin yemeği tabağımın neresinde duruyor? Bu gece 10’dan geriye doğru sayarak 2025’e veda edeceğiz. Bu yazıyı tamamladıktan sonra mutfağa girip, kendi yöntemimle bu ikilikleri kutlamanın başka bir yolunu arayacağım. İnsanlar gibi, yemekler de evlenebilir pek âlâ. Uzundur içmediğim rakıyı masanın baş köşesine alacağım. Bu sefer otomatik pilotta hazırladığım Türkiye’den meze tarifleri yerine, Türkiye ile Malta’nın tatlarını bir araya getirecek meze tarifleri deneyeceğim. Küçük çaplı bir melezleştirme kalkışması da diyebiliriz. Dişe dokunur bir sonuç çıkarsa, ne âlâ. Ne yaşadığım ülkeye ne de tamamen geldiğim ülkeye ait, masanın ortasında durduğunda, iki tarafın da kendini bulduğu bir tat yaratma hayali. Ne sıla hasretinden perişan olup gettosuna sıkışmış ne de gittiği ülkenin kültürü içinde yok olmuş tarafa meyledesim var. Daha dünyalı, daha gündelik, daha sahici bir tanıma ihtiyacımız var. Belki de biz göç etmişler, melezleşme tanımı üzerine daha uzun düşünmeliyiz. Gerçekleşmesi bazen kuşaklar boyu sürse de…
Göç, yer değiştirir.
Göçebelik, yolu öğretir.
“Melezleşme” ise yeni bir ev kurar
ama o ev haritada değil, kültürde durur.
(KA/HA)







