Önce Urfa’da ardından Maraş’ta okul koridorlarında silah sesleri yankılandı. Mersin’de ise yine bir lise öğrencisi okula getirdiği silah ile yakalandı. Ölenler, yaralananların dışında o anın travmasını yaşayan yüzlerce çocuk var. Belki çok daha fazlası da haberlerden, sosyal medyadan gördükleri ile olanları anlamaya çalışıyor. Olay büyük olunca herkes dört bir koldan suçluyu aramaya başladı.
Öyle ya, bu kadar vahim bir tablo varken konuyu kapatmak olmaz, bir suçlu bulup faturayı kesmek gerek ki, “kamu vicdanı” rahatlasın.
Urfa Siverek’te yaşanan olayda BBC Türkçe’nin haberine göre okul müdürü hem Milli Eğitim’e hem de emniyete saldırı olabileceği ihbarında bulundu. 14 Nisan'da açıklama yapan Şanlıurfa Valisi Hasan Şıldak, “okulun riskli kapsamda olmadığı”, bu nedenle sabit polis görevlendirilmediğini ifade etti. Olayın ardından karşımıza çıkan görüntülerde polisler ve öğretmenler çocukları “hadi hadi” diye okul dışına çıkartıyordu, bahçeden çıkan çocuklar gözden kayboluyordu. Belli ki yangın, deprem tatbikatı yapılan okullarda böylesi bir durum için hazırlık yapılmamıştı. İçeride mahsur kalan çocuk var mı? Travma geçiren çocuklar evlerine, ailelerine ulaşabilecekler mi? Sorusuna yanıt verebilecek kimse yoktu ortada.
Soruşturmanın sağlıklı yürümesi için ilçe emniyet müdürlüğü ve Milli Eğitim Müdürlüğü’nden ikişer kişi görevden uzaklaştırıldı.
İlk etapta suçlananlar sosyal medya, çocuğuna sahip çıkmayan aileler, önlem almayan kamu görevlileri oldu. Elbette bir de yaşamını yitiren çocuk suçlandı. Suçlamalar sürerken bir gün sonrasında Maraş’ta yeni bir silahlı saldırı haberi yayıldı. 10 kişinin öldüğü saldırının ilk anlarında Vali çocuğun adını açıkladı ve babasının “eski emniyet mensubu” olduğunu duyurdu. Urfa’daki genç gibi bu çocuğun da kimliği kısa sürede sosyal medyadan yayıldı. Öğretmen olan annesi “öfkeli kalabalığın” elinden zırhlı polis aracı ile kaçırıldı.
Bu kez suçlamalar daha geniş bir kesime yöneldi. “Profil resmi ile mesaj vermişti”, “Öğretmen aileyi uyarmıştı ama aile umursamamıştı”, “çocuk sabahtan akşama kadar şiddet içeren oyunlar oynuyordu”, “TV dizileri çocukları şiddete itiyor” ve daha birçok suçlu bir anda faş edildi.
Ama benim hala kafamda çözemediğim sorular var. Mesela kamu görevlileri, ajanslar, gazeteler neden ilk anda çocukların kimliğini açıklar? Siverek’te çocuk 18 yaşından büyük denebilir. Ama farkında mısınız bilmiyorum, ailesi çocuğun cenazesini al(a)madı. Belki de oradan göç etmek zorunda kalacaklar. Maraş’ta ise o evde yaşayan iki çocuk daha var.
Babası çocuğu atış poligonuna götürmüştü, ifadesinde çocuğun isteği üzerine emniyete ait poligona götürüp atış yaptırdığını söylüyor. Yönetmeliğe göre çocuğun o poligonu kullanması yasak, ama uygulamayı denetleyen yok, babaya verilen 9 ayrı silaha neden ihtiyaç duyulduğunu düşünen yok. 7 tabanca 2 tüfek ruhsatı alan bir emniyet görevlisinin psikolojik durumu incelense belki de silahlar evde erişilebilir bir yerde durmayacaktı. Çocuğa bir silah ödül gibi anlatılmamış olacaktı.
Yönetmeliğe göre emniyet personeli dışında ancak emniyet müdürlüğünün onayı ve ücret karşılığı siviller emniyete ait poligonlardan yararlanabiliyor. Ancak bunda da 16 yaş sınırı söz konusu. Olayın ardından poligonda görevli eğitmen açığa alındı. Peki ya böyle bir olay yaşanmasaydı? Evet, kimse görevden alınmayacaktı, kimse suçlanmayacaktı.
Öğretmenleri çocuğun psikolojik desteğe ihtiyacı olduğunu söylediklerini ama ailenin ilgilenmediğini söylüyor. Belki de aile yaşanan sıkıntıyı fark edemedi, çocuğuna konduramadı. Peki okulun rehberlik servisi bu konuda adım attı mı? Çocuğun durumunu takip eden oldu mu? Diyelim ki, okulda duruma müdahale etmek istediler ama başaramadılar. Aile Bakanlığı bu süre içerisinde müdahale etmiş midir? Tabii ki “hayır”. Ya da acaba okulda rehberlik bölümü var mıydı? Yüzlerce öğretmen adayı atanmayı beklerken Milli Eğitim Bakanlığı bu çocuğa ya da benzer durumda olan çocuklara gölge öğretmen atamış mıdır? Anayasanın 56’ncı maddesinde yer alan “Devlet herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.” şeklindeki düzenleme nasıl bir karşılık buluyor?
Çocukların ölmesi tüm gözleri okullara çevirdi. Kimileri okullara polis konulmasını istiyor, otomatik kapanan bölmeler öneriyor. Birkaç gün önce Ege Üniversitesi’nde öğrencilere pala ile saldırdılar. Onunla da kalmayıp yaralanıp hastaneye gidenlere de saldırdılar. Okulsa okul, çocuksa çocuk, üstelik kapısında hem polis hem özel güvenlik duruyor. Hemen ardından Hacettepe’de bir saldırı yaşandı, saldırıya uğrayan çocuklar saldıranların özel güvenlik tarafından korunduğunu söylüyordu.
Ülkü Ocakları’nın MEB ile yaptığı protokol uyarınca kim bilir belki de o pala sallayan genç okullarda “kurs ve etkinlik” düzenlemiş dahi olabilir.
Çocuklarda şiddet eğiliminin artması kimine göre oyunlardan kimine göre televizyonlardan, en büyük sorumlu ise sosyal medya. Büyük ihtimalle Meclis’te görüşülen sosyal medya düzenlemesi için de önemli bir dayanak haline gelecek. Çocuklar pekala televizyonlardan haberleri de izleyerek ya da gazete okuyarak da etkilenmiş olabilir. Mesela organize suç örgütü liderlerinin bir dönemin İçişleri Bakanı ile ya da bir siyasi partinin lideri ile fotoğraflarını görmüş olabilirler. Ankara’nın ortasında Sinan Ateş’i öldürenlerin korunduğunu görmüş olabilirler. Ya da katliam planlayan, uyuşturucu ticareti yapmakla suçlanan Abdullah Çatlı’ya nasıl güzelleme yapıldığını görmüş olabilirler. TBMM Genel Kurulu’nda özellikle Osman Gökçek ve Alpay Özalan’ın diğer vekillere nasıl saldırdığını izlemiş olabilirler. Milli takım teknik direktörünün mekan bastığını, milli futbolcunun hastanede silah çektiğini görmüş olabilirler. Hatta cafe basıp dağıtanlara özenmiş olabilirler. İnsanları linç edenlerin nasıl pohpohlandığına tanık olmuşlardır. Örnekler saymakla bitmeyecek gibi. Peki çözüm ne? Haber bültenlerinin başına +18 ve “Dikkat şiddet içerir” uyarısı mı koymalı, gazeteler poşet içinde mi satılmalı. Belki de en iyi çözüm hepsini yasaklamak olabilir.
Belki de çocuklar sadece onlara rol model olabilecek büyüklerini taklit ediyor olabilir mi? Yaşadıkları toplumda önemsenmek istiyorlardır belki de. 30-40 kişilik sınıflarda kendilerine fayda sağlamadığını düşündükleri bir eğitim sitemine, kantinden veresiye tost yemeye, okula aç gidip dönmeye, ileride eğer iş bulabilirse karın tokluğuna çalışmak zorunda olacağına tepki gösteriyor olabilir mi? Hani yeni nesil çete üyesi çocuklar belki de şiddet içeren diziler değil de müzik klipleri izleyip oradaki lüks yaşama özeniyor olabilirler mi? Hiçbir zaman sahip olamayacaklarını izlemek nasıl bir duygudur, çocukları nasıl etkiliyordur acaba?
Gazetecinin işi soru sormak değil, okuyucunun kafasındaki sorulara yanıt vermektir elbette. Ama ben bu sorulara yanıt bulamadım. Her konuda söz söyleyen TV yorumcuları ile aynı duruma düşmek de istemedim.
Tüm bunları yazarken de aklımda hep Rakel Dink’in “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim.” sözü vardı.
(Mİ)







