Musilaj bir kez daha gündemimizde. Hidrobiyolog Levent Artüz ile yaptığımız söyleşinin ilk bölümünde Marmara Denizi'nin içinde bulunduğu durumu ve nedenini konuştuk. Bugün ise "Bu sorun ile nasıl başedebiliriz" üzerine konuşacağız. Artüz'e, "alınan önlemler ne kadar önleyici?", "kirlenmenin önüne nasıl geçilebilir?" sorularının yanıtını ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın eylem planını sorduk.

HİDROBİYOLOG LEVENT ARTÜZ
"Marmara bugün hâlâ hareket eden, ancak ekolojik olarak ölü bir sistemdir"
2021 krizinden sonra düzenlenen Eylem Planı’nı yeterli buluyor musunuz? Uygulama sürecindeki gözlemleriniz nedir?
Evet, bu eylemi olmayan ya da göstermelik eylemlerle yürütülen “Eylem Planı” hakkındaki izlenimlerim açıkçası “havanda su dövüldüğü” yönünde. Müsilajın kamuoyunu ciddi anlamda meşgul ettiği dönemde bazı girişimlerde bulunuldu. Bunlardan biri de bu 22 maddelik “Eylem Planı” idi. 3. maddeye göre Marmara Denizi “koruma alanı” statüsüne kavuşturulacaktı.
Yani ortada bir yangın vardı; o zaman da belirttiğim gibi, yangını söndürmek yerine yangın koruma altına alındı! Zaten o dönemde de “kirletici unsurlar ve deşarjlar kesilmeden bu denize böyle bir statü kazandırırsanız, denizi değil, deşarjları koruma altına almış olursunuz” demiştim. Bugün itibarıyla koruma altına alınan(!) bu denizimizde Ergene Deşarjı başta olmak üzere tüm deşarjlar olduğu gibi, hatta artarak, devam ediyor.
Söz konusu eylem planında sunulan, sıralanmış 22 maddeye baktığınızda, bunların yalnızca birer temenniden öteye gitmediğini açıkça görebilirsiniz. Kısacası hiçbir şey değişmedi. Marmara Denizi, atıkların “bertarafı” için hâlâ bir “alıcı ortam” olarak kullanılmaya devam ediyor.
Bu bağlamda Ergene Derin Deniz Deşarjı çok konuşuldu. Ancak bu deşarj hız kesmeden hâlen devam ederken, son olarak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği’nde yaptığı son değişiklik adeta “tüy dikti”. Buna göre, “korunan alanlar hariç, derinliği 250 metreden fazla olan denizlerin doğal anoksik tabakasında, tehlikesiz inorganik atıklar deniz tabanına döşenecek boru hattıyla taşınarak bertaraf edilebilecek.”
Bir de hatırlarsanız, bu eylem planı ile ilgili bir rapor vardı. 400 sayfa, 157 maddeden oluşan bir “Rapor”! Müsilajın ana sebeplerinin es geçildiği; işin ağırlıkla iklim değişikliğine bağlandığı; Karadeniz’den gelen fazla su bütçesi nedeniyle çok ciddi bir akıntı rejimine sahip bu denizde “durgunluk” bahanesinin öne sürüldüğü; bunca zamandır yapılmış olan yanlış uygulamaların göz ardı edilip, yalnızca “bundan sonra kirletilmemesi” temennisinin dile getirildiği bir metin. Yani sanırsınız, bugüne kadar hiçbir suçlu yok; suç, ağırlıkla küresel veya değiştiremeyeceğimiz coğrafi–jeolojik koşullarda!
Geçen zaman içinde de gördük ki bu rapor, bilimsellikten çok, aslında yapılanların aklanabilmesi için hangi cümlelerin “rahatlıkla” söylenebileceğini tarif eden bir nezaket kılavuzuymuş!
Marmara Denizi’nin bağrına saplanan bir hançer olan Ergene Deşarjı’nın raporda yer almamış olması, o dönem de belirttiğimiz üzere, çok ciddi ve umut kırıcı bir eksiklikti. Yerleşim büyüklüğü ve nüfus bakımından en büyük payı kapsayan İstanbul Megapolü’nün sorunlarının bugüne kadar neden çözülemediğinin sorgulanmaması ise bir diğer önemli eksiklikti.
Konuya ilişkin raporda herhangi bir bütçelendirme ya da zaman çizelgesinin bulunmaması, zaten o dönemde işin ne kadar “ciddi(!)” olduğunu açıkça göstermişti. Kısaca, somut bir önermenin yer almadığı, 157 maddenin çoğunun zaten ilgili bakanlıkların temel görevleri arasında bulunan unsurların “yapılsın” diye tavsiye edildiği bir metindi bu. Belirttiğim gibi, o zaman bu zaman, sadece havanda su dövüldü.
Eğer bu mümkünse, Marmara’nın “kurtarılması” için önerileriniz nelerdir? Merkezi ve yerel yönetimler neyi, nasıl yapmalı? Vatandaşlarda bir farkındalık yaratılması ve çoğunlukla göremediği bir felakete ilişkin (varsa) yapabilecekleri konusunda ne söylersiniz?
Marmara Denizi “kurtarılması” için önlem alma zamanı açıkçası çok gerilerde kaldı. Bu gün itibarı ile konu Marmara Denizi‘nin atık ve kanalizasyon sorunu veya Derin Deniz Deşarjları veya benzer bilim dışı bir girişimlere körü körüne karşı çıkılıyor veya savunuluyor olması konusu değildir. Gerçek konu, gerçekleştirilmiş ve finansmanını halkın karşıladığı bu uygulamaların, soruna gerçekçi bir çözüm getirip getiremediği noktasında düğümlenmektedir.
![]()
Mutlak yapılması gereken; ivedilikle durumun tarihçesinin ve bizi bu noktaya getiren sürecin masaya yatırılması, tüm açıklığıyla irdelenmesi ve söz konusu hataları yapan kişi, kurum, kuruluş ve uygulamaların açık ve şeffaf bir biçimde ortaya konulmasıdır.
Ancak bu şekilde halihazırda uygulanan bu palyatif nitelikteki “Marmara Denizi’nin alt akıntısının taşıyıcı bant olarak kullanılarak atıkların Karadeniz’e taşınması” şeklindeki cin fikrin tüm açıklığı ile “ipliği pazara çıkartılmış” olur.
Bu da, idarenin yeni yollar araması ve siyasi taahhütlerin farklı bir zeminde şekillenmesi gereğini ortaya koyacaktır. Vatandaşların yapabileceği şey, bu talepleri siyaset yapanların önüne açık biçimde koymak olmalıdır. Yüzleşme, hesap verme ve geldiğimiz noktanın kabulü, yeni ortaya çıkacak çözüm önerileri ve taahhüt edenler açısından da sınırlayıcı etken olacaktır.
Belki bu yolla, Dünya’nın ek kirli akarsularından biri olan Ergene Nehri’nin kirletici unsurlarının kolektör kanallar ile toplanıp Tekirdağ’dan Derin Deniz Deşarjı adı altında Marmara Denizi’ne basılması veya Tekirdağ sahilinde plansız bir şekilde faaliyet gösteren limanlar, Marmara kıyısındaki termik santraller, Saros Körfezi’ndeki sıvı doğalgaz limanı ve boru hattı, Kuzey Ormanları, Karadeniz Dereleri HES’leri ve benzer uygulamaları bilim ve doğa ile inatlaşarak oldu-bitti ’ye getirilmesi yerine, akılcı çözümler peşine düşülebilir.
Marmara Denizi’ni 1989 yılından bu yana, fiilen bir arıtma tesisinin “çökertme havuzu” olarak kullandık ve gittikçe artan bir tempoda da kullanmaya devam ediyoruz. Geldiğimiz noktada geriye artık tek ve temel bir yol kaldı. O da Marmara Denizi’ni kanun ve yönetmeliklerde belirtildiği şekilde “alıcı ortam” olarak kullanmaktan vaz geçmek. Bundan başka bir çözüm yok. Hatta yalnızca Marmara için değil, tüm denizlerimiz, iç sularımız, karalarımız ve atmosferimiz için de aynı anlayış geçerli olmalıdır. Tüm biyosfer unsurlarını “alıcı ortam(!)” olarak kullanmaktan derhal vazgeçmeli, gerekli yasal düzenlemeleri ivedilikle yapmalı ve uygulamaya koymalıyız.
Başımıza gelenlerin farkına varmayıp, onlardan ders almaz, yapılan yanlışları sorgulamadan aynı uygulamaları tekrarlarsak, nasıl olur da farklı bir sonuç bekleyebiliriz?
Marmara’daki sorunun Ege’ye ve Akdeniz’e yayılma ve bu denizleri etkileme potansiyeli nedir?
Zaten etkiliyor, etkilememesi düşünülebilir mi? Denizlerin tümü birbirlerine bağlantılı tuzlu su kütleleridir. Koca bir çanağın bir köşesinde şeker erittiğinizde, sadece o noktada mı kalır? Biz denizlere coğrafi olarak farklı adlar veriyoruz ama bunlar sonuçta bir bütünün parçalarıdır.
Müsilaj sonrası bakterilerin etkilerini Ege Denizi’nde orkinos balıklarının durumunda, çiftliklerde telef olan çipura ve levrek balıklarında açıkça görebiliyoruz. Bunun yanında, Lesepsiyen balıklar veya diğer denizlere özgü türler, Süveyş Kanalı’nı ya da Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Karadeniz’e kadar ulaşabiliyorlar. Değişen rekabet koşulları sayesinde, kendilerine uygun ortamlar bulabiliyorlar. Denizleri canlı bir organizma gibi düşünebiliriz; vücudun herhangi bir bölümü hasar gördüğünde, genel sistem de bundan etkilenmez mi?
Müsilaj sonrası oluşan, sindirim sistemi yolu ile bulaşan Vibrio bakterisi kaynaklı pandemi ilk önce Marmara Denizi balıklarını hasta etti. Ancak Marmara Denizi genelinde geriye çok az balık kaldığı için bu durumu bariz biçimde fark edemedik. Buna karşın, bu hasta balıklarla beslenen lüfer, palamut gibi türler göç ederken hastalığı beraberlerinde taşıyarak Akdeniz’in ücra köşelerine kadar ulaştırdılar; tersine göçle de Karadeniz’e taşıdılar. Bu nedenle kirlenmenin ve kirlenen ortamın karmaşık yapısı, kirleticilerin kimyasal, fiziksel ve biyolojik nitelikleri ile çevrede oluşturdukları etkiler, kirlenmeyi önleme veya en aza indirmek için gerekli teknoloji, çok değişik kökenli (multidisipliner) bilimsel ve teknik işbirliğini zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’nin üç yanı dört farklı denizle çevrili olmasına rağmen, deniz araştırmaları kültüründen yoksun oluşumuz, denizlerimizin kirletilmesiyle ilgili temel sorunumuzdur. Daha da ironik olan, Cumhuriyetin ilk yıllarından 1980’lerin başına kadar bu alanda örnek bir ülkeyken, bugün o bilimsel birikimden ve kültürden geriye neredeyse hiçbir iz kalmamış olmasıdır.
Deniz araştırmaları, hangi disiplinde yürütülürse yürütülsün, son derece karmaşık, çok disiplinli ve yüksek teknik donanım gerektiren çalışmalardır. Başarılı sonuçlar ancak iyi kurgulanmış bir metodoloji, yeterli lojistik destek ve sürekli veri üretimi ile mümkündür. Aksi halde yapılan çalışma, araştırma olmaktan çıkar; yalnızca bir deniz gezisine dönüşür. Ne yazık ki bunun örneklerini sıklıkla görmekteyiz.
Yaklaşık on yıl önce yaşananlar, bu durumu oldukça iyi özetlemektedir. Avrupa Birliği fonlarıyla balıkçılıktan çekilerek imha edilmesi planlanan balıkçı teknelerinin bir kısmı, deniz araştırmalarında kullanılmak üzere üniversitelere hibe edilmişti. Ancak uygun donanım, bakım ve operasyonel destek sağlanamadığı için bu tekneler ya atıl durumda çürümeye terk edildi ya da limanlarda hareketsiz platformlara dönüştü. Bu örnek, lojistik altyapı olmadan deniz araştırması yapılamayacağı gerçeğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Araştırma seferlerinin yüksek maliyetli olması nedeniyle mevcut çalışmaların büyük bölümüne finansman genellikle devlet destekli projeler aracılığıyla sağlanmaktadır. Bu durum, sonuç raporlarının gerçek durumu tam olarak yansıtmayan, “ılımlı” içeriklere dönüşmesine yol açmaktadır. Böylece ölçüme, izleme ve deneysel doğrulamaya dayalı bilimsel üretimin yerini, “olsa olsa” mantığına dayalı varsayımlar ve giderek “fetva” niteliği taşıyan kanaatler almaktadır.
Kurumlara her gelen yeni yönetici kurumun hafızasını yok sayıp, göz ardı edip, her şeyin kendisi ile başladığı düşüncesinin gafletine düşerek, bu doğrultuda davranma eğilimi göstermesi de bilimsel çalışmaların bütünleşik bir yapı kazanmasını engellemektedir.
Bu süreçte “veri” ile “bilgi” arasındaki fark da bulanıklaşmaktadır. Oysa bilimsel çalışmalarda veri, doğrudan ölçüm, sayım, izleme veya deney yoluyla elde edilen, tekrarlanabilir ve doğrulanabilir bir unsurdur. Veriler düzenli, sürekli ve tutarlı bir biçimde toplandığında, sınıflandırılıp işlenerek, gruplanıp sıralanarak ve özetlenerek enformasyona dönüştüklerinde anlam kazanır ve ait oldukları bağlamı açıklama gücüne kavuşurlar. Veriler veya daha doğru bir tanım ile veri serileri ancak belirli bir düzen içerdiklerinde, problem çözme ya da karar verme gibi bir amaca hizmet edebilecek duruma gelebilirler. Veri sürekliliği sağlanmadığında, sistematik ölçüm zinciri koptuğunda ve sonuçlar sadece gözleme dayandığında, bilimsel yaklaşım yerini yoruma, yorum ise “fetvaya” bırakır. Günümüzde ölçmeyen, gözlemi veri sanan, veriyi de kanaate dönüştüren bir anlayışın doğal sonucu olarak Marmara Denizi’nde oluşan tablo da tam olarak budur.
Bu tablo yalnızca bilim insanlarına özgü bir sorun değildir. Bu durumun kökü eğitim sisteminde ve kamusal bilinç eksikliğinde yatmaktadır. Türkiye’de, ilk ve ortaöğretim müfredatlarında denizlerin oluşumu, karakterleri, kimyasal ve biyolojik yapıları hakkında en temel bilgiler dahi yer almamaktadır. Dolayısıyla çocuklar ve gençler, çevresinde dört farklı deniz bulunan bir ülkede büyüyüp, bir denizin ne olduğu, biyolojisi, ekolojisi ve neden kirlenmemesi gerektiği gibi kavramsal temellerden yoksun yetişmektedir.
Aynı biçimde, toplumun denizler hakkında bilgi edinebileceği, bilimle varsayım arasındaki farkı gözlemleyebileceği doğa tarihi müzeleri, oşinografi merkezleri ya da etkileşimli bilim alanları da bulunmamaktadır. Oysa bu tür kurumlar, yalnızca sergileme alanları değil, aynı zamanda kamusal öğrenmenin ve eleştirel düşüncenin geliştiği ortamlardır. Bu eksiklik, halkın bilimi gözlemden, gözlemi kanaatten ayırt edememesine yol açmaktadır.
Sonuç olarak, deniz bilimi yalnızca bir araştırma alanı değil, aynı zamanda bir kültür meselesidir. Kültürünü yitirmiş toplumlar, doğayı da, bilimi de, denizlerini de kaybederler. Bugün geldiğimiz nokta, deniz araştırmaları kültürünü kaybetmiş bir ülkenin kendi denizine yabancılaşmasının hikâyesidir. Bu yabancılaşma sürdükçe, bilimsel düşüncenin yerini fetvalar, verinin yerini hikâyeler, denizlerin yerini ise suskun, ölü su kütleleri almaya devam edecektir.











