Sağlamcılığın ürettikleri: Kaygı, damga, itibarsızlaştırma
Kaygı, anlamsız bir mahcubiyet ve kronik huzursuzluk. Bu hislerin oluşturduğu, tanımlanamayan ama “ötekilerin” aşina olduğu bir his vardır.
Sınıflı toplumla gelişen, kapitalizmde bir norm haline gelen eşitsiz toplumsal ilişkiler, ayrımcılık ve bir kalıba sıkıştırma zorunluluğunun sürekli çeperlere ittiği insanlara ön tanımlı gelir bu his. Kendini bilmeye başladığın anda hissetmeye başlarsın varlığını. Garip bir duygudur. Belki can sıkıntısı, belki heyecan. Belli bir bilince kavuşana kadar, biraz utanç.
Sonra anlarsın utancın kaynağının yeti çeşitliliğin olmadığını, utanılması gerekenin insanı normal kalıbına sokma çabası olduğunu.
Sen büyüdükçe bu garip his de büyür
Bu hisle adeta birlikte doğmuşuzdur. Sokakta oynayan çocukların arasına dâhil olmak isterken iki adımlık yolu yüzlerce adımda gidememek. Çünkü bir adım ileri atarken bu hissin yarattığı çekingenlikle iki adım geri gitmek ve sürekli bulunduğun yerde saymak zorunda kaldığını hissedersin.
Belki olumsuz bir davranışla karşılaşmayacaksındır ama elinde değildir bu garip duygudan kurtulmak. İnsanın bilinci maddi koşullarından bağımsız değildir ve senin bilincin bu hisleri haklı çıkaracak deneyimlerle yoğurulmuştur. Sen büyüdükçe bu garip his de büyür. Bir duygusal ilişki başlangıcında, iş başvurusunda, okul değiştirirken, bankaya giderken, hatta bazen sokağa çıkarken seninledir. Bir kere o yaratılmış “normal”in dışındaysan böyle bir döngüye mahkûm edilmeye çalışılırsın.
Sakatlar açısından bu hisleri tetikleyen ayrımcılığın kaynağını sağlamcılık oluşturur. Kabul edilmeme kaygısı, damgalanma, mikrosaldırgan davranışlar, ayrımcılık, bilinmezlik; bu hissi besleyen en büyük etkenlerdir.
Goffman’ın “damga” kitabındaki bir örnek durumu şöyle özetler: “Malum insanların kendi statülerine ilişkin hissettikleri belirsizlik, işe alınma mevzusu bir yana, geniş bir sosyal etkileşim yelpazesini kapsar. Kör, hasta, sağır, sakat olanlar; tanışılan yeni birinin tutumunun ne olacağından temas kurulana dek söz konusu tutumun ret mi yoksa kabul yönünde mi olacağından asla emin olamazlar. Ergen birinin, açık tenli bir siyahinin, ikinci kuşak bir göçmenin, erkeklerin baskın olduğu işlere girmiş bir kadının yaşadığı tam da budur.”
Teorik anlatım her zaman soğuktur. O nedenle canlı örnekleri tercih ederim. Çünkü en güzel anlatım yaşanmışlıklardan çıkar. Bir çocuğun okula kayıt olacağı sırada “acaba kabul edilecek miyim” kaygısı sıradanlaştırılamaz. İş başvurusunda “acaba niteliklerim gözetilecek mi” kaygısına alışmamalıyız. Bu tür örnekleri anlatıyoruz ama işin bir de mikrosaldırganlık kısmı var.
Bu belki içimizdeki hissi en çok besleyen, belki kabul edilmemekten bile daha çok etkileyen bir ayrımcılık. Zararsız görünse de çok zararlı. Çünkü direkt itibarsızlaştırıyor kişiyi ve nerede başımıza geleceği kestirilemiyor.
Ayrımcılık
Sokakta yürürken, romantik bir yemekte, bir sunum esnasında; kısacası her yerde karşımıza çıkabilir. Çünkü sağlamcılık biraz da kendini “normal” kabul eden tarafın, eksik ve kusurlu gördüğü tarafı itibarsızlaştırabilme konforudur. Toplum içinde yapamadığı her davranışı “eksik ve kusurlu” kabul edilene yapma “özgürlüğü” vardır ve bu “özgürlük” sağlamcının eksik ve kusurlu gördüğü kişi üzerindeki hegemonyasını pekiştirir.
“Sağlam” kişi başka alanlarda uğradığı yok sayılmanın yaşattığı aşağılanma hissini bu şekilde dengeler. O nedenle karşısındakinin itibarını bile düşünmeyerek, eşitsiz ilişkilerin tadını çıkarır. Yolda çocuğuyla yürüyen bir körün çocuğunun eline para sıkıştırır mesela durup dururken.
Çocuğun hislerini, çocuğun ebeveyniyle olan saygı ilişkisini zedeleyeceğini, kişilerin kendi çocuklarına mahcup olacağını bile düşünmeden. Mesela gayet ciddi bir ortamda, sakat birinin beden dokunulmazlığını hiçe sayarak seviyesiz şakalar yapmak.
Özetle kabullenilmeme hissi, itibarsızlaştırma, sıradan olma hakkının gaspı… Bunların tümü birikerek o tanımlayamadığım hissi yaratıyor. İnsanlar bu hissi hayatlarının her döneminde, hatta en güzel dönemlerinde bir gölge gibi taşımak zorunda bırakılıyor.
Yıldız Tar’ın bir yazısındaki şu cümle beni çok etkilemişti. Farklı yönlerden ötekileştirilsek de yaşadığımız ayrımcılığın benzer hisleri yarattığını bir kez daha anlamıştım. “Midemde kelebeklerin uçması gereken yaşlarda midem, başka bir hafızayı biriktiriyordu.”
Demek ki bizim yeni bir hafızaya ihtiyacımız var. Kaygıları, ayrımcılıkları içermeyen bir hafızaya. Eşit, erişilebilir ve özgür bir yaşamın deneyimleriyle kaygıların gölgesinin düşmediği bir hafızaya. Bu da ötekileştirildiğimiz noktalardan birbirimizi anlayarak birlikte mücadele etmekten geçiyor.
Ayrımcı deneyimleri ve kaygıları biriktirdiğimiz bir hafıza yerine kelebeklerin uçuşması hepimize iyi gelecek. Yeter ki kelebeklerin uçuşacağı alana ayrımcılığın yarattığı hislerin gölgesi düşmesin.
(BS/EMK)