Yarı öfkeli, bol heyecanlı bir ton sesimde. Önemsediğim bir çalışmada geldiğim aşamayı anlatıyorum. Aynı zamanda aksaklıklar ve aksaklıklara yönelik tepkimin anlaşılmadığını. Telefonun ucundaki telesekreter değil. Duyuyor, yanıt veriyor. Ama ben karşımda bir robot olduğu düşüncesine kapılıyorum. Yapay zekâ ile doğal zekâ, telefondan kulağıma yansıyan sesli çıktıda eşitleniyor. Her cümle adeta bir ses editöründe biçimlendirilmiş gibi akıyor ve birkaç cümle sonrasında başa sarıyor. Cümlelerin beceriksiz gönül alma çabaları olduğunu hissediyorum ve her kelimede heyecanım sönümleniyor. Konuyla bağım kopuyor. Odağım değişiyor ve sosyal medya çağının yüzü hâline gelmiş kalıp cümleler bütün bayatlığıyla zihnime akıyor.
Oysa bana kurulan cümleler sosyal medyada kullanılan türden değil. Konuştuğum ortam da sosyal medya gibi dolayımlı değil. Karşımda kanlı canlı bir insan var; ama kurduğu cümleler adeta o sosyal medya gönderilerine maruz kaldığım zamanlardaki bayat tadı veriyor.
Odağım iyice dağılıyor. Sıradan bir insan ilişkisini, doğasındaki sıcaklıktan koparıp böyle tatsız tuzsuz, soğuk bir şey hâline getiren ne? Düşünüyorum. Düşündükçe yeni sorular kafama doluşuyor ve sürekli başka yerlere kayan odağım, konudan gittikçe uzaklaşıyor. Sonuçta “-mış” gibi bir iletişimin parçası oluyor ve sıkılıyorum. Böylesi bir iletişim tarzı bütün moralimi alt üst ettiği için karşımdakiyle olan iletişimimi sonlandırıp zihnimdeki sorgulamaya devam ediyorum. İşin ucu yine sağlamcılığa çıkıyor. Çünkü 40 yıllık bir kör olarak, bir başka deyişle deneyimli bir öteki olarak konuşmanın içindeki sağlamcılığın kokusunu alıyorum. Karşımdaki bana körlükle ilgili olumsuz cümleler kurmuyor. Hatta konuşmasına özen gösteriyor. Belki de bu özen, konuşmayı doğasından çıkarıp bayat bir cümleler bütünü haline getiriyor. Zaten konuşmanın içinde körlüğe dair bir şey de yok. Ama kalıp bir anlayış var. Karşımdakinin kendisinin tercih etmediği, hatta belki karşı olduğu; ama zihni sağlamcı bir dünyada şekillendiği için fark etmediği bir durum.
Durum şu: Ben onlarla aynı ortamı paylaşan tek körüm. Çok iyi tanımıyorlar beni. Ben biraz da patavatsız, pardon dolayımsızım. O an zihnimdekini söylüyorum ve politik davranamıyorum. O nedenle eleştirilerim yalın oluyor. Kör birisi olmasam yine bu durumdan rahatsız olacaklar. Tepki gösterecekler. Belki kavga edecekler, belki de anlayacaklar. Oysa burada davranış sahibinin kör olması bütün dengeleri bozuyor. Eleştirinin kendisine odaklanmak yerine körlüğe odaklanılıyor. Bazen kodlar çakıştığı zaman ekranda gösterilmek istenen yerine çok alakasız bir şey akar ya, o hesap konuşmanın akışı başka bir yönde ilerliyor. Yansıması da o şekilde oluyor doğal olarak. Benim söylediklerim karşımdakinin zihninde bir şeyi tetiklemiyor. Çünkü onun zihnindeki konuşma algoritması karşısındaki kişinin “engeli” dolayısıyla kompleksli davrandığı üzerine kurulu. Benim söylediklerim o an boşluğa düşüyor. Çünkü bir ön yargı üzerine kurulan iletişimde, önyargı duvarını aşıp konunun odağına yerleşme yolu bulunmadığı sürece anlaşmak mümkün değildir.
Onun için bireysel ilişkilerimizden toplumsal meselelere kadar her alanda önce meramımızı anlatabileceğimiz koşulları yaratmamız gerekiyor. Çünkü konuşmaya eşit koşullarda başlamıyoruz. Karşımızda önyargı bariyerleri var ve muhatabımız bunun farkında bile değil çoğu zaman. Çünkü sağlamcılık böyle detaylı bir ideoloji. Bu duvarları kısmen aştığımız durumlarda bile meramımızı anlatmak zor olabiliyor. Hatta daha da zor olabiliyor. Karşımızdaki bizi anladığını düşünerek hareket ediyor. Oysa anladığını sandığı şey tepkili bir körün, körlüğünden kaynaklı kompleksleri olduğu için böyle davrandığı. Anlamak yerine anlamaya çalışmakla, hatta dinlemekle işe başlamalı belki. Çünkü karşımızdakini önyargı kalıplarıyla dinlemek sadece onu duymak anlamına geliyor. Gerçekten dinlemek çok başka bir şey ve onu başardığımız an iletişimimiz gerçek bir iletişim hâlini alıyor. Aksi takdirde saatlerce konuşup hiçbir şey konuşmamış oluyoruz. Hem kör birisinin bütün davranışlarının körlükle alakalı olmadığını anlamak için o kadar derin düşünmeye de gerek olmaması lazım. Çoğu zaman onun odağı körlüğü değildir. O da herkes gibi farklı farklı konulara sevinebilir, üzülebilir, aşık olabilir, hayal kırıklığına uğrayabilir, kızabilir, mutlu olabilir… Yani körlük insanı makineleştirmez, tek tipleştirmez. Masaya otururken ezberlerimizi kapının önüne bırakırsak, saatler süren konuşmalar sonunda aslında aradığımız kişiye hiç ulaşılamadığı gerçeğiyle yüzleşmemiş oluruz. (BS/TY)







