İçten içe kanayan yara kendini acı bir şekilde dışa vurdu. Yıllardır toplumsal bir sorun haline gelen şiddet, okullara kadar indi. Şiddet iklimi çocukları dahi içine alıp genişlerken zayıflayan toplumsal reflekslerimiz tehlikenin büyümesini engelleyemedi. Okuldan televizyona, aileden yakın çevreye kadar her yerde şu ya da bu biçimiyle var olan şiddet iklimi çocukların zihin dünyasını şekillendirir oldu.
Yaranın derinleşmesinde olayların gerçek nedenini sorgulama yeteneğimizin ve cesaretimizin zayıflaması önemli bir rol oynadı. “Bir bebekten bir katil yaratan karanlık sorgulanmadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim” demişti Rakel Dink.
Nefret söylemi
Yoksulluk, geleceksizlik ve şiddet sarmalında yetişen çocuklar çeşitli olaylarla gündeme geldiğinde; çocukların niye böyle bir yönelime girdiğini tartışmak yerine yarayı gözlerden gizleyecek söylemler gündeme sokuldu. Çocukları bu sarmaldan çıkarmanın yollarını tartışmak yerine sağ bir refleksle ayrımcılık derinleştirildi.
Çocukların yetişkin gibi yargılanması için kampanyalar düzenlendi. Bunun bilimsel olmadığını ve sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getireceğini söyleyen uzmanlar sosyal medyada sistematik tehdit ve hakarete maruz bırakıldı. Olaylar üzerinden ırkçılık yükseltildi. Göçmen çocukların ve farklı uluslardan çocukların daha fazla suça meyilli olacağı gibi korkunç tezler ortaya atıldı. Yani sorunların gerçek nedeni sorgulanmadan sorunlara yeni sorunlar eklendi. Bir yanıyla da yaşananlar bir nefret ikliminin sonucuydu. Son yıllarda her dönem bir kesime yönelen nefret söylemlerinin sorunları daha da derinleştireceği belliydi.
Önce göçmenler, sonra sokak hayvanları üzerinden yükselen nefret söylemi ortak yaşam kültürümüzü zedeliyordu. Sokak hayvanlarına yönelen şiddetin çocuklarda olumsuz etki bırakacağı uzmanlar tarafından defalarca dile getirildi. Kimse dinlemedi. Çocukların da görebileceği mecralarda yaşam hakkı savunucularına şiddet içerikli hakaretlerde bulunuldu. Benzer bir durum suça sürüklenen çocuklar tartışmalarında da yaşandı. Uzmanlar sosyal medyada tehdit edildi, hedef gösterildi.
Sonuç olarak nefret iklimi her an bizi tüketmeye devam etti. Ne yazık ki bu nefret iklimi hala seyrelmiş değil. Nefret ikliminin tüm ötekileştirilenlere yöneldiği ve tüm ötekileştirilenlerin kesişimsel olarak bu iklimin karşısında yer alması gerektiğinin defalarca altını çizmiştik. Bu nefret ikliminin zamanı geldiğinde engellileri de kapsayacağını biliyorduk. Zaten yer yer çeşitli olaylarda da kendini gösteriyordu…
Gerçi bunu belirtmeye gerek duymamız bile bir utanç kaynağıydı. Zira toplum olma iddiasındaysak herhangi bir kesime yönelen nefretin karşısında olmalıydık zaten. Maalesef bu en temel meziyetin gerisine düştük. Maraş’ta yaşanan olaydan sonra yine tartışma sistemin uzağında devam etti. Her zamanki gibi bir suçlu bulma gereksinimi doğdu nefret söylemi arayanlar için. Irk üzerinden ve göçmenlik üzerinden yürüyemediler. Bu sefer çocuğun otistik ve LGBTİ+ olduğunu tartışmaya başladılar. Bildiklerinden yanıldıkları fazla olmasına rağmen susmayı değil ayrımcılığı körüklemeyi tercih ettiler.
Böylece küçücük çocuğun silaha nasıl erişebildiği, çocukların neden şiddete yöneldiği gibi kritik soruların yerine ortaya kaynaştırma eğitim hakkını hedefe çakan bir sağlamcılık çıktı. Böylece yara daha da derinleştirilmiş oldu. Sürekli fobik nefrete maruz kalan LGBT+’lar ve sürekli okul kapılarından geri çevrilen otistikler açısından bu söylemlerin ne anlama geldiği belli ama bunu düşünen kim.
Öğrenmeden bilmeyi meziyet sanarak durmadan konuşuyorlar. Yanlış düşündüklerini ve konuştuklarını kabul etmiyorlar çünkü kendilerini ayrıcalıklı konumda hissediyorlar.
Sonuçta şiddet de ayrımcılık da derinleşiyor. Suça sürüklenen çocuklarla ilgili sosyal medya propagandalarının etkisinde kalıp çocukların yetişkin gibi yargılanmasını savunan gönderiler paylaşan bir ebeveyn vardı. Çok yazdım ama geri sildim. “Yapmayın. Yarın bizlere de aynı şeyi yaparlar” diye. Maraş olayından sonra kaynaştırma eğitimini hedef alanlara yönelik sitemini okudum dün.
İçimden bir şey kaydı. Hiç gerek yokmuş demek ki o furyaya katılmaya demek istedim sözümü yuttum. Artık gerçek nedenleri sormanın zamanı geldi. Çünkü gerçekler inatçı ve biz yaradan gözümüzü kaçırsak da o derinleşmeye devam ediyor. Biraz da şapkamızı önümüze koyup düşünme zamanı. Çünkü yaşananlarda şu ya da bu şekilde hepimizin payı var. Anlatmak istediğimi Nazım usta çok güzel anlatmış. Ben de onunla bitireyim.
"Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!"
(BS/EMK)







