Patriyarkanın zorlu terapisi
Ataerkil düzen, yalnızca erkekliğin güç gösterisinin sistematikleştirilmesi değil; buna uymayan, uyum sağlamayan ve uymak istemeyen herkesin “başkası” veya “öteki” hâline getirildiği bir zihniyet aynı zamanda. Bu, iktidar ve kuvvet salınımıyla günlük hayatın her ânına sızmakla kalmıyor; kabulleri, önyargıları ve şiddeti tetikliyor. Dolayısıyla kronik bir hastalık olarak yaşamı kaplıyor.
Katharina Linnepe, İmkânsız Vaka’da patriyarkayı terapiye alıyor; onun tüm psikopatik, narsisist ve makyavelist eğilimlerini ortalığa saçarak hastalığa en doğru teşhisi koymaya uğraşıyor. Böylece patriyarkanın kendisinden olmayanları veya kendisine benzemek istemeyenleri sürüklediği gayya kuyusuna ışık tutarak hasta ile beraber, onun eylemlerinden mustarip kişileri de değişime davet ediyor.
‘Suçlu her zaman başkalarıdır’
İflah olmaz erkekliğin üstüne giden Linnepe, aslında basit bir cinsiyetçilikten öte, karşı karşıya olduğumuz tahakküm sistemini tarif ediyor: “Hepimiz aşağı yukarı on bin yıldır dimdik ayakta duran küresel bir sosyal sistemin parçasıyız ve bu düzen -yani patriyarka- aynı çürük bir diş kökü gibi zihnimizi zonklatıyor. (...) Hepimizi incitmekle kalmıyor, hakkımızda söylediği yalanlara bizi her defasında inandırarak olmadığımız insanlar gibi davranmaya zorluyor. Cinsiyet üzerinden eşitsizlikleri körüklerken ayrımcılığın her türüne de yol veriyor. Amansız şiddete, savaşlara ve doğanın tahribatına vesile oluyor. Zararlı rol modellerini bir mikrop misali nesilden nesile bulaştırmaya devam ediyor.”
Linnepe, patriyarkanın “arızalı” düzeniyle yaşamımıza nasıl yön vermeye çalıştığını, nüfusuna geçirdiklerine nasıl davrandığını, anlattığı hikâyelerle manipülasyonlara nasıl imza attığını ve buna kapılanları kendi akışına nasıl ittiğini ortaya koyuyor.
Çizdiği rol modellere harfiyen uyulmasını bekleyen, hatta bunu şiddetle isteyen patriyarkanın, hem hastalığını hem de hasta ettiklerini dikkatle inceleyen Linnepe’nin gördüğü ilk şey, ataerkilliği içselleştirenlerin herkese ve her şeye hâkim olma arzusuyla yanıp tutuştuğu. Bu isteğiyle patriyarka, mağduru suçlu göstermeyi ya da çıkarmayı hedeflediği gibi kendini haklı göstermek uğruna hiçbir mağdur ve mağduriyet olmadığını savunmaya kadar vardırabiliyor işi. Açtığı bu kapı cinsiyetçiliğin eşlik ettiği, psikolojik ve fiziksel şiddetin gün yüzüne çıktığı psikopatlığa götürüyor onu. Söz konusu özelliğini “başarılarının” merkezine yerleştiren patriyarkanın vaziyetini Linnepe şöyle açıklıyor: “Suça bulaşmayan başarılı psikopatlar, sosyal ilişkilerinde akut bir baskı altına girdiğinde, (patriyarka gibi söylersek) bir ‘ruh tamircisi’ bulmayı tercih ediyor. Ancak bunu psikopatik özelliklerini değiştirmeye niyetlendiğinden yapmıyor çünkü ‘kötülük dışarıdan geliyor.’ Suçlu her zaman başkalarıdır.”
Patriyarkanın, taktığı maskelerle psikopatlığını yönetmesi, sürdürülebilir kılması ve çoğunluğun bu duruma sessiz kalması bir iktidar ağının oluşturulmasını kolaylaştırıyor. Bu ağda patriyarka, sorumluluk almakta sorun yaşadığı gibi yaptıklarından pişmanlık duymuyor. Böyle bir eylem ise onun özgüvenini büyütüyor ve onu enikonu megaloman yapıyor: “Patriyarka, bizzat kendisinin söylediği gibi hissetme ve empati kurma konusunda çok da mahir sayılmaz. Küresel bir kurumun lideri olarak dikey hiyerarşilerden yanadır ve bireysel ihtiyaçlara hararetle karşı durur. Patriyarka için insanlar, kategorilerden yani cinsiyetlerden oluşur. (...) Bu kategorilere ayırma ve rütbelendirme zorunluluğu kendimizden uzaklaşmamıza yol açtığına göre, ataerkil düzenden (adının ima ettiğinin tersine) pek de babacan bir şefkat bekleyemeyiz.”
‘Doğanın kanunundan’ bahisle kurulan oyun
Patriyarkanın psikopatlığının en önemli eşlikçilerinin başında narsisizm geliyor. Kendisini sonsuz bir “kıymetle” topluma sunan ataerkil özne, benliğini devasa bir sahneye yerleştiriyor; gerek gündelik yaşam gerek sosyal medya, ona bu anlamda geniş bir alan açıyor. Patriyarka, buralarda kibrini besleyip büyüttükten sonra manipülasyonu yeniden devreye sokarak Linnepe’nin de hatırlattığı üzere “böl ve yönet” taktiğiyle etrafına tehlike saçıyor. Ardından, aldatmacayla ve tatlı-sert görünen ama aslında hayli nobran kişiliğiyle makyavelist bir “lider” hâline geliyor: “Her devirde patriyarkanın en büyük silahı, kitlesel aldatma konusundaki olağanüstü yeteneğidir. Kuşaklar boyunca kendi bedenlerimiz hakkındaki yalanlarına bile inandırdı bizi; örneğin şu kızlık zarı masalı. Sus payı olarak belli bir karizma atfetme ve (hiç âdilane olmayan) ayrıcalıklar tanıma yoluyla şımartma eğiliminde. Görünüşe göre tüm bunlar, bizden önce olduğu gibi bugün de hâlâ pek çok kişinin, sosyal düzenimizin ürettiği bu liderlik niteliklerine hayranlık duymasına ve patriyarkanın peşinden gitmesine neden oldu.”
Erkeklik gösterilerinin etkin olduğu sistemde Linnepe; gücün, kuvvetin ve performansın yüksek tutulması gerektiğini, feminizmin ise ti’ye alındığını anımsatıyor. Erkeklik sembollerinin sürekli göz önünde bulundurulduğu bu sistemde, fayda doğrultusunda roller dağıtılıyor. Yazara göre erkek merkezcilik (androsentrizm), mevcut düzeni tanımlama ve anlamada hayli önemli: “Patriyarka, özsaygımızı ağır silahlarla delik deşik etmek konusunda gayet başarılı. Verili cinsiyet algılarından, karakteristik erkeklik ve kadınlık atıflarından, rol klişelerinden ve beklentilerden tamamen bağımsız olarak kendimizi anlayabilmek, patriyarka ile birlikte düşünülmesi zor bir şey.”
Linnepe’ye göre patriyarkanın nobranlığı bununla sınırlı değil; neoliberal sistemin “başarı” isteğini, cinsiyetler arası eşitsizlik söylemini kullanarak kendine yeni bir iktidar alanı açıyor ataerkil özne. Manipülasyonla, tahakkümle ve güç gösterileriyle ayakta kalan bu özne, performansın ve rekabetin yalnızlaştırıcılığının gayet farkında olarak cinsiyetleri birbirine düşürme görevini yerine getiriyor büyük bir iştahla. Başka bir deyişle “erkeklikten” ve “doğanın kanunundan” bahisle oyun kuruyor, strateji geliştiriyor ve rekabet kurguluyor. Kısacası hem günlük yaşamda hem de iş hayatında patronluk taslayarak ve sonuna kadar faydalandığı krizler sayesinde sorumluluktan kaçarak veya sorumluluğu başkalarına yükleyerek şiddete olan derin zaafını tatmin etmeye yöneliyor. Bu patronluğun ve zaafiyetin politik olduğunu vurgulayan Linnepe, patriyarkanın yaşamımızı nasıl kuşattığına dair bir not daha düşüyor: “Kişisel olan politiktir ve ne yazık ki patriyarka da bizim kişisel hayatımıza, mahremiyetimize pek saygı duymaz. Patriyarkanın bize kendimiz hakkında yani erkeklik ve kadınlık, makul roller ve sosyal normlar üzerine anlattığı o masallar, kendimizi nasıl tanımladığımızı, dünyayı nasıl kavradığımızı ve nasıl eyleme geçtiğimizi doğrudan belirler. Kimliğimiz, duygularımız, kararlarımız, davranışlarımız ve üstlendiğimiz toplumsal roller, toplum tarafından şekillendirilir. Ancak tüm bunlar aynı zamanda, toplumsal yapıları ve siyasi dengeleri de şekillendirir. Yaşadığımız ve yaşamaya devam edeceğimiz bu dünyayı bizzat var eden ya da her gün yeniden üreten şey işte budur.”
Ruh sağlığını bozan androsentrik kabuller
Patriyarkanın kurduğu egemenlik oyununun özü olan androsentrizm, Linnepe’ye göre “biyolojik erkek her şeyin kıstasıdır” önermesine dayanıyor ve bu da günlük yaşamı örseleyen büyük sorunların kaynağında yer alıyor. Başka bir deyişle androsentrik kabuller, toplumun ruh sağlığının bozulmasına yol açarak hemen herkesin önünde barikatlar kuruyor. O barikatların en önemlileri ise cinsiyet ve fırsat eşitsizliği. Patriyarkanın yakın dostları kişisel gelişimciler, hem “başarısızları başarılı kılmak” (onları sisteme uyumlu hâle getirmek) hem de bahsi geçen eşitsizliklerin üstesinden gelme formülleri üretmek (aslında da bu eşitsizlikleri daha çok derinleştirmek) için yanı başımızda beliriyor. Linnepe bu noktadaki hedef saptırma girişimine karşı uyanık olmaya çağırıyor hepimizi: “Bize empatiyle, analitik bir zekâyla ve doğru araçlarla yaklaşan, kaynaklarımızı ve potansiyelimizin farkına varmamızı sağlayan insanlardan çok şey kazanırız ve bu insanlar, sunduğu bu değerli emeğin karşılığını da sonuna kadar almalıdır. Ancak asıl önemli olan, bir koçluk arayışındayken o tuzağa düşmemek: Yani yapısal ve patriyarka kaynaklı arızaları, sanki kişisel olarak düzeltilebilecek bireysel kusurlarmış gibi algılamamak.”
Kişisel verimlilik takıntısının eşelenmesi ile patriyarkanın “asla yeterince iyi değilsin” diyerek karşısındakini küçültmesi arasında güçlü bir bağ bulunduğunu hatırlatan Linnepe, buradaki temel meselenin kişileri kendiyle ve başkalarıyla hüsrana uğrayacağı bir yarışta tutmak olduğunu söylüyor. Bu yarışın sürdüğü her yer ise patriyarkanın oyun ve tahakküm alanı. Mevcut oyunda ve tahakkümde, kapıdan buyur edilen şiddet ve güç ittifakları, empatiyi ve başkaldırıyı bir çırpıda öteliyor. Dolayısıyla gerçek hasta patriyarka, kendisine direnmeye uğraşanlara “hasta”, “başarısız”, “verimsiz” ve “yetersiz” diyerek büyüklük takıntısına uygun biçimde yansıtma yapıyor. Patriyarkanın bu yansıtması, onun oyunlarından ve manipülasyonlarından mustarip olanların ruh hâlini bozduğu gibi dünyaya yayılan açık ve örtük nobranlığın ve erkeklik gösterileriyle soslanan popülizmin dal budak salmasına yol açıyor.
Linnepe, gerçekleştirdiği terapide hem dışımızdaki hem de içimizdeki patriyarkayı söküp atmanın yollarını aradığı sırada, onu güçlendiren şeyin bağlılık ve rollerden beklenenleri gönüllü biçimde yapma olduğunu hatırlatıyor. Yazar, patriyarkanın mağdur ettiği kişilerin yan yana gelmesi gerektiğini söyleyerek bir çözüm öneriyor: “Bir ruha sahip olma değil, bizzat bir ruh olma iddiasını taşımak. Huzur içinde tamamlanmasına, bir bütün olarak kalmasına izin verilmiş bir ruh. Bizim dışımızda belirlenmiş o normların dayattığı ‘şöyle olmalısın, böyle olmamalısın’ baskısını kulak arkası eden bir ruh. Gerçekte olduğu surete bürünmekten utanmayan bir ruh. Patriyarkanın vekâlet savaşlarına asker yazılıp başkalarıyla kıyaslanmayı, başkaları tarafından kontrol edilmeyi istemeyen bir ruh.”
İmkânsız Vaka, Katharina Linnepe, Çeviren: Serkan Seymen, Kolektif Kitap, 240 s.
(AB/TY)