İtaate karşı hissedebilme cesareti
İnsanı makineye benzeten filozofların ve biliminsanlarının aksine, bireyin kırılganlığını ve duygularını öne çıkaranlar da epey fazla. Bunlardan biri de psikolog Arno Gruen’di. “İnsanı insan yapan nedir?” sorusunu yanıtlamaya uğraştıkça sevgi, şiddet, milliyetçilik, terör, demokrasi, yabancılaşma, akıl ve duygular ekseninde fikirler üreten Gruen; kişinin hem kendinden kaçtığını hem de sorunlarının çözümü için kurtarıcılar aradığını söylemişti. Bahsettiği bu süreçte, zaman zaman sevgisizleştiğini, nobranlaştığını, barış yerine nefret söylemlerine sığındığını ve bunu eyleme döktüğünü hatırlatırken problemlerinin üstünü örtmeyi yeğleyenlerin başkalarına acı çektirmekten geri durmadığını, hatta bundan keyif aldığını ve karşısındakine yabancılaştığını anlatmıştı kitaplarında.
Gruen’e göre duyguları körelten, kişiyi özgürlüğünden eden ve gönüllü bağımlılığa iten “soğuk akıl”; bireyin yabancılaşmasının ve başkasına şiddet uygulamasının önünü açıyor. Dahası, kişiyi sığlığa ve kolaycılığa sürüklüyor ve düzene uyumlu hâle getiriyor. Başka bir deyişle kişi, hem empatiden hem de benliğinden uzaklaşıyor.
Gruen’in üzerinde durduğu meselelerden biri de kişinin bağımsızlaşması ve bazen de bunun ortadan kalkmasıydı. Hırslarıyla, kaosla ve boşluklarla yüzleşmekten kaçınmanın doğurduğu şiddeti anlamaya uğraşan Gruen’in anlattıkları, neoliberal sisteme entegre kişisel gelişimcilerin “kendin ol” söylemi etrafında kurguladığı sahte ve yanıltıcı “çözüm önerileri”nin ve reçetelerin revaçta olduğu zamanımızda hayli kıymetli. Özerklik korkusunun, zamanın ruhu olan güç gösterilerinin ve başarı tutkusunun kişinin benliğinde açtığı gedikleri anımsattığı Kendine İhanet’te Gruen, duygularına ve arzularına yabancılaşan zamane bireyini getiriyor karşımıza. Onun nasıl boyun eğdiğini, eğitim ve toplumsal baskı yoluyla nasıl uysallaştırıldığını, bağımlı ve itaatkâr yapılarak kendine ihanete zorlandığını ortaya koyuyor.

‘Sürekli bir kanıtlama çabası’
Gruen, özerkliğin ne olduğunu ve yanlış yorumlanması hâlinde nasıl sonuçlar doğuracağını anlatarak başlıyor söze: “Özerklik insanın algılarını, duygularını ve ihtiyaçlarını bastırılmaksızın, kesintisizce deneyimleyebilme olanağından doğar. Böylesi bir deneyim, kişiliğin ya içsel bütünlüğe ulaşmasına ya da derin bir bölünmeye sürüklenmesine zemin hazırlar. Benliğin bütünlük kazanıp kazanmaması, özerkliğin gelişiminde bireyin sahip olduğu yaşamsal olanaklara bağlıdır. Özerkliğin çarpık biçimde gelişmesiyse patolojik eğilimlerin ve dolayısıyla insandaki kötülüğün özünü oluşturur.”
Kişinin bağımsızlığı, daha doğrusu kendiliği, hem toplumsallaşma hem de bireyleşme sürecinin önemli bir parçası. Bunun aksi bağımlılık ve itaat ise duygu kaybını ve kötülüğü besliyor Gruen’e göre. Özerkliğin duygu ve ihtiyaç dengesi olduğunu hatırlatan yazar, bunun bireyin kendisini herkesten ve her şeyden üstün tutma çabası diye nitelenip pazarlandığına dikkat çekerek bir uyarıda bulunuyor: “Biz genellikle özerklikten, bireyin kendi önemini ve bağımsızlığını ilan ettiği bir var oluş hâlini anlarız. Ancak bu, bilinçli ya da bilinçdışı olarak çoğu zaman tahakküm ideolojisiyle şekillenir, soyutlamalar üzerine kurulmuş bir benlik imgesine dayanır. Toplum, aile ve okul tarafından çizilen sınırlar içinde şekillenen bu benlik, özünde bir isyan taşısa da yalnızca baskıcı bir yapının çarpıtılmış yansımalarını barındırır. Bu nedenle böyle bir ‘özerklik’, gerçekte yalnızca üstünlüğünü ispatlama özgürlüğüdür; ister mevcut düzene karşı olsun isterse onunla hareket etsin, her iki durumda da ortada sürekli bir kanıtlama çabası vardır.”
Gruen’e göre özerklik, yaşamla bütünleşmek; neşeyi, acıyı ve canlılığa denk gelen duyguların tamamına âşina olmak demek. Toplumsal rol ve toplumsal cinsiyet savunucuları ise kişileri inkâr, bastırma ve ayrımcılık yoluyla bu tür bir yaşamdan uzaklaştırma eğiliminde. Hâl böyle olunca kişinin gerilimi arttığı gibi yabancılaştırma (ötekileştirme) temelli şiddet de kök salıyor. Hatta enikonu gerçeklikten kopuş tetiklenirken güç ve denetim, ilişkilerin merkezine yerleştiriliyor. Böylece kişiyi özerkliğe götürebilecek her davranış, öğrenme süreçleri ve eğilim, kurulan baskı mekanizmaları tarafından birer tehdit olarak sunuluyor.
Gruen, özerkliğe giden sürecin doğumla başlayıp aile yaşantısıyla şekillendiğini ve ardından kişinin topluma karışmasıyla geliştiğini söylüyor. Dolayısıyla burada öğrenmenin ve karşılaşmaların önemli olduğundan bahsediyor. Söz konusu süreçte, kişinin özerkliği yanlış yorumlamasına yol açacak, hatta reddetmesiyle sonuçlanacak durumların da belireceğini anımsatıyor. Kişi, öğrenmekten uzaklaş(tırıl)ırsa insancıllığını bastırmaya yönelebiliyor ve karşılaştığı her olumsuzluğu öfkeyle savuşturmaya çalışabiliyor, böylece korku gizlenip toplumsal baskıya boyun eğebiliyor. Sonuçta kişi, hem bir kurbana dönüşüyor hem de yeni kurbanlar yaratabilecek hâle geliyor: “Özerkliğe yönelen her içsel kıpırdanış bir tehdit, hatta bir nefret nesnesi hâline gelir. Sürekli başarı ve verimlilik arzusu özerkliğin yerini alır. Ancak özerklik arzusu, bireyin kendisinin boyunduruk altında olduğunu hatırlatacağı için reddedilmez yalnızca; asıl neden, gerçek özerkliğin, bireyin ayakta kalabilme uğruna geliştirdiği tüm uyum mekanizmalarını ve güç oyunlarını açığa çıkarma kuvvetidir. Bir yere kadar hepimiz bu dinamiklerin etkisinde olduğumuzdan, hiç istemesek de insanlıktan uzaklaştıran eğilimlere açık hâle geliriz.”
Özerkliğin yerine geçirilen uyum
Gruen, özerklik ile uyum arasında müphem bir sınır bulunduğunu anlatırken zamanımızın “başarı” ve “verim” anlayışını eleştiriyor. Başka bir deyişle yabancılaşma ile kendini bilmenin birbirine nasıl yakınlaştırıldığını hatırlatırken bireyin girdiği kısırdöngüyü tarif ediyor: “Hepimiz, güce dayalı imajımızı koruyacak sistemleri ayakta tutan çeşitli roller oynarız ve bu sistemlerin sağlamlaşmasına katkıda bulunarak çoğu kez farkına varmadan, iktidar ideolojisine ne kadar az karşı çıkıldığını kanıtlarız. (...) Bu döngü sürekli kendi kendini yeniden üretir. Bunun sonucunda giderek kendimize yabancılaşır, hem başkalarına hem de kendimize neler yaptığımızı bilemez hâle geliriz. Dünyamızda en başarılı sayılanlar, işte bu sahte gerçekliğe en iyi uyum sağlayabilenlerdir. Bu uyumu en kusursuz gerçekleştirenler de kendi duygularından en uzak olanlardır. Bu da başarı denen şeyin aslında duygularından yalıtılmış bir dünyanın deliliğini örtbas eden çelişkisidir.”
Gruen, itaatin özerkliğin yerine geçirilmesiyle duygudan ve akıldan azade kişinin yaratıldığını, bunun da insanlıktan çıkış anlamına geldiğini hatırlatıyor. Bahsi geçen durum ise kişinin otorite gördüklerinin ve iktidarın yalanlarına itaat ederek yaşamasından başka bir sonuç doğurmuyor. Böyle bir yaşam, bastırılan ve çaresizlikle tetiklenen öfkenin açığa çıkmasına neden oluyor. Kontrolsüz öfkeleriyle topluma karışanlar, Gruen’e göre benliğine yabancılaşıyor ve ardından bir adım öteye geçiyor: “Ortaya çıkan, nefretin yaşamlarının temel motifi hâline gelmesidir. Sadece duygusuz ve güçlü görünen insanlara hayranlık duyarlar. Bu nedenle böylesi insanlar için baskıcı bir süreç olarak sosyalleşme, kaçınılmaz bir zorunluluktur.”
Gruen, aklın aşırı yüceltilmesinin soyut düşüncenin kutsallaştırılmasına yol açarak benlik bölünmesini ve şiddetin ortaya çıkışını kolaylaştırdığını söylüyor. “Üstün gerçeklik” takıntısı; insani tutkuya, coşkuya ve samimiyete baskın gelen bir “mantık” doğuruyor. Böylece yıkıcılığın kapılarını aralıyor ve kişisel sorumlulukları öteliyor; her şeyin “başarıya” ve “ilerlemeye” indirgenmesi, bireyi duygudan ve vicdandan uzaklaştırırken oyunlarla sarmalanmış “gerçekliğe” uyum ise âdeta zorunlu kılınıyor. Üstelik buradaki “gerçeklik” ile nefret ve öfke, kişinin kendinden ve özerkliğinden kaçışı için bir maske şeklinde piyasaya sürülüyor. Gruen’in buradaki notu önemli: “Kişi, bütünlük ve özerklik için verdiği mücadelede sistemin dayattığı sahte temsillerin baskısına yenik düşerse geriye sadece bozulmuş ruhsal davranışlar yoluyla özerkliğini ifade etme olanağı kalır. (...) Bizi şekillendiren soyutlamaların baskısı, özgünlüğe karşıdır. Soyutlamalar, görünüşümüzü bulanıklaştıran bir çevre ve yaşam karşısında duygusal sorumluluğumuzu ortadan kaldıran bir süreç olarak hayatın kendisine düşman kesilir. Böylece zekâmız, gerçekliği tehlikeli ve kendini yok eden bir oyuna eviren bir güce dönüşür. Bu sistemin dışına çıkmaya çalışanlar yani teslim olmayanlar, uyumsuz ve başarısız olarak etiketlenir.”
‘Kendi olamamanın bir ömürlük role dönüştürülmesi’
Gruen, özerklik korkusunun ve kişinin özerkliğine yönelik çekincelerin altında “başarısızlık”, “uyumsuzluk”, çaresizlikle karşılaşma ve acı çekmekten kaçınma gibi duyguların ve düşüncelerin bulunduğunu; böyle bir yaşamın ise güçsüzlük ve öfke ile perdelenerek “incinmezlik ve dokunulmazlık kılıfına sokulmaya zorlandığını” söylüyor. Diğer bir ifadeyle hakikatlerden kaçma eğilimindeki kişi, kendini güçlü ve özerk gibi gösterip sisteme girerek aslında sahte bir güvenli alana yerleşmeye uğraşıyor ve başarısızlık korkusuna karşı sürekli bir kabul görme arayışına girişiyor. Kısacası özerkliği bir kenara iterek otoriteyle ve çevresinin onayıyla beslenmeye çalışıyor.
Duyguların taşıyıcısı canlılıktan korku, hayranlık ve onay bağımlılığıyla birleşerek kişiye güce ulaşacağını hissettiriyor. Fakat Gruen, bunun sevgiden ve samimiyetten uzak olduğu için şiddet doğurduğunu hatırlatıyor. Daha da ötesi kişi, “kendi olamama hâlini bir ömürlük role dönüştürüyor.”
Peki, bu rolden çıkmak için ne yapmak gerekiyor? Gruen, bunun herhangi bir formülü ve reçetesi olmadığını söylerken kişinin kendisinin öne çıktığı bir yorum yapıyor: “Kendine ulaşmanın bir yöntemi veya tekniği yoktur. Böyle bir çözüm beklentisi, insanın bir makine gibi düğmeye basıldığında çalıştığı varsayımına teslimiyetin göstergesidir. Tutum, özerkliğe giden yolda belirleyicidir. İnsan, başkalarına duyduğu sevgiyi ve şefkati yönetebilirse kendini de bulur. Buraya çıkan yolların çeşitliliği insanın benzersizliğiyle örtüşür. İşte bu yüzden herkes kendi yolunu kendisi bulmak zorundadır. Evet, eşlik edenler, dostlar gerekir ama yolun seçimi sadece bireyin sorumluluğundadır. Bu yolda ‘bana göz kulak ol’ diye bir şey yoktur.”
Gruen, Kendine İhanet’i kaleme alırken yerleşik düzene, önümüzü tıkayan toplumsal cinsiyete ve önyargılara karşı bir bayrak açıyor âdeta. Kitabı yazma amacını açıklarken buna gönderme yaparak bir umuda tutunduğunu söylüyor: “Bu kitap, daha insancıl bir dünyanın hâlâ mümkün olduğuna inanan, uyuma ve yüzeysel adaptasyona değil, hissedebilme cesaretine, duyarlılığın bilgeliğine ve içsel bütünlüğün gücüne yönelenleri güçlendirme umuduyla yazıldı. Amacım, duygudan kopmuş soyut düşüncenin egemenliğine karşı, duygulara dayalı bir gerçeğin bilimsel alandaki yerini inşa etmeye küçük de olsa bir katkı sunmak.”
Kendine İhanet, Arno Gruen, Çeviren: Reva Akkuş, Kolektif Kitap, 184 s.
(AB/TY)