Nobran kalabalığın şiddetli yaşamı
Kendisine gömülen ve gömülmesi istenen birey, sistem tarafından tüketim ve sonsuz çalışma ile kuşatılırken hayatını seçtiği yanılsamasına kapılıyor kolayca. “Kendin yap”, “kendini yönet” ve “çıkış yolunu kendin bul” denen kişi, hem sorunlarıyla boğuşmaya itiliyor hem de atomize ediliyor soyutlanıyor. Dolayısıyla başkalarında aradığı zorbalık, sistemin ona dayattığı sıradan bir eylem hâline geliyor.
Piyasa tanrılarının boyunduruğuna giren, sistemin “iyi yaşam” ve “refah” vaadiyle uyuşturulan, bu süreçte hem bocalayan hem de hınçla dolan; performans ve tüketim kıskacına alınan birey, Zygmunt Bauman’ın ifadesiyle “özgürlük ve acizlik paradoksuyla” yaşamak zorunda bırakılıyor.
Tüketmek için çalışan, çalışmak için yaşayan ve tüm bunlar için sürekli borçlanan bireyin toplumsal konumu belirsizleşirken ruh hâli de bozuluyor. Söz konusu durum, etrafını saran çoğunluk için de geçerli olunca acımasız rekabet, mevcut akışın (neoliberal sistemin işleyişinin) alâmetifarikasına dönüşüyor. Bu durum da mükemmellik sanrısı ile yetersizlik gerçeği arasına sıkışan bireyi çıkarıyor karşımıza. “İşe yarıyorum, o hâlde varım” ile “herkesin yeri doldurulabilir” ifadeleriyle bu gerilim derinleşiyor.
Renata Salecl, Kabalık Çağı’nda hem bu gerilimi hem de kendini ortalığa sererken başkasını yok saymaya, hatta şiddetle bastırmaya uğraşan insanın durumunu anlatıyor. “Ben” ile “Başkası” kavgasının, sistem tarafından nasıl kârlı hâle getirildiğini ve kabalığın çağın düsturuna dönüştürüldüğünü hatırlatıyor.
Kendini ‘geleceğin yıldızı gibi pazarlayan’ birey
Neoliberal ideoloji, hepimizi yarışmacı birer özneye dönüştürür ve “başarı”ya ulaşmamız için her yolu denemeye teşvik ederken gerçek nezaketin yerine sahtesini koydu, daha da ileri giderek kabalığı geçerli kıldı. Salecl, zamanın ruhuna dâhil olan bu durumun çerçevesini çiziyor: “Kabalık, çağdaş kapitalizm dilinin bir parçası artık. Rekabeti, hızı ve bireysel ilerlemeyi yücelten bir dünyada yaşıyoruz. İşyerinde insanlardan verimliliğini durmadan sürdürmesi, her zaman müsait bulunması bekleniyor. Siyasette hakaret, performansa dönüştü. Sosyal medyada aşağılama eğlence niyetine kullanılıyor. En önemlisi ise öfke artık iletişimin önünde bir engel değil, itici bir güç hâline geldi.”
Anlayışın ve saygının ötelenerek açık ve örtük şiddetin, sabırsızlığın, hor görmenin, aşağılamanın, küçümsemenin ve narsisizmin öne çıkarıldığı, hatta pazarlandığı bu düzende Salecl, nobran kalabalığın hâlini anlatırken eleştirdiği sistemden çıkış yolları da arıyor.
Yazar, günlük hayatta ve dijital âlemde, işyerinde ve siyasette, kişilerin hem kendini ve karşısındakini hem de ona satın alması için sunulan ürünlerin tüketimine dayanan neoliberal kapitalizmin kabalığı olağanlaştırdığına dikkat çekiyor. Elbette bu sıradanlaştırmaya karşı direnenler de var. Kısacası kabalığı yaşam tarzı hâline getirenler ile ona başkaldıranlar arasında sıkı bir mücadele sürüyor.
Bahsi geçen mücadelenin bir ayağında, farklılığı teşvik eden sistemin performansını artırma kisvesi altında kişileri tektipleştirmesi ve mutluluk hissi yaratması ile şekillenen gerilim bulunuyor. Çalışmak ve tüketmek için yaşayan büyük kitle, Salecl’a göre kendini özgür sanıyor. Dahası, birörnekler içinde özgün olduğunu düşünüp narsisistleşiyor, tökezlediğinde kaygıya kapılarak önce kendini sonra da etrafını suçluyor ve nihayet, daha fazla “mutluluk” ve “başarı” için kolaylıkla kabalaşabiliyor. Yazara göre bu durum, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla yarışmasının bir sonucu: “Bugün insanların giderek narsisistleştiğinden çokça konuşuyoruz. Ama mesele birden narsisistleşmeleri değil, narsisist gibi görünme baskısıyla yaşamaları. İnsanlar özel, hırslı olduğunu, kendilerine büyük hedefler koyduğunu, günün birinde sıra dışı işler başaracağını durmaksızın kanıtlamak zorunda kalıyor. Birey bir yandan kendini geleceğin yıldızı gibi pazarlama baskısı altındayken bir yandan da başarısızlığa uğrayabileceğine, bir baltaya sap olamayacağına, sonsuza dek işsiz kalacağına vb. dair sonu gelmeyen belirtiler görür. Bunları yaşamamak için elbette daha çok çalışması, kendini kanıtlaması, başkalarını geçmesi gerekir.”

Mükemmel meritokrasi!
Zamanımızın kabalığının altında, bireyin hem kendini hem de başkalarını “başarılı” olduğuna inandırması veya başarısızlığında bile tam tersini sunmak için her şeyi yapabilecek hâle gelmesi yatıyor. Salecl, görünüş ve gerçek arasındaki farkın yarattığı gerilime, bunun ortaya çıkardığı şiddete ve ölçüsüzlüğe dikkat kesiliyor.
Hep daha fazlasını elde etme hırsının, performansın, verimliliğin ve manipülasyonun pazarlandığı günümüzde, Salecl’ın bahsettiği kabalık ve şiddet yaşamın olağan bir parçasına dönüştürülüyor. Bu da insanı homo economicus olarak gören ve herkesi “istersen başarırsın” diyerek ayağa kaldırmaya yönelen neoliberal kapitalizmin marifeti. Sistemin, kişileri hakikatlerden uzaklaştırması, tektipleştirmesi ve mükemmeliyetçilik girdabına sürüklemesi de cabası: “Mükemmeliyetçiliğin yükselişi meritokrasiyi göklere çıkaran neoliberal ideolojinin yükselişiyle paralel ilerliyor. Çabalayan, sıkı çalışan, sürekli yeni fırsatlar arayanlar başarıyı hak eder. (...) Bu düşünceye göre birey, başarısından da başarısızlığından da her zaman kendi sorumludur. Neoliberal meritokrasi düşüncesine göre iyi okullara giden, oralarda eğitim alan, iyi meslekleri, yenilikçi düşünceleri olanlar zenginliği, başarıyı hak eder. Yanlış giden bir şey vardır başarı yakalamayanlarda. Gördükleri kıymet giderek azalır: O kadar zeki, o kadar çalışkan, o kadar becerikli değillerdir. Böyle böyle (özellikle ekonomik ve sosyal) başarının, bireyin yaradılışından gelen özellikleriyle bağlantılı, daha geniş çaptaki toplumsal nedenler bütününden bağımsız olduğu kabul görmeye başlar.”
Adı neoliberalizm olarak yumuşatıldıkça vahşileşen kapitalizm, “başarının” ve “başarısızlığın” sorumluluğunu yalnızca bireye yükleyerek onu hem hırçınlaştırıyor hem de tüketiyor. Kişisel gelişim sektörünün de topa girmesiyle bireyin makineleşme veya robotlaşma (duygulardan ve ilişkilerden arındırılma) sürecinde önemli bir eşik atlanıyor: “Başarı idealinin ve bireyciliğin yüceltilmesiyle neoliberalizm, acımasızlığın iki biçimine kapı araladı: Kendimize karşı ve başkalarına karşı acımasızlık. İnsanların düzeni kusursuz, verimliliği sınırsız bir hayatın ideallerini içselleştirmesinin, işyerinde birbirlerinin celladına dönüşmesinin, neoliberalizmin ekonomik krizlerin hepsinde varlığını sürdürmesinde payı var.”
‘Sessiz devrim’
Sistemin saldırganlığı, bireyciliği, hırsı ve tüketimi önceleyen yapısı, yaşamda nezaketin değil kabalığın hâkim olmasına yol açıyor. Bu da Salecl’ın ifadesiyle ilişkilerde sınırın ortadan kalkmasına ve nezaketi yalnızca belli anlarda kullanılıp atılan bir maskeye gönüştürüyor. Tam da akışkan veya uçucu çağımıza uygun bir edim bu.
Yazara göre aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı bu şekilde işleyen sistemde kabalığı artıran bir başka şey, sahteliğin ve sahtekâr figürünün yüceltilmesi: “Neoliberal ideoloji, ‘hepimiz başarabiliriz’ ve ‘-mış gibi yapa yapa başarıya ulaş’ benzeri pozitif psikoloji sloganlarıyla bireyi çağırıp durur. Başarı hedefine yaklaşmak, bireyin sanki çoktan başarmış gibi davranmasını gerektirir, azmin gücü ve pozitif düşünceyle gerçek başarı da gelecektir sonra. Dış görünüş de bu amaca katkıda bulunur. Bu nedenle pek çok danışman, bireylerin başarılı olduğunu giyimlerinde bile göstermesi gerektiğinin altını çizer. Tabii hitabeti, beden dilini ve davranış tarzını da unutmamaları gerekir. Bu yönlendirmelerle başarı ideali, sahtekâr figürünü yüceltir. (...) Kendimize âşık olmamız, hep olumlu taraflarımıza güvenmemiz, başarılarımıza odaklanmamız ve başkalarının düşüncelerine kulak asmamamız gerektiği düşüncesi, bireyciliği ve başarıyı yücelten neoliberal söylemin bir parçası. Tam da bu idealler insanlarda yetersizlik duygusuna neden oluyor.”
Neoliberalizm, yaratıp palazlandırdığı nobranlığı politikadan iş yaşamına, günlük hayattan ekonomiye dek her alanda sıradanlaştırıyor. Kişileri kendini izleyip yüzüne ve eylemlerine hayran olduğu, başkalarını rakip gördüğü narsisistlere dönüştürürken karmaşadan kâr elde edilen ve sakinliğin pazarlandığı bir düzenin boy atmasına neden oluyor. Salecl buna “sessiz devrim” diyor: “Neoliberalizm, aşırı bireycilik ve seçme hakkı kavramlarını dolaşıma sokup ekonomi politikasıyla toplumsal eşitsizliklerin önünü sonuna kadar açan sessiz bir devrimdi. Bu devrimin sürekli faaliyet, Darwin’in anlayışındaki gibi hayatta kalma mücadelesi ve başarıdan şahsen sorumlu olma düşünceleri üzerinde yükselen güçlü temelleri var. Bu düşünceler, tükenmişlik ve kaygı artışı gibi yan ürünler doğurmuştu, şimdi de dinginlik isteği çıktı. Ne yazık ki bu istek, bir biçimde neoliberal idealleri geçerli kılmaya devam ediyor.”
Peki, bu düzenden çıkış için Salecl bir umut ışığı görüyor mu? Elbette; “aklın karamsarlığı” ve “iradenin iyimserliği” ile bir kapı açılabileceğini söylüyor. Başka bir deyişle neoliberalizmde herhangi bir çözüm arama konusunda karamsar olmak, ona direnme ve onun üstesinden gelme konusunda ise umudu hiç kaybetmeden mücadele etmek gerektiğini hatırlatıyor.
Kabalık Çağı, Renata Salecl, Çeviren: Bülent Kale, Metis Yayınları, 140 s.
(AB/TY)