Eski Yunan’dan miras kalan eril eğlenceler
Antik Yunan’dan bugüne ulaşmış bir kavram ve eylem “şölen.” Eski Yunancasıyla “symposion”, Latincesiyle “symposium”; soylu Yunan erkeklerinin katıldığı, sakiliğin köle erkekler ve kadınlar tarafından yapıldığı bir buluşma ve eğlence olmasının yanında toplumsal bir kurumdu. Bu buluşmalarda, konukların eğlenmesi ve hoşça vakit geçirmesi için şarkılar söyleniyor, oyunlar oynanıp danslar ediliyor ve şiirler okunuyordu. Kadınların âdeta bir “dekor” gibi kullanıldığı bu erkeksi gösterilerde katılımcılar konuşmalarla, tartışmalarla ve eğlenceyle güzelliğin özüne varmayı amaçlıyordu. Başka bir deyişle tinsel sevginin, tensel sevgiye evrildiği, yeme içmenin sınırının aşılabildiği buluşmalardı bunlar.
Politik olan şölenler, siyasi güç gösterilerine ve bilginin sergilenişine sahne olurken hem toplumsal kurallar hatırlanıp güncelleniyor hem de seçkinlik kutsanıyordu. Dolayısıyla politika, bilgi, güç ve iktidar bağlantısı, kurulan sofralardan yaşama yayılırken Antikçağ’ın erkek egemen kültürünün temsili olarak karşımıza çıkıyordu.
İsmail Gezgin, Şölen Var’da o dönemin hayli olağan sayılan bu cinsiyetçi etkinliğine dair kalem oynatırken Eski Yunan filozoflarının anlatılarına, o zamanlardan kalan arkeolojik buluntulara ve kalıntılara başvurarak erilliğin zirveye çıktığı anlara götürüyor bizi.
‘Dekor’ kadın ‘dekor’, tanrının temsili erkek
Gezgin, şölenlerin “hakikat söyleminin üretildiği organizasyonlar” olduğunu hatırlatarak başlıyor anlatmaya; bir bakıma bilginin ve toplumsal ilişkilerin, hatta hiyerarşinin iktidarı kuruluyor orada. Kurulan başka şeyler de var elbette: “Bu sofralarda üretilen mizojini (kadın nefreti); semavî inançlara bile yön vermiş, sanayileşmeye kadar kadının kamusal alandan izole edilmesine zemin hazırlamış, patriyarkanın eril yasalarını bugüne kadar taşımış, toplumsal cinsiyeti özellikle kadınlık yüklediği bedenlerin kaderine dönüştürmüştü. Sadece erkeklerin katılabildiği bu sofralarda seks işçiliği, erkek çocuk istismarı ve sınıfsal şiddet, bilginin iktidarıyla yüklenmiş âkil adamlar tarafından kamuoyuna servis edilerek erkeklik inşası yapılmıştı.”
Şölen sofralarının, iktidar sofrasına dönüştüğünü söyleyen Gezgin, burada güçten kimin, ne kadar pay alacağının belirlendiğini, ayrıcalıklı azınlığın çoğunluğa ahlaki, ekonomik ve kültürel sınırlar çizdiğini anımsatıyor. Bu sınır çizme eyleminin bir başka yansıması ise erkeklerin kadınlara biçtiği rol ve oluşturduğu bakış açısı ile ilgili: “Bu büyük ideolojinin cinsiyeti erildir. Bu üstyapının cinsiyetçi ideolojisi, tüm Antikçağ toplumunun zihninde kadın kimliği giyirdiği bedenleri daha en başından dünyadaki kötülüklerin kaynağı olarak gösterip günah keçisine dönüştürür. Bu yük, bireylerin kimliğinden veya taşıdığı kültürel unsurlardan değil ‘yaratılışından’ geliyordu. Tanrılar sınıfı, kendi suretlerini verdiği erkek bedenlere insanî yaşamın iktidarını da yüklemişti. Onlar, tanrının yeryüzündeki temsilcisi, nebileri, suretinin taşıyıcısıydı. Bu yüzden de sanatın her döneminde olduğu gibi erkek bedeninin teşhiri, tanrının tezahürü diye kabullenilip teşvik edilirken kadın bedeni ve yaşamı, duvarlarla çevrili mekânlara kapatılmıştı. Tıpkı cinsiyet rolleri gibi sınıfın iktidarı da yaratılıştan geliyordu.”

Homeros’un İllias’ı ve Odysseia’sı ile Platon’un ve Ksenophanes’in Şölen’i başta olmak üzere, symposion anlatılarına atıf yapan Gezgin, hem savaş sonrası düzenlenen hem de yaşamın olağan akışı içindeki etkinliklerde, kadının ganimet olarak görülmesinden erkeğin tanrının temsili biçiminde sunulmasına dek uzanan eril patriyarkanın kuruluşuna ve bununla beraber yürüyen gösterişe dikkat çekiyor.
Atina’da ekonomik manada etkin ve aristokrat erkeklerin düzenlediği symposion’ların bir başka özelliği ise sözün ve gücün çoğaltılmasıydı: “Şölenlerin düzenleyicileri ve müdavimleri, kendi sözünü çoğaltmak ve sosyal statüsünü yükseltme imkânına da erişiyordu. Çünkü düzenleyen veya ev sahipliği yapanlar, bu şölenler aracılığıyla eşitleri arasında hem ekonomik hem de sosyal konumunu kuvvetlendiriyor, şölene dönüştürdüğü yemeğin gücünü kullanarak iktidarını kalıcılaştırıyordu.”
Şölenlerde sınırları çizilen ‘özgürlük’
Gezgin, şölenlerin hem toplumsal ve politik güç ilişkilerinin düzenlendiği hem de cinsiyet rollerinin üretilip dağıtıldığı etkinlikler olduğunu anlattığı çalışmasında; istismarın, eril tahakkümün ve şiddetin symposion’larla yaşamın birer temsiliğine, hatta kuruluşuna dönüştürüldüğünü hatırlatıyor. Anımsattığı bir başka şey ise şölenlerdeki sahnelerde, sınırı aristokrat ve tüccar erkekler tarafından çizilen “özgürlüğün” sosyal hayattaki karşılığı: “Hangi sınıftan olduğun, hangi işlere talip olabileceğini ve hangi yaşam koşullarına sahip olabileceğini de belirleyen bir kadere dönüşüyordu. Bu durum, bütün toplumun düşüncesinde de aynen bu şekilde yer etmişti. Yabancılar ve yoksullara uygun görülen yaşam, toplumsal normlar tarafından önceden belirleniyordu. Cinsiyet rollerine sığmayan ya da sığmak, dört duvar arasına kapatılıp yaşamını yoksul bir evle sınıflandırmak istemeyen kadınlar için erkekler dünyasında beden sömürüsüne dâhil olmak bir seçenekti.”
Gezgin, incelemesinde şölenleri düzenleyenlerin ve bu etkinliğe katılanların, politik ve kültürel anlamda; toplumsal normları ve hakikati nasıl kurguladığını gösteriyor bize. Ayrıcalıklı azınlığın çoğunluğa ve kadınlara tahakkümünün bir yansıması olan şölenlerin, Antikçağ’dan günümüze uzanışını hatırlatan Gezgin, bu organizasyonun tarihî, politik ve kültürel önemini ve ağırlığını ortaya koyuyor: “Platon ve Sokrates gibi âkil insanların, Aristophanes ve Agathon gibi laf üstatlarının meclisine katılabilmek, onlar arasında söz alabilmek, kamu nezdinde öznelik onayı için yeterliydi. Symposion’un bunca yayılmasının en önemli nedeni de buydu: Öznelik cemaatine dâhil olma arzusu. Çünkü bilgi, söylem ve hakikat bu öznelerin iktidar alanıydı. (...) Platon’un Sicilya’da Tiran Dionysos'un danışmanlığını üstlenmesi, Aristoteles’in kraliyet sarayında bir prens olan İskender’in eğitim sorumluluğunu alması symposion atmosferlerinin erk üzerinde de dönüştürücü bir etkisi olduğunun işaretidir. Öznelerin, bilginin iktidar hiyerarşisinde doğrular ve yanlışlar üzerinden yürüttüğü tartışmalarla kendine yüksek bir yer kapma çabası bundandır. Onlar da çok iyi bilir ki bilgiyi elinde bulundurmak, son sözü söylemenin iktidarını getirir ve iktidar, hakikat rejiminin çarkını çevirir. Bir toplumsal sınıfı temsil eden kültürel iktidarın özneleri ve onların söylemleri, bir dizi pratikle birlikte hakikat inşasının zeminini oluşturur. Üstelik çoğunlukla da doğrulama ya da yanlışlama sürecini çalıştırma gereği duymadan, sadece egemen güçlerin, sınıfların iktidarının devamını sağlamak için bir hakikat rejimi kurar.”
Şölen Var, İsmail Gezgin, Pinhan Yayıncılık, 112 s.
(AB/TY)