‘Yaşam alanı’ mı, yoksa tabiatın yaşamı mı?
Aylar evvel haber sitelerinin ve gazetelerin kıyısında köşesinde yer alan bir haber vardı: İklim değişikliğinin yol açtığı ve açabileceği deniz yükselmesi tehdidi nedeniyle Karayip Adaları’ndan Carti Sugtupu sakinleri Panama hükümeti tarafından güvenli bir bölgeye taşındı. Böylece Carti Sugtupulular, iklim değişikliği yüzünden göç etmek veya göç ettirilmek zorunda kalan ilk insanlar olarak kayıtlara geçti.
Haberin ses getirmemesi ve içeriğinin tartışılmaması bir tarafa, neredeyse görünmez kılınması, Simon Kuper’in belirlemesini doğruluyordu: “Rahatlığımız ve bilimsel eğitimden yoksun oluşumuz nedeniyle en büyük haber iklim değişikliğini hafife alacak cesareti kendimizde bulabiliyoruz. Sadece Batılılar, özellikle de onlar içindeki zenginler afetlere maruz kalınca iklim meselesi haberlerde ilk sıraya çıkıyor.”
Carti Sugtupuluların yerinden yurdundan olmasına yol açan tehlike yani bir var oluş sorunundan yok oluş problemine evrilen iklim değişikliği ve buna bağlı ekolojik kriz, hepimizi kuşatırken hayatî bazı sorulara yanıt aramak zorundayız: “Nasıl yaşayacağız?”, “Nerede yaşayacağız?” ve “Mevcut durumu değiştirmek için veya krizin yayılım hızını düşürmek için neler yapabiliriz?”
Siyaset felsefesi, ekoloji, Antroposen ve özgürlük üzerine çalışan Nikolaj Schultz, bahsi geçen sorulara kafa yorduğu Kara Tutması’nda yeni jeososyal sınıflar oluştuğunu; iklim değişikliğine bağlı ekolojik krizlerin, insanları var oluş ile yok oluş arasına sıkıştırdığını anlatıyor. Bu sıkışmışlık hâlinin ise yaşanabilir bir dünya veya yer arayışını süratlendirdiğini hatırlatıyor.
‘Özgürlüğün gücü karşısında dünyanın hiç şansı yok’
Schultz, “özgürlüğün” Antroposen çağında insanın sırtına büyük sorumluluklar yüklediğini anımsatırken eylemlerin, yeryüzünde bıraktığı izlerin ve doğurduğu sorunların peşine düşüp yalnızca ekolojik değil, politik ve toplumsal belirlemeler yapıyor. Başka bir deyişle beylik tanımlamaların ve teşhislerin ötesine uzanıp “özgürlüğün gücü karşısında dünyanın hiç şansı yok” diyerek sınırsızlığın ve ölçüsüzlüğün nedenlerine ve sonuçlarına yoğunlaşıyor, ardından neler yapılabileceğini ortaya koyuyor.
Schultz düşünmenin, sorgulamanın ve eleştirmenin itinayla geri plana itildiği zamanımızda akıntının tersine kürek çekerek soru ve sorun yığını üzerine kafa yormaya çağırıyor hepimizi. Mesela kendisini uykusuz bırakan sıcak hava dalgası sırasında, serinlemek için sunulan çözümlerin dünyanın hararetini artırmaktan başka bir işe yaramayan bir kısırdöngü yarattığını düşünürken “görünen o ki Antroposen tatlı bir uyku çekilecek yer değil” diye mırıldanıyor. Bu kadarla kalsa iyi ama devamı var: “Süpermarkette gıda alışverişi yaparken sonunda okyanusa karışacak plastik ambalajlı her yiyecekle sepetim sorunlarla doluyor. Et yemeyi bıraktım ama yerine koyduğum avokado ve kinoa, yetiştirildiği yerlerde toprağın bozulmasına ve su sıkıntısına neden oluyor. Sabahları zihnimi uyandırmam gerekiyor ama dolaptaki kahve, toprağı mahvediyor ve başka ülkelerin nehir havzalarına atık boşaltıyor, kirlilik yayıyor. (...) Duşta geçirdiğim her dakika atmosfere daha fazla karbondioksit salıyor, duştan çıktığımda ise dünya genelinde sera gazı emisyonlarının büyük bir kısmından sorumlu bir endüstrinin temasıyla, giydiğim her kıyafetle buna yeni sorunlu katmanlar ekleniyor.”
Schultz, “sorun bende” diyor fakat burada esas mesele, tabiatın dengesini bozanlar ve onlarla bir şekilde ortaklık kuranlar. Diğer bir deyişle bu “ben”, alında hayli kolektif bir yapı ve gezegeni pazarlık masasına yatırıyor. Yazar, sınırsız gibi görülen özgürlüğün ve onun maddi bedelinin işleri bu noktaya getirdiğinin farkına varıyor. Schultz’un büyükannesinin yaşama biçimi ise geçmiş ile bugün arasındaki bağlantıya işaret etmesinin yanında, dünün doğrularının şimdinin facialarını nasıl tetiklediğini; insanlık durumunu hızla dönüştüren gelişmeleri ortaya koyan bir kuşağın yaşama biçimini ve onlara dayatılanları gösteriyor: “Büyükannem çevre felaketini asla inkâr etmezdi ama bundan söz edemezdi de ve ben bunun nedenini anlıyordum. Sessizliği, kendisinin ve neslinin verdiği mücadeleleri, bunları katlanılabilir kılan anlatıları, bunları gerekli kılan değerleri yansıtıyordu. Siyasi yaşamöyküsünün merkezinde yer alan mücadeleler ahlakî ve tarihsel bir özgüvene dayanıyordu: Tarih, özgürlüğe ve maddi refaha dönük doğrusal bir ilerleme süreci olarak gelişiyordu. Tek bir şey uğruna mücadele etmişti; bu değerlere ulaşmak, onları korumak ve çocukları ile torunlarına miras bırakmak. Onun siyasi ufku işte buydu; torunlarına gururla sunduğu, onların da minnettarlık ve güvenle sahipleneceğini düşündüğü bir miras.”

Yeni jeososyal sınıfların ortaya çıkışı
Küreselleşmenin, “ilerleme” ve “büyüme” fikrinin, refah toplumu düsturunun, kâr ve tüketim arzusunun tetikleyip felaket boyutuna getirdiği iklim değişikliği; insanı, insan-dışı canlıları ve tabiatı tehdit ederken Schultz’a göre doğaya yabancılaşanların marifetleri yüzünden hem türdeşlerini yersiz-yurtsuz bırakıyor hem de asgarî yaşam koşulları bile peyderpey ortadan kalkıyor. Bu durumu yaratan ise insanın özgürlüğünü kullanma biçimi: Schultz’un ifadesiyle insan, özgürlüğünü başka bir şeyin yokluğu ya da yok edilmesi üzerine kurarak sınırsızlığa ve ölçüsüzlüğe erişiyor, daha doğrusu eriştiğini sanıp “yaşanabilirliğin dünyevî koşullarını aşıyor.” Bu da ekolojik krizlerin kapısını sonuna dek açıyor. Yazar, özgürlük ile ilgili yorumunu bir adım öteye taşıyor: “İlişkilerin yokluğu olarak özgürlük, ancak sayesinde yaşadığım varlıkları görmezden geldiğimde doğal görünüyor ve beni özgürleştiremiyor çünkü beni havada asılı bırakıyor, durmadan aynı geçim koşullarının yıkımına doğru akıyor.”
Tabiatı, ele geçirilecek veya fethedilecek bir yer olarak görenlerin “özgürlüğü”, başkalarının yersiz-yurtsuzluğu demek; Schultz böyle bir yaklaşımın, yol açtığı ekolojik krizlerle yeni jeososyal sınıflar ortaya çıkardığını söylerken bunun altyapısının ise toplum ile doğa arasına duvar ören, özgürlüğü insan girişimine indirgeyen filozoflar tarafından kurulduğunu anımsatıp meselenin özünü unutmamak gerektiğini vurguluyor: “Özgürlüğüm öznelerarası ilişkilerle gerçekleşemez, ayaklarını toprağa basmalı, birlikte ve aracılığıyla yaşadığım yeryüzüne ait her türden varlıkla birlikte inşa edilmeli, yolumun üzerinde karşılaştığım, beni ahlakî ikilemlere sürükleyen ve benden etik eylemler talep eden yeryüzü aktörleriyle müzakere edilmeli. Eğer özgürlüğümü geri istiyorsam bu özgürlük, ancak çoklu varlıklardan oluşan bir topluma katılarak ve tüm boyutlarıyla varlığımı sürdürmeme olanak tanıyan farklı biçimlerdeki varlıklarla özenli müzakerelere girerek ve onları besleyerek mümkün olabilir.”
Schultz, insanın sınırsız sandığı özgürlüğünün, hem kendisini hem de gezegeni tükenişe sürüklediğini hatırlatıyor; bu durum, bir anlamda insanın saldırganlığını ve işgalciliğini daha fazla görünür kılıyor. Başka bir deyişle bu eylemleriyle çeşitlilik düşmanlığını pekiştirenler, ekonomiyi ve kârı yaşamın ve ekosistemin önüne koyuyor, doğayı ve biyolojik çokluğu korumak isteyenlerin karşısına dikiliyor. Böyle bir ortamda, “yaşam alanlarını” büyüterek doğa talanına girişenler ile tabiatın yaşamını savunanlar arasında kıyasıya bir mücadele sürüyor.
‘Bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda’
Schultz’un mevcut durumun değiştirilebilmesi ve ekolojik krizin etkilerinin hafifletilmesi için önerdiği ilk şey yağmacılıktan vazgeçmek. İkincisi, elde kalan tabiatı seyredip işleyişini anlamak. Bunların birer temenni değil, acil eylem planı olduğu açık. Yazar, bu bağlamda Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’de Marco Polo’dan alıntıladığı sözleri hatırlatıyor: “Marco Polo şöyle dedi: Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi, pek çok kişiye kolay gelir; cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli, sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”
Schultz’un, iklim değişikliğini ve ekolojik krizi inceleyen diğer yazarların kitaplarından farklı olarak Kara Tutması’nda yaptığı ilk şey, yaşananları teorik biçimde ele almadan bizzat orta yerinden bakarak yorumlamak. İkincisi ise bu yorumları, deneme formunda okura sunarak bilimsel gerçekleri edebî bir üslup ve anlatımla harmanlayıp özgürlüğümüzün sınırsız olmadığını ve ciddi sorumluluklarımızın bulunduğunu hatırlatmak.
Kara Tutması, Nikolaj Schultz, Çeviren: Hande Koçak, İş Bankası Kültür Yayınları, 76 s.
(AB/TY)