Kürsüde savunma yapmak… Tutukluluğumun birinci yılında, nihayet avukatlarım ve görüşe gelenler dışında, kendimi kalabalık bir topluluğun önünde anlatabilmek, hakikate ses olabilmek…
Ama ben bu meseleyi hiçbir zaman kendi kişisel tutukluluk hikâyem olarak görmedim. Bizim yaşadığımız şey, bu ülkenin, bu bölgenin, hatta dünyanın içinden geçtiği büyük karanlığın içinde küçük bir ayrıntı gibi görülebilir. Fakat bazen bir damla, içinde düştüğü suyun tamamını ele verir. Bizim yaşadığımız hukuksuzluk da böyledir. Bu memleketin içinde bulunduğu siyasal, hukuki ve ahlaki aşınmanın küçük değil, son derece açık bir kesitidir. Ve böylesi her kesit, dönüp dolaşıp bir insan hikâyesine dokunur; anaların, babaların, çocukların, sevdiklerinden koparılan insanların hikâyesine…

Resul Emrah Şahan: İhtiyacımız olan şey; birbirimizi suçlamak değil, savunmak
Bu yüzden ben o gün kürsüde yalnızca kendimi savunmadım. Yaşadığım hayatı, siyasete girme nedenimi, “siyasi kültürü dönüştürme” idealimi, neye inandığımı anlattım. Çünkü insanın savunduğu şey, eninde sonunda kendi hayat hikâyesine bağlanıyor. Ben de kim olduğumu, nereden gelip nereye yürüdüğümü anlattım… Ankara’da orta halli bir memur ailesinin çocuğu olarak başlayan bir hayatın, gün gelip Türkiye’nin en önemli ilçelerinden birinde belediye başkanlığına uzanmasını; ardından da, zaman geçtikçe gerçek dışılığı daha görünür hale gelen iddialarla tutuklanmasını… O gün biraz da beni ben yapan mayadan söz ettim aslında. Aile terbiyesinden, Alevi kültürünün bana öğrettiği insanı merkeze alan bir hayat anlayışından. Çünkü bugün bu memlekette kamuculuk, halktan yana olan siyaset olağan değil de istisna gibi görünüyorsa, neden siyasal kültürü değiştirmemiz gerektiği de daha iyi anlaşılıyor.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına sık sık vurgu yapmam da bu yüzden boşuna değil. Gerçek şu ki Cumhuriyet, kendini yeniden ve yeniden yenileyebilecek, halk iradesine dayalı dinamik bir rejimdir. Bölge ve dünya büyük krizlerden geçerken, kurucu değerlerin bugüne ne söylediğini yeniden duymak; bizi aşınmışlığa, yozlaşmaya, değersizliğe iten bu çukurdan çıkmak zorundayız. Bunun reçetesi ise yalnızca ve yalnızca millettedir. Bu ülkeye, bu toprağa, bu halkın ortak geleceğine inananlardadır.
Çünkü demokrasi mücadelesi verdik-bitti denilecek bir mücadele değildir; hele bugün, hukuk ve demokrasi değerlerinin göz göre göre aşındırıldığı, hatta yer yer küle çevrildiği bir dönemde hiç değildir. Tam tersine, demokrasi en çok böyle zamanlarda yeniden savunulur, yeniden kurulur, yeniden halkın eliyle ayağa kaldırılır. Türküyle, Kürdüyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, Ermenisiyle, Çerkesiyle, Lazıyla, Romanıyla… Bu ülkenin hikâyesi yeniden kurulacaktır. Buna bütün kalbimle inanıyorum.
Elbette “seninki de mahpusun cesareti” diyenler olacaktır. Dışarının hiç de öyle olmadığını söyleyenler çıkacaktır. Ama Türkiye siyasi tarihi boyunca bu virajları aldı. Bu topraklar dar geçitlerden geçti, ağır baskılar gördü, halkın iradesine kurulan türlü tuzaklara tanıklık etti. Ve yine de her defasında bir yerden genişledi. Daha fazla ses, daha fazla nefes, daha fazla memleket oldu. Şimdi bize düşen şey, neyi savunduğumuzu ve neden ısrarla savunmaya devam edeceğimizi açıkça söylemektir.

Tutuklu siyasetçi Resul Emrah Şahan: Bırakın işimizi yapalım
Aslında bu kavga bugün başlamadı. Bizimkisi, Anadolu’da köklenen büyük bir “biz” hikâyesinin bugünkü biçimidir. O hikâye bugün kent hakkına dönüşüyor; halkın yanında durabilmeye, hayatın ezilen tarafını görebilmeye, kenti rantın değil insanın gözünden savunabilmeye dönüşüyor. Kavganın da şifanın da kökü burada, bu tarihte, bu hafızada yatıyor. “Her şey benim olsun” diyenlerle; Yunus’un diliyle söylersek, “Beyler azdı yolundan / Bilmez yoksul halinden” düzenini sürdürenlerle; maldan, mülkten, çıkar ve tahakkümden gözü dönenlerle; ömrü, mekânı, geleceği, kenti elinden alınanların kavgasıdır bu.
Mesela bu hakikat, Şişli’de bütün çıplaklığıyla açığa çıkar. Mecidiyeköy’de deprem toplanma alanına dikilmiş milyar dolarlık bir AVM-gökdelenle, hemen iki sokak arkasında, 150 adım ötede Kuştepe’nin derin yoksulluğu arasında uzanan mesafe, tam da bizim kavgamızın geçtiği yerdir; bu ülkenin eşitsizlik rejiminin en çıplak özetidir. O kısa yürüyüşte bir tarafta birikmiş serveti, öte tarafta ertelenmiş hayatı görürsünüz. O sokaklarda, göreve geldiğimizde başlattığımız ve kayyum yönetimiyle birlikte son verilen “Bir Öğün Bizden” projesini duyup kızını okula gönderen annenin hikâyesi başlar. Ve insan tam da orada, neyi savunduğu ve ne için siyaset yaptığı sorusuna cevap vermek zorunda kalır. Ben Şişli’de, on bir ay boyunca bu cevabı hiç tereddüt etmeden verdiğim için bugün bu hukuksuzluklara maruz kalıyorum. Çünkü benim savunduğum şehir, “güçlüler daha çok kazansın” diye kurulmuş bir şehir değildir; insanın ezilmediği, halkın dışarı itilmediği, ortak alanların büyüdüğü, kamusal olanın korunduğu ve kentin yalnızca sermayenin değil yurttaşın da hakkı sayıldığı bir hayattır. Bugün bunları, tam da o 150 adımın görünür kıldığı eşitsizliğe karşı daha adil bir hayatı savunan anlayışın parçası olduğum için yaşıyorum.
Geçenlerde çok sevdiğim bir abimden bir mektup geldi. Hikâyemin Yaşar Kemal’in Teneke romanındaki kaymakama benzediğini yazıyordu. Hatta daha da ileri gidip, Fikret Irmak’ın hikâyesinin başıma gelenlerin edebi bir izdüşümü gibi durduğunu söylüyordu. Bu benzetmenin zihnime niçin yerleştiğini düşündüm uzun uzun. Sonra anladım: Çünkü o hikâyede yalnızca bir idarecinin başına gelenler anlatılmaz; kamunun yanında duran bir insanın, çıkar düzeniyle karşı karşıya kaldığında başına neler gelebileceği anlatılır.
Siyasal bilgiler mezunu, genç bir kaymakamdır Fikret Irmak. Çukurova’ya gelir. Çeltik ağalarının, sırf daha çok kazansınlar diye köyleri su altında bıraktığını, insanları sıtmaya mahkûm ettiğini görür. Kanunu uygulamak ister. Sahipsiz köylüyü korumak ister. Ağaların dalkavukluğunu, sahte dostluklarını, teklif ettikleri rüşveti elinin tersiyle iter. Tam da bu yüzden hedef olur. Çünkü düzen, haklıdan yana duranları ödüllendiren değil; çoğu zaman çıkar çarkına çomak sokanı cezalandıran bir düzendir. Ağalar hemen organize olurlar. Sahte telgraflar yazdırırlar. İftiralar üretirler. Halk sağlığını korumaya çalışan o genç kaymakamı, milli servet düşmanı, suçlu, sakıncalı ilan ederler. Sonunda da onu sürdürmeyi başarırlar. Arkasından çocuklara teneke çaldırarak uğurlarlar. Gürültüyü hakikatin üstüne örterek, haysiyeti küçültmeye çalışarak…
Romanın sonunda, kumpasa kurban giderek sürgün edilen ve ağır yenilgi duygusu yaşayan Kaymakam’ın yanına, kasabanın tellalı gelir. Haksızlığın, kumpasın ve kurulu çürük düzenin anatomisini, sanki bu memlekette rant ve iftira çarklarının değişmeyen felsefesini anlatır gibi şu sözlerle yüzüne çarpar:
“Bak Kaymakam. Gençsin, yiğitsin, namuslu ve vatanseversin. Bunun için kendine güvenirsin. Kendine güvendiğin için yalancı değilsin. Sen bana bak oğlum… Yalanın gücü, doğrunun güçsüzlüğünden değildir. Yalan teşkilat kurmuştur, doğru yalnızdır. Yalanın geleneği var, doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek” der.
Bu sözler, yalnızca Yaşar Kemal’in romanındaki bir kaymakama söylenmiş sözler değildir; bu ülkenin vicdanına söylenmiş sözlerdir aynı zamanda. O yüzden Fikret Irmak’ın hikâyesi yalnızca bir roman kahramanının hikâyesi değildir. Bu topraklarda kamunun yanında durmanın, halkı ezene karşı söz almanın, düzenin olağanlaştırdığı kötülüğe teslim olmamanın hikâyesidir aynı zamanda.
Benim savunduğum siyasi anlayış da tam burada duruyor.
Çünkü mesele yalnızca benim başıma gelenler değildir. Mesele, bu ülkede nasıl bir siyasetin kök salacağıdır. Halktan kopmayanın mı, halkın üstüne basarak yükselenin mi? Tevazuyla hizmet edenin mi, kibirle buyuranın mı? Farklılıkları ortak hayatın zenginliği sayanın mı, onları tehdit gibi görenin mi? Köprüler kuranın mı, duvarlar örenin mi?
İşte biz de o duruşma salonunda her gün biraz bunu yapıyoruz ve doğruyu yeniden dile getiriyoruz. Çünkü bu ülkede yalanın, hukuksuzluğun ve zorbalığın kurduğu teşkilata karşı, hakikati her gün yeniden yaratmak zorundayız. Cumhuriyet’i de ancak böyle var edeceğiz, böyle koruyacağız, böyle ileriye taşıyacağız. Tıpkı Kaymakam Fikret’in hikâyesinde olduğu gibi.
(REŞ/Mİ)






