Emeğiyle yaşayanların hak mücadelesi sürüyor.
“1 Mayıs, 1 Mayıs işçinin, emekçinin bayramı...” Bu sözler, Sarper Özsan’ın yazdığı 1 Mayıs Marşı’ndan. Evet, 1 Mayıs işçinin, emekçinin bayramıdır. Dahası, kazanımların mücadele edilerek güvence altına alındığını gösteren 1 Mayıs, herkes için önemli bir gündür. 1 Mayıs’ın tarihçesini ve anlamını ele almak için bu yazının alanı yetmez.
Marksizm, işçilerin toplumsal değişim ve devrim açısından öncü bir role sahip olduğunu vurgular. Mücadeledeki bu öncü rol ve kararlılık sayesinde kazanımlar elde ediliyor. Tabii, bunlar kolay elde edilmiyor. 8 saatlik çalışma, haftalık ve yıllık ücretli izin vb. haklar; çalışırken dökülen alın terinin ve kararlılıkla verilen mücadelenin bir sonucudur.
İşçilerin mücadelesinin önemli bir bölümü, kadın emeğinin sömürüsüne karşıdır. Bu mücadelede kadın işçilerin ve sendika liderlerinin özel bir yeri bulunur. Bu işçi önderlerinden yalnızca Lucy Parson’un hikâyesi dahi kadınların mücadeledeki yerini gösteriyor. 8 saatlik çalışma süreci mücadelesinin öncülerinden ve Haymarket Meydanı eylemlerini örgütleyenlerden biri olan Parsons, kadınların erkeklerden daha fazla sömürüldüğünü net bir biçimde ifade ediyordu. Mücadelesinin düzeyi, onu Chicago polisinin gözünde 1000 isyancıdan daha tehlikeli biri hâline getirmişti.
İşçiler, işyerlerinde sömürüye karşı mücadele ettikleri kadar savaş karşısında da mücadele eder. Savaşlar ve silahlı çatışmalar işçilerin ekmeklerini küçültür; alın terini ve emeğini görünmez kılan ana sebeplerin başında gelir. Tam da bu sebeple, işçi hareketleri ve sendikalar özünde barış hareketinin asli bileşenidir. Bu bakımdan, Kürt meselesine ilişkin devam eden barış süreci işçileri, emekçileri ve sendikaları yakından ilgilendiriyor. Emeğine, ekmeğine ve alın terine sahip çıkmanın yollarından biri de barış mücadelesine sahip çıkmaktır.
Sömürü ve baskı devam ediyor
1 Mayıs’ı kutlayacağımız bu hafta, Bağımsız Maden İşçileri Sendikası (Bağımsız Maden İş) üyesi Doruk Madencilik işçileri, Ankara’da hakları için eylem yapıyor. 12 Nisan’da madenin bulunduğu Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinden yola çıkan işçiler, Ankara’ya girişte ve sonrasında müdahalelerle karşılaştı.
Açlık grevine başlayan işçilerin çıplak bedeninde yazan şu söz, sömürünün düzeyini ve boyunu ortaya koyuyor: “Şimdi daha da açız ve çıplağız. Çok bağırdık, artık susuyoruz…”
Bağımsız Maden İş, direnen işçinin bedenindeki bu çarpıcı sözü, “Polisler Ankara halkı biz görmesin diye gözaltı araçlarını önümüze çekti. Konuşmuyoruz, yemiyoruz ve görünmüyoruz. Tüm Ankara halkına çağrımızdır; bizi görün, duyun, yanımıza gelin. Size ihtiyacımız var.” mesajıyla X platformunda paylaştı.
İşçiler, ödenmemiş ücretlerini, işçi sağlığı ve güvenliğine uygun çalışma koşullarını, sendikalı olduğu için işten atılan arkadaşlarının işe iadesini vb. konulardaki taleplerini duyurmak istiyor.
Şu bir gerçek: İşçilerin görünmez kılınması, insanlarla temas kurmasının engellenmesi, maruz kaldıkları sömürüyü ortadan kaldırmıyor.
Bir diğer olgu da, baskının yalnızca işçi sendikaları temsilcilerini hedef almıyor olması. Örneğin, şubat ayında gerçekleştirilen gözaltı operasyonunda KESK’e bağlı HABER-SEN MYK üyesi Halil İbrahim Doğan da gözaltına alındı ve ardından tutuklandı. KESK ve üye sendikaları, emek mücadelesi boyunca birçok defa gözaltına alındı, tutuklandı. 27 Nisan’da görülen duruşmada 15 KESK üye ve yöneticisi nihayet beraat etti. 14 yıl öncesine giden bu davada KESK üyeleri aylarca hapiste kaldı.
Bağımsız Maden İş, işçilerin taleplerini ve karşısında mücadele ettikleri Yıldızlar SSS Holding ile ilgili bilgi notunu sitesinde kamuoyu ile paylaşıyor.
Maden işçilerinin devam eden eylemini takip ederken İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin maden işkolundaki işçi cinayetleri verilerini de unutmamak lazım. İSİG Meclisi’nin tespitlerine göre, 2013-2025 yılları arasında maden işkolunda 1267 işçi hayatını kaybetti.
Baskı altındaki bir sendikacı Mehmet Türkmen de tekstil işçileri için yürüttüğü mücadele nedeniyle hapiste tutuluyor. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Türkmen’in mücadelesi, Gaziantep’teki tekstil işçilerinin maruz kaldığı baskıyı da ortaya koyuyor. 12 Mayıs’ta hakim karşısına çıkacak olan Türkmen’in yeri hapishane değil, işçilerin yanıdır.
İşçilerin ve sendikaların maruz kaldığı baskı da yürüttükleri mücadele de görülüyor.
Patronlar bahşetmiyor, işçiler mücadele ederek kazanıyor
İşçiler, hak mücadelesinin kazanımları açısından da kritik bir önemdedir. Örneğin; işçi, işveren ve hükümet temsilcilerinin yer aldığı üçlü bir yapıya sahip Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 1919’da kurulmuştur. Bir diğer öncü kazanım ise Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Zorla Çalıştırma Sözleşmesi’ni (No. 29) 1930’da kabul etmesidir.
Tahmin edileceği üzere, ILO’nun kurulması da emek sömürüsüne imkân sunan –aslında kölelik olan– zorla çalıştırmaya son vermeyi amaçlayan 1930 tarihli sözleşme de işverenlerin ve hükümetlerin lütfuyla kabul edilmemiştir. Her iki kazanımda da işçilerin yaşamını ve özgürlüğünü feda ettiği, büyük bedeller ödediği mücadele vardır.
Kazanımlardan bazıları
Esasen, 1930 tarihli Zorla Çalıştırma Sözleşmesi, ILO’nun 10 temel sözleşmesinden ilkidir. Diğer sözleşmelerin başlıkları dahi işçi mücadelesinin kazanımlarının safhalarından bazıları hakkında fikir veriyor.
Zorla çalıştırma karşısında kazanım elde eden işçiler, ardından örgütlenme özgürlüğü (No. 87) ve örgütlenme özgürlüğü ile toplu pazarlık (No. 98) haklarını kazanıyor. Bu iki sözleşmenin tarihi sırasıyla 1948 ve 1949. Örgütlenme özgürlüğü ve toplu pazarlığın ardından ise 1951 yılında Eşit Ücret Sözleşmesi (No. 100) kabul ediliyor. Bu sözleşme, erkekler ve kadınlar arasında yalnızca ücret bakımından değil, sosyal haklar bakımından da eşitliğin sağlanmasını güvence altına almayı amaçlıyor.
1957 tarihli 105 No’lu sözleşme, zorla çalıştırmaya tamamen engel koyuyor. 29 No’lu sözleşmede savaşlar ve afetler gibi olağanüstü durumlar istisna sayılırken, 20 yıl sonra zorla çalıştırmanın cezalandırma aracı olarak kullanılmasını yasaklıyor.
ILO’nun 111 No’lu ve 1958 tarihli Ayrımcılık Sözleşmesi, işçilere “ırk, renk, cinsiyet, din, siyasal görüş, ulusal kimlik ve sosyal köken temelinde ayrımcılık yapılmasının” önlenmesi çağrısında bulunuyor. Bu sözleşme, bilhassa sendikal aidiyeti ve siyasal görüşü nedeniyle KHK’larla ihraç edilen kamu emekçileri bakımından geçerlidir.
Emek sömürüsünü kadınlarla birlikte en fazla yaşayan çocukların çalıştırılmasına karşı da ILO temel sözleşmeleri kabul ediliyor. 1973’te Asgari Yaş Sözleşmesi (No. 138) kabul edilirken, 1999’da ise Çocuk İşçiliğinin En kötü Biçimleri Sözleşmesi (No. 182) kabul ediliyor. Bu sözleşmeler de MESEM’ler ve diğer çocukların çalışırken yaşamını yitirdiği işler bakımından geçerli.
ILO temel sözleşmelerinin son ikisi de işçi sağlığı ve güvenliği ile ilgili. 1981 tarihli 155 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliği Sözleşmesi, çalışırken yaşanan kazaları asgariye indirmeyi amaçlıyor. 2006 tarihli İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi (No. 187) ise iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin etkili politikaların kabul edilmesiyle uygulanacak tedbirlerin sürekli geliştirilmesini ve böylece iş kazalarının, ölümlerin ve meslek hastalıklarının azaltılmasını hedefliyor.
Bu arada, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin de bu temel sözleşmelerin tamamına taraf olduğunu not etmek gerekir. Ayrıca, Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca bu sözleşmeler kanun hükmündedir; Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla mahkemeye başvuruda bulunulamaz ve iç hukuk ile uyuşmazlık halinde bu sözleşmeler esas alınır. Özcesi, ILO temel sözleşmelerine uymamak kanunu aykırıdır.
ILO sözleşmeleri işçilerin önemli bir kazanımıdır. Ne var ki sözleşmeler, otomatik olarak insanca çalışma koşulları ve ücret anlamına gelmiyor. İşverenler işçileri hâlâ sömürüyor. Sözleşmeleri yaşama geçirecek olan; işçilerin, sendikaların, insan hakları örgütlerinin, yani ilgili tüm aktörlerin mücadelesidir.
Yaşasın 1 Mayıs!
Özsan’ın Brecht’in Cesaret Ana oyunu için yazdığı 1 Mayıs Marşı’nın kısa sürede tiyatro sahnesinden taşıp geniş kitlelere ulaşması gibi, işçilerin mücadelesi ve kazanımları da toplumun geniş kesimlerine ulaşmıştır.
Tekraren; 1 Mayıs kazanım ve mücadele günüdür. Elde edilen kazanımların kapitalist sistem ve baskıcı hükümetler tarafından elimizden alınmaması için mücadeleye devam.
1 Mayıs’ta hep birlikte alanlarda olmak dileğiyle.
Son söz, ne güzel bir söz: Yaşasın 1 Mayıs! Bijî Yek Gulan!
(Oİ/VC)







