Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür filminde şövalye Antonius Block, kumsalda Ölüm ile karşılaştığında kaçmayı değil, satranç tahtasını kurmayı seçer. Bu yalnızca bir zaman kazanma çabası değil; insanın mutlak bir güç karşısında 'özne' olarak kalabildiği son sığınak.
Bugünün kurumlarında, makamların ağırlığı altında ezilen, “başkasının ceketi”yle o koltuklarda oturan, iradesini emir-komuta zincirine kurban eden figürler için bu sahne sarsıcı. Zira Block, Ölüm’le oynarken iradesini ortaya koyar; bugünün “silinmiş yüzlü” öznecikleri ise masaya oturmadan yenilgiyi, yani hiçleşmeyi seçmişler. Bu sahne, özne olmak ile olmaktan vazgeçmek arasındaki eşiğin temsilidir.
Bu nedenle “iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” sözü, yalnızca bir ahlak ilkesi olarak değil, eleştirinin yönünü tayin eden bir düşünme biçimi. Zira sıkça kurumsal eleştiriler yapılır; bunun adresi de hiç kuşkusuz iktidarlardır. Çünkü devletlerin kurumsal güçlerinin başında, o güzel deyimle, direksiyonda yürütme vardır. Fakat demokrasinin zayıflamasıyla yasama-yürütme-yargı arasındaki denge mekanizması aşınır; yasama ile yargı, yürütmenin güdümüne girerek mekanizma işlememeye başlar. Kurumlardaki kişiler de yürütmenin açık ya da örtük biçimde ilan ettiği politikaları, yer yer durumdan vazife çıkararak uygular.
Burada ilişki belirleyici hale gelir: Çünkü ilişki yalnızca kişiler arasında kurulur, bağlamın ta kendisidir. Bağlam yoksa özne de yoktur. Özne yoksa sorumluluk bulanıklaşır. Eleştiri de bu bulanıklıkta, çoğu zaman kendini temize çeken, yürek soğurtan, bireyin özneleşmesinin oksijeni haline gelir.
Ortamı sis bulutu kapladığında, kurdun dumanlı havaları sevmesi misali, herkes kendini hayatta kalma moduna alır, konformist (uymacı) bir tutum takınır. En büyük cellatlar bu tür iklimlerde doğar. Cellatlar, yaptıklarından ya da parçası olduğu “suç”larla yüzleşme zamanı geldiğinde, kuşkusuz, “Ben emir kuluyum, bana deneni yaptım; başka ne yapabilirdim ki, ben kimim ki?” diye ağlamaya, nedamet getirmeye çalışır. Çalışır ama artık satranç tahtası kurulmaz. Tarih, kalemi çoktan kırmıştır. Arendt’in deyişiyle “kötülüğün sıradanlığı”nı bu iklim yaratır, cellatların tutumu da hayata geçirir. Cellatlar, oyuna hiç oturmayanlardan çıkar.
Makamların erimesi
Kelimelerin hafızası, kimi zaman kavramların kaderini fısıldar. Arapça ḳwm (kıyam) kökünden türeyen makam, kelime anlamıyla "ayak üstü durulan yer" demek. Yani makam, bir "duruş" yeridir. Benzer şekilde, Batı dillerindeki statü kavramı da Latince stare (ayakta durmak) köküne dayanır, heykel (statue) ile aynı kaynaktan beslenir. Öte yandan mevki, vuku (oluş) kökünden gelir; bir "oluş" yeridir. Bu etimolojik köken bize şunu söyler: Mevki için bir oluş, makam için bir duruş gerekir. Duruşu ve oluşu olmayan birinin işgal ettiği yer makam değil, yalnızca hacimdir. Kişi orada hakkını vererek "bulunmuyor", işgal ediyordur. İşgal, hiç kuşkusuz meşru değildir. Meşruiyetsizlik insanı manen zehirler. O nedenle işgalciler, tez zamanda Hayat tarafından kusulur.
Hayatta satranç tahtasının yerinde kurumsal yapılar vardır. Oyun, burada, bireysel tercihler değil, makamın o "duruş" ve "oluş" gerektiren işleyişinde kuruludur. Devlet, kurumların bileşkesidir. Bu kurumlar belli ilkelerin üzerinde yükselen, yasalara dayanan mevzuatlara bağlıdır; yani nasıl işletilecekleri normlarla belirlenmiştir. Kurumlar, yasalardan çok onların hayata geçmesiyle oluşan içtihatlarla işler; buna gelenek de diyebiliriz. Çünkü yasalar, hayatın deneyiminden ya da eleğinden süzüldükçe rafine hale gelir.
Kurumların işleyişi yalnızca normlarla değil, o normları hayata geçiren kişilerle belirlenir. Totaliter, nepotik, halkın iradesinin gasp edildiği rejimlerde liyakat askıya alınır. Bu ideolojik tutum, “benden olanı ihya eder, benden olmayanı hain ilan ederim” anlayışıyla; yasalarla, anayasa ile ve kuşkusuz ülkenin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan temel ve koruyucu haklar kişilerin elinden alınır, haklara erişim engellenir. Oysa haklar manzume şeklindedir; içlerinden biri kullandırılmazsa, denklem x-1 şeklinde işlemez. Ne denli despotik olursa olsun, irade gerçektir.
Şimdi alegorik bir anlatımla düşünelim: Bir makamdayım. Kuşkusuz makamın dışında da personalarım vardır. Kişi, içinde bulunduğu bağlama göre farklı öznellikler taşır. Ama burada makamı, yani yetki sahibi olan yüzü referans alarak düşünelim. Makam benimle canlanıyorsa, ben de benden bekleneni yapmıyorsam, makam zamanla eriyip yok olur. Makamla birlikte beliren bağlamsal özneliğim de silinir. Makamın parçası olduğu yapı da ortadan kalkar. Bunlar, eşanlı gerçekleşir. Burada makamla birlikte bağlam da ortadan kalkar. Geriye kalan boşluğu ya da hacmi kavramsızlık olarak adlandırabiliriz. Yani liyakate göre işlemeyen nepotik rejimler, dışarıdan gelen saldıranlardan çok kendi kendilerini bitirirler. Kuşkusuz büyük doğal felaketler ya da işgaller bu tartışmanın dışındadır. Bağlamdaki özne için neden sorusu özgürleşmenin kapısını aralayabilir. Çünkü bu soru ortadan kalktığında, eylem ile özne arasındaki bağ çözülür. Bağ çözülünce sorumluluk askıya alınır. Sorumluluk askıya alındığındaysa erime görünmezleşir.
Özsaygının aşınması
Erime, eşanlı, kişinin personalarını taşıyan iskeletinde de gerçekleşir. İnsan, bir özne olarak kişiliği olan iradi bir varlıktır. Makama göreli bir yolculuğun ardından gelmiştir. Bir insanın belli bir beceri seti ile yetişmesi, içine doğduğu toplumun ortak emeğidir. Yetişip makama gelmesi onlarca yıl alır.
Makam yalnızca bir yetki alanı değil; aynı zamanda yükümlülüklerden örülüdür. Kişinin makamda kendisinden beklenenleri, ki bunlar etik, sosyal, hukuki sorumluluğudur, yerine getirmediğinde, en başta etik bir sorunun kaynağı olur. Bu, onurunu zedeler, özsaygısını aşındırır. Kısacası kişi kendine zarar verir. Bunların neticesinde özneliği aşınır; geriye “silinmiş bir yüz” kalır. Yani kimliksizleşir. Bağlamın yüklediği sorumluluğunu yerine getirmeyen kişi, oluşan sorunların doğrudan müsebbibidir.
Bu süreçte kişinin kendine karşı sorumluluk alabilme kapasitesi olan özsaygı, aşınarak koruyuculuğunu kaybeder. Özsaygının zedelenmesi, bağlamın çözülmesine eşlik eden bir diğer sorundur.
Sorumluluk, Latince yanıt vermek anlamındaki responsare fiilinden gelir; -ability ise o yanıtı verebilme gücünü ifade eder. Yanıt ile güç bir araya geldiğinde sorumluluk ortaya çıkar. Sorumluluk, kişiyi de bağlamı da, makamı da, makamın bağlı olduğu kurumsal yapıyı da korur. Kişinin içinde bulunduğu ilişkileri de toplumu da korur. Anominin ortaya çıkmasını engeller.
Sorumluluğun askıya alınmasıyla bürünülen cellatlık
Bağlamdaki öznenin sorumluluk almaması sonucu ortaya çıkan çözülme, yalnızca bireysel bir zafiyet olarak kalmaz; tarihsel bir soruna dönüşür. Kurumların hiç kuşkusuz bilinci de vicdanı da yoktur. O nedenle olası ihtilaflarda kişiler yargılanır. Ülkeler tazminat öderler. Bunun maddi tarih bilincimizdeki en yakın örneklerinden biri Nürnberg Mahkemeleri’dir.
Eichmann gibi pek çok tutuklu, mahkemede “Ben, emirleri uyguladım” der. Oysa burada mesele, bu denli harici bir baskı ya da emir değildir; bir tür “durumdan vazife çıkarmak” ile ilişkili. Mesele, yalnızca itaat değil, cellatlaşmaya giden itaatkarlığın nasıl mümkün hale geldiğidir.
Kişi kendini bağlamın dışında konumlandırdıkça, yaptığı eylemle olan ilişkisine mesafelenir. Bu mesafeden doğan kopuş, sorumluluğun askıya alınması anlamına gelir. Sorumluluk askıya alındığında ise, eylem ile özne arasındaki bağ çözülür çünkü “neden” sorusu sorulmadığında, eylem doğal kabul edilir. Doğal kabul edilen eylem sorgulanmaz. Sorgulanmayan eylem ise, giderek görünmez hale gelir. Bu görünmezlik, kişinin kendi eylemine yabancılaşmasını beraberinde getirir.
Türkçede “başkasının ceketi ile damat olmak” adlı, oldukça sert denebilecek bir deyim vardır. “Parayı veren düdüğü çalar” atasözü de bunu imler. Kişi reel olarak liyakat sahibi değilse, makamın getirdiği sorumluluğa yanıt veremez çünkü güçten yoksundur. Bu noktada kişi, artık eylemin faili değil, taşıyıcısıdır. Cellatlığın nedeni paradoksal görünse de güçsüzlüktür: tanıklığın doğurduğu yanıtı verme gücünden yoksunluk.
Bilincin eşiği
Ancak bugün bu irade yitimi, yalnızca klasik bir emir-komuta meselesi ya da harici bir baskı değildir. Ölüm’le satranç oynayan Şövalye’nin veya vicdanıyla baş başa kalan o dört arkadaşın trajedisi, bugün yerini daha sinsi bir “yutulma” haline bırakmıştır. Post-human tartışmalarının göbeğinde, insanın bilgisayar ile hibritlenmeye çalışıldığı bu iklimde, irade artık otoriteye değil; teknolojik ya da ideolojik bir algoritmaya devredilmektedir.
İnsan, 'durumdan vazife çıkarırken' aslında kendi karar verme yetisini sisteme delege eder; bu nedenle hibritleşme teknolojik bir protez değil, “yanıt verme gücü”nün (respons-ability) kodlar ile rasyonalize edilmiş politikalara bırakılmasıdır. Bu noktada özne, iradesi sistem tarafından yutulmuş birer “nesne”ye, yani ismi var cismi yok bir hayalete dönüşür. Eğer gittikçe nesneleşiyorsak, bunu konforlu bir hayatta kalma modu için yapıyorsak; artık ne Bergman’ın kumsalındaki o soylu kavgadan ne de insanın kültürel varlık olmasından söz edebiliriz.
Burada sorun, kurumsal, etik ya da hukuksal niteliğini aşarak insanın ne olduğuna dair bir sorgulamayla baş başa bırakır bizi. Hayatta anlam denen bir fenomen vardır. “Hayat, mana üzerine kuruludur” sözü bunun ifadesidir. Tevrat’taki “önce söz vardı” ayeti de.
Bu tartışma, insanın ontolojik anlamda ne olduğuna dair o radikal soruyu yeniden sordurur: İnsanı insan yapan nedir?
Bugün, post-human ya da insan-sonrasının tartışıldığı bir iklimde bu soruya nasıl yanıt vereceğiz?
İnsanın bilgisayarın arayüzüne dönüştürülmeye çalışıldığı bir dönemde, insanın ne olduğunu sormak hâlâ radikal bir sorudur. Ne denli tanık olursa olsun, önündeki sahnelerde olup bitenleri bir bilgisayar oyunu ya da bir Hollywood filmi sansa da, bunun böyle olmadığının, henüz bilincindedir.
İnsan anlam arar, ona anlamın kapılarını neden sorusu açar. Nedensiz yaşanmaz. Çünkü “neden” sorusu ortadan kalktığında, anlam da askıya alınır. Anlam askıya alındığında ise insan, kendi eylemiyle olan bağını yitirir. Bir tür yağsız tereyağına dönüştükçe, insandan hâlâ söz etmek olanaklı mıdır? Eğer gittikçe nesneleşiliyorsa ve bu da fayda ya da bir tür fayda olan haz için yapılıyorsa, bu faydayı ya da hazzı taşıyacak, yaşayacak özne kim olur?
İğnenin adresi
Antonius Block, kumsalda Ölüm’e karşı taşlarını hareket ettirirken aslında kendi yüzünün hatlarını belirginleştiriyordu. O masadaki her hamle, yaklaşan sondan kaçmak değil, o son gelene dek 'özne' kalabilme iradesiydi. Bugün 'başkasının ceketiyle' o koltuklara yerleşenler, ceketin şıklığına bakarken içindeki bedenin bir hayalete dönüştüğünü fark etmiyorlar. İradeyi emir-komuta zincirine, etik sorumluluğu ise “koşullar”a devretmek, hayatta kalma stratejisinden çok kendi varlığına dair ontolojik bir intihar.
Aynaya baktığımızda gördüğümüz o silikleşen çehre, başkasının zulmü değil, kendi sessizliğimizin, vazgeçişlerimizin eseridir. Eğer eleştiri bedel ödetmiyor, konfor alanını sarsmıyorsa, en önemlisi eyleme dönüşmüyorsa yalnızca rüzgârda savrulan boş bir kelamdır. İğneyi kendimize batırdığımızda hissettiğimiz o sızı, hâlâ insan kalan, hâlâ bir yüzü olan eti, kemiği, ruhu olan varlığımızdır. Şimdi sormak gerekir: Masadaki son hamleyi yapacak irademiz var mı? Yoksa yalnızca Ölüm’ü ya da tarihin süpürmesini bekleyen birer toz zerresi olarak mı o makamlarda duruyoruz? Bağlamın sorumluluğuna yanıt veremeyenlerin geriye bırakacağı tek şey, hiçbir yere yazılmamış, silinmiş bir yüz olabilir.
(MVB/NÖ)







