"Çocuklarımız, yeni kölelerimiz." - Gündüz Vassaf
Son yıllarda ebeveynlik literatürüne sessizce ama hızla yerleşen bir kavram var: "Çim Biçme Makinesi Ebeveynlik". Mantığı basit: Çocuğun önüne çıkabilecek her taşı, engeli, belirsizliği önceden temizlemek. Düşmesin, üzülmesin, zorlanmasın, gecikmesin, kaybetmesin. Yol dümdüz olsun. Çocuk yürüsün ama yalnızca bizim biçtiğimiz çimlerin üzerinden.
Bu yazıda, rekabetçi eğitim sisteminin ve aşırı korumacı anne-baba tutumlarını sorunsallaştırarak çocuklar üzerindeki etkilerini görünür kılmayı murad ediyoruz. İnsan yavrusu bütün doğasını bilincinin dışına iterek doğar. Kültürel bir varlık olarak her şeyi öğrenmeye ihtiyaç duyar. Eğitim de toplumsal bir kurum olarak bu işlevi üstlenir. Her toplumsal kurum, işlevini yerine getirebilmek için diğer toplumsal kurumlarla ilişki kurmaya, etkileşmeye ihtiyaç duyar. Bu nedenle hiç kuşkusuz eğitim kurumunun da aile, siyaset, ekonomi, din, siyaset ve sanat ile kesiştiği noktalar vardır.
Anne-baba tutumlarının evrimi
Anne-baba (ebeveyn) tutumlarını tarif etmek için son zamanlarda sıkça “çim biçme makinesi anne-babalık” (lawnmower parenting) diye adlandırdığımız tutumdan söz edilmekte. Bunun habercisi ya da beta sürümü helikopter ebeveynliktir. 1990’ların sonlarında literatüre giren helikopter ebeveyn, çocuğun etrafında sürekli dolaşan, her hareketini yukarıdan izleyen bir gözetleme kulesi gibiydi. Müdahaleciydi; ama henüz reaktifti. Çocuk düşerse devreye girer, tökezlerse el uzatırdı. Hayatın yoluna, taşlarına ve pürüzlerineyse henüz dokunmazdı.
Bugün geldiğimiz noktada ebeveynlik daha ileri, sorunlu bir evrede. Çim biçme makinesi ebeveynlik, artık müdahaleyi düşüş anına bırakmaz; düşme ihtimalini baştan ortadan kaldırır. Yol düzeltilir, taşlar temizlenir, belirsizlikler dağıtılır, hijyen koşulları sağlanır. Çocuk yürüsün diye değil; hayatın sertliğiyle hiç temas etmesin diye. Böylece ebeveynlik, çocuğun öğrenme yoldaşlığından çok çocuğun dünyasını önceden tasarlayan bir mühendisliğe dönüşür. Bu anlamıyla bir tür gardiyanlık olduğu da söylenebilir.
Bu yaklaşım ilk bakışta şefkatli, sorumlu tutum olarak görülebilir. Oysa sorun niyetle değil sonuçla ilgilidir. Çocuğu her riskten korumak, onu güçlendirmez; aksine dünyayla kuracağı sahici bağı zayıflatır. Deneyimleme hakkı, hata yapma imkânı ve özneleşme süreci daha baştan askıya alınır. Çocuğun hayatla karşılaşma hakkı gasp edilir. Çocuk, steril bir alanda hareket eden bir figüre dönüşür.
Tutumdaki dönüşüm, bireysel tercihlerinin toplamı değildir. Belirli sınıfsal konumun, belirli kaygı rejiminin, rekabetçi düzenin ürettiği yapısal bir tutumdur. Bunu yaratan kaygıyı sürekli besleyen toplumsal, ekonomi-politik zemine bakmak yol gösterici olabilir.
Koruyucu tutsaklık
“Cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşelidir” deriz sıklıkla bilgiye dayalı olmayan tutumlar için. Burada sorunsallaştırdığımız tutumun en güçlü dayanağı kötücüllük değil; iyi niyetin bilgiyle, öngörüyle desteklenmemesidir. Özellikle orta sınıf ebeveynlik pratiğinde korumacı, kontrolcü tutum, sevgiyi görünmezleştirebiliyor.
Orta sınıf bilincinin statü kaybı, geride kalma, “aşağı düşme” ihtimali, ebeveynin çocuğa bakışını derinden etkiler. Çocuk, bir özne olmaktan çıkar; ailenin sosyal sermayesinin, gelecek güvencesinin, sınıfsal devamlılığının taşıyıcısına dönüşürek araçsallaşır. Çocuğun hayatı, sevginin değil risk yönetiminin konusu hâline gelir.
Ebeveyn, çocuğun önündeki engelleri kaldırırken çoğu zaman kendini fedakâr hisseder. Oysa çocuğa şu örtük mesajı verilir: “Bu dünya senin başa çıkabileceğin bir yer değil; ancak benim kontrolümde yaşayabilirsin.” Bu, açık bir baskı değildir; incelikli, sessiz bir müdahaledir. Çocuğun kendi deneyimine, sezgisine, iradesine duyduğu güven yavaş yavaş aşındırılır. Sevgi, güçlendiriciliğini yitirir, bağımlılaştırıcı bir forma bürünür.
Bu nedenle kontrolcülüğü “aşırı korumacılık” açıklayamaz. Ortada, çocuğun gerçeklik algısını, özne olma kapasitesini zedeleyen pedagojik manipülasyon vardır. Çocuk, dünyanın tehlikeli olduğu fikrini deneyimle değil, ebeveynin kaygısı üzerinden öğrenir. Kendi sınırlarını yoklayarak değil; başkasının korkularını içselleştirerek şekillenir. Böylece çocuk, kendi hayatına mesafeli bir özneye dönüşür.
Korumacı tutum, bireysel değil toplumsaldır. Uymacılık anlayışıyla sürekli beslenerek meşrulaştırılır. Orta sınıfın çocuğunu kontrol etme ihtiyacı, kişisel zaaf değil; belirli ekonomik ve kültürel yapının dayattığı reflekstir. Bu nedenle koruyuculuğun ardındaki ekonomi-politik zemine bakılabilir.
Ekonomi-politik açıdan eğitim
Bugün, toplumsal alandaki herhangi bir tutumu ekonomi-politikten yalıratak anlayamayız. Türkiye’de eğitim, anayasal olarak sosyal devletin temel sorumluluklarından biri olmasına rağmen, neoliberal piyasa mantığı altındadır. Eğitim artık kamusal hak değil; satın alınan, yatırım yapılan, getirisi hesaplanan “gelecek sigortası” olarak sunulmaktadır.
Bu metalaşma, sınıfları dolduran çocukların dilini de bilincini de kökten değiştirir. Daha birinci sınıfta sıra arkadaşını öğrenme yoldaşı olarak değil; sıralamada geçilmesi gereken rakip olarak görmeye koşullandırılır. Notlar, başarı tabloları, hız ve performans ölçümleri; pedagojik rehberlikten çok, piyasanın tanıdık sorularını tekrarlar: Kim önde? Kim geride kaldı? Kim hızlanmalı? Kim yavaşlatıyor?
Bu dil, çocuklara olduğu kadar ailelere de seslenir. Ebeveynin kulağına sürekli şu fısıldanır: “Dikkatli olmazsan çocuğun geride kalır.” Bu fısıltı, zamanla kolektif bir çığlığa dönüşür. Eğitim kurumlarını birer yarış pistine çevirir. Çocuk, topluluğun üyesi olarak değil; performansını sürekli kanıtlamak zorunda olan özne olarak konumlandırılır. Öğrenme, merak ile birlikte düşünme; yerini hız, verimlilik ile rekabete bırakır. Bu koşullar altında ebeveynliğin de biçimi değişir. Ebeveyn, çocuğunun eğitim yolculuğuna eşlik eden biri olmaktan çıkar; onu bu yarışta “geride bırakmamaya” çalışan bir menajer gibi davranmaya başlar.
Eğitimin bu şekilde örgütlenmesi, yalnızca eşitsizlikleri derinleştirmez; insan ilişkilerini yeniden tanımlar. Dayanışma, paylaşım ve birlikte yaşam fikri aşınırken; “yavaşlatan” herkes potansiyel “engel” olarak algılanır. Rekabetçi düzen böylece eğitim politikası olmaktan çıkar; etik bir soruna, hatta toplumsal patolojiye dönüşür.
Patolojinin ifşası
Rekabetçilik, kılcallara değin sinen bir patolojidir. Bu, bireyseli aşan normalleşmiş “hastalık” hâlidir. İstanbul Fatih’te birkaç yıl önce yaşanan ve velilerin bir devlet okulunu basarak sınıftaki kaynaştırma öğrencisini yani nöro-çeşitliliği olan özel çocuğun gönderilmesini istemeleri, bu patolojinin en çıplak örneklerinden biridir. Gerekçe nettir: “Bu çocuk sınıfın ‘seviyesini’, hızını düşürüyor.”
Bu olayda asıl sarsıcı olan, talebin sertliği değil; mantığının “meşruluğu”dur. Burada kimse kendini zalim olarak görmez. Aksine, aileler çocuklarını “koruduklarını” düşünürler. Sorun tam da buradadır. Rekabetçi sistem, insanları vicdansızlığa değil; vicdanlarını belirli bir mantığa göre yeniden ayarlamaya zorlar. “Yavaşlatan” herkes, ister çocuk, öğrenci, öğretmen olsun, sistemin gözünde engele dönüşür. Böylece birlikte öğrenme de yaşama da rekabetçi mantık karşısında anlamını yitirir.
Bu durum, insanın türsel özelliği olan topluluk hâlinde yaşama pratiği ile çelişir. İnsan, tarihsel olarak rekabet ederek değil; işbirliği yaparak hayatta kalmıştır. Bilgiyi paylaşarak, yükü bölüşerek, ‘yavaş olanı’ kollayarak… Rekabet mutlaklaştırılarak fetişleştirildiğinde tarihsel hafıza silinir. İnsan başkalarını potansiyel tehdit olarak görür, güvensizleşerek yalnızlaşır.
Gündüz Vassaf’ın sarsıcı cümlesi bu bağlamda bir hakaret değil, bir teşhistir: “Çocuklarınız yeni kölelerinizdir.” Bu söz hakaret değil; teşhistir. Anne-babanın statü kaygısı, hız takıntısı ile başarı endişesini taşıyan çocuk, artık özgür bir özne değil; başkalarının beklentilerini sırtlanan bir köleye ya da araca dönüşür.
Hakikatin ifşası
Hakikati açıkça söyleyelim: Hayat sterilize edilemez. Kontrolcü tutumun vaat ettiği “pürüzsüz yol”, gerçek değil simülasyondur. O simülasyonda çocuk belki güvendedir ama hayatta değildir. Çünkü insan, toplumsaldır, başkalarına ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç eksiklik değil; insanı başkasına açan, yardım istemeye, dayanışmaya yönelten, birlikte yaşamın kapısını aralatan etik bir eşiktir.
Kontrolcülük, çocuğun yolunu pürüzsüzleştirdiğinde riski değil, deneyimi de ortadan kaldırır. Kaybetmek, beklemek, yanılmak, başarısız olmak… Bunlar pedagojik hatalar değil; insanın kendini, hayatı tanıma yolculuğundaki varoluşsal duraklardır. Bu deneyimlerden yoksun bir çocuk, dayanıklılık (resilience) geliştiremez. Bu nedenle çocuk, kendi hayatının öznesi olmaktan yavaşça çıkar. Kararlarını alan, riskleri tartan, sonuçlarına katlanan özne yerine; başkasının kaygı ajandasında temsil edilen nesneye dönüşür. Kontrolcülüğün “iyi niyetli” düzenlemeleri, çocuğun kendi sezgisine, muhakemesine duyduğu güveni aşındırır. Çocuk, neyi yapabileceğini dünyayla karşılaşarak değil; neyi yapmaması gerektiğini başkasının korkularından öğrenir.
Sartre’ın “insan özgür olmaya mahkûmdur” sözü tam da burada anlam kazanır. Sartre’ın kastettiği mahkûmiyet, özgürlüğün verdiği keyif değil; seçim yapma, sonuçlarını üstlenme sorumluluğudur. Kontrolcülük ise çocuğu bu sorumluluktan “korumaya” çalışır. Bu, çocuğu özgürleştirmez; onu kendi seçimleriyle karşılaşmaktan alıkoyarak varoluşsal kırılmalar yaratır. Bilinci pelteleştirerek felçleştiren bu kırılmalar, uymacı (konformist) özneyi inşa eder.. Bu özne, rekabetçi düzenin aradığı profildir: Sessiz, uyumlu, sürekli kendini kanıtlama baskısı altında köleleştirici statükoyu yeniden üreten biri.
İşte bu nedenle kontrolcülük, yalnızca pedagojik değil, etik ve politik bir sorundur. Rekabete teslim olan, dayanışmayı yok sayan toplum, toplumsallığını yitirir. Burada hakikati söylemek etik bir sorumluluktur.
Kaygıdan özgürlüğe giden yol: Eleştiri
Eleştiri suçlama, teşhir ya da ahlaki üstünlük ilanın değil; ayıklama pratiğidir: Normalleşmiş olanın içindeki patolojiyi görünür kılma çabasıdır. Eğer kontrolcü tutumları eleştiri süzgecinden geçirmezsek, bu anlayış zamanla “doğal”, hatta anakımlaşarak “sorumlu ebeveynlik” olarak yerleşir. Eleştirinin yokluğunda, hastalıklı olan norm hâline gelir.
Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda yaptığı tespitler sorunu görünürleştirir. Han’a göre çağımızın insanı, artık dışsal bir baskı altında ezilen itaatkâr bir figür değil; kendi kendini zorlayan, sürekli daha fazlasını yapması gerektiğine inanan performans öznesidir. “Yapabilmelisin” buyruğu, açık bir yasak kadar serttir; ama çok daha görünmezdir. Çünkü baskı artık dışarıdan değil içeriden gelir.
Bu mantık anne-baba tutumlarına sızdığında, kontrolcülük, neredeyse kaçınılmazlaşır. Anne-baba, çocuğun önündeki engelleri kaldırırken koruduğunu düşünür; oysa farkında olmadan çocuğu sürekli kendini gerçekleştirmesi gereken performans nesnesine dönüştürür. Çocuk, başarısızlığın seçenek olmadığı, durmanın ya da yavaşlamanın kabul edilmediği bir hatta yerleştirilir. Böylece engellerden arındırılmış gibi görünen yol, çocuğu hayatla temas ederek güçlenmekten mahrum bırakarak başarıya mahkûm eder.
Bu mahkûmiyetin bedeli ağırdır. Başarının “zorunlu” olduğu bir dünyada, başarısızlık yalnızca deneyim değil; varoluşsal bir tehdittir. Çocuk, daha büyümeden tükenmeye başlar. Aile ise dayanışma alanı olmaktan çıkar; piyasa rekabetinin en küçük, en mahrem başarı birimine dönüşür.
Peki bu durumda ne yapabiliriz? Öncelikle, anne-babalar olarak kaygılarımızı azaltmaya yönelik küçük adımlar atabiliriz: Çocuğun karşılaştığı küçük engelleri hemen ortadan kaldırmak yerine, onunla birlikte o engeli aşmanın yollarını konuşmak; "başarısızlık" dediğimiz anları, öğrenme, yeniden deneme olanağı görebiliriz.Çocuğun günlük programını oluştururken rekabetçi performans yerine merakını, sosyal becerilerini, dayanışma ruhunu geliştirecek deneyim alanları açmaya özen gösterebiliriz. Okullar ile eğitimciler ise "kazanan-kaybeden" ikiliğini pekiştiren sıralama, ödül sistemlerini gözden geçirerek, işbirliğine dayalı çalışmaları, kolektif başarıyı teşvik eden pedagojik modellere alan açabilir. Başkalarının varlığını tehdit değil zenginlik olarak görebilen çocuklar murad ettiğimiz barış ortamını tesis edebilirler.
Sonuç
Koruyucu, kontrolcü anne-baba tutumu olarak çim biçme makinesi ebeveynlik, “çocuğu hayata hazırlıyorum” derken çocuğun hayatla bağ kurma olanaklarını öldürür, onu hayattan muaf kılar. Bakım da destek de engelleri kaldırmak değildir. Çocuğun o engellerle karşılaşmasına izin verirken yanında durabilmektir; onun yerine konuşmadan, karar vermeden, düşmeden…
Bu yüzden eleştiri, etik bir sorumluluktur. Rekabetçi düzenin ebeveynliğe biçtiği rolü reddetmek, “mükemmel çocuk” mitinden vazgeçmek, başkalarına duyulan ihtiyacı zayıflık ya da kusur olmaktan çıkarıp insani bir özellik olarak görmemizi sağlayabilir. Böylece çocuk, kendi adımlarıyla yürüyeceği, düşeceği, kalkacağı ve başkalarıyla karşılaşacağı gerçek bir hayatı yani yaşanabilir hayatı özneleşerek deneyimler.
(MB/AB)







