Çağımızın en büyük çelişkilerinden biri, bu kadar çok bilip bu kadar çok konuştuğumuz bir zamanda, bu kadar az değişip dönüşmemizdir. Bilgiye erişim neredeyse sınırsız; her gün yeni kavramlar, analizler, yorumlar dolaşıma giriyor. Ama şaşkına dönüştüren “farkındalık”lara karşın dünyadaki krizler daha da derinleşmekte.
Sorun, bilginin eylemin yerini almasıdır. Bu yüzden çağımızın trajedisi basit ama sarsıcı bir cümlede toplanabilir: Biliyoruz ama etkisiziz. Bu nedenle de bu yazının, paradoksal biçimde etkisizleşen eleştiri ve/ya bilgiden kopuş çağının değirmenine su taşımaktan öte işlevi olur mu, kuşkuluyum.
Bu etkisizliğin izini sürdüğümüzde karşımıza iki kavram çıkar: eleştiri ve kriz. Her ikisi de aynı kökten beslenir. Yunanca krinein fiili ayırt etmek, karar vermek, hüküm kurmak anlamına gelir. Buradan türeyen kritike (eleştiri), bir şeyi çözümleme, yargılama pratiğini; krisis (kriz) ise karar verilmesi gereken kırılma anını ifade eder. Yani eleştiri ile kriz, birbirinden ayrı değil; aynı eylemin iki farklı yüzüdür: Eleştiri, krizin düşünsel ifadesi; kriz ise eleştirinin eyleme çağrısı. Ancak bugün bu iki kavram arasındaki bağ kopmuş durumda. Eleştiri var ama kriz yok. Kriz bir karar anı olmaktan çıkıp sürekli izlenen bir duruma dönüşmüş durumda. Eleştiriyoruz ama karar ver(e)miyor, konuşuyor ama eyleme geç(e)miyoruz.
Bu kopuşun merkezinde ise epistemik iktidar yer alıyor. Artık güç yalnızca ekonomik ya da politik araçlar yanında incelikli biçimde bilgiyle kuruluyor. Kimin konuşabileceğine, kimin "bilgili" sayılacağına ve hangi sözün "geçerli" olduğuna karar veren mekanizmalar, hakikatin kendisini de belirlemekte.
Uzmanlık tam da burada devreye girer. Kökeninde deneyim ve zamanla kurulan ilişkiyi imleyen uzmanlık, günümüzde anlamını büyük ölçüde yitirmiştir. Artık uzman, bir şeyin içinden geçmiş olan değil; o şey hakkında konuşma yetkisi verilen kişidir. Deneyimin yerini belge, tanıklığınsa akreditasyon almıştır.
Böylece bilgi, dünyayı dönüştüren bir imkân olmaktan çıkıp mülkiyet biçimine; uzman ise bu mülkiyetin taşıyıcısına dönüşür. Hakikat artık belirli kanallar aracılığıyla manipülatif biçimde dolaşıma sokulan bir ‘değer’dir.
Burada şu sorulabilir: Eleştiri, krizin düşünsel biçimiyse, kriz de bir karar anıysa bugün neden bu kadar çok eleştiriye karşın statüko güçleniyor, sorunlar derinleşiyor?
Bilgiyi yaşama tercüme etmek
Aristoteles, teorik bilgi ile pratik bilgeliği birbirinden ayırır: Episteme, teorik bilgiyi; yani bir şeyin ne olduğunu bilmeye, değişmez olana, ezeli-ebedi hakikatlere yönelir. Phronesis ise pratik bilgeliktir; bilgiyi doğru zamanda, doğru biçimde eyleme geçirebilme yetisi, erdemli ya da mutlu yaşamın temelidir.
Bugün yaşadığımız krizin, tam da bu iki alan arasındaki bağın kopuşundan kaynaklandığı söylenebilir. Bilgi hiç olmadığı kadar yaygın, bilgiye erişim demokratikleşmiş, dijital çağ her bireyi potansiyel "bilen"e dönüştürmüş. Ancak bu erişim, beraberinde derinleşme getirmemiş bilakis, bilginin çoğalması, onun eyleme dönüşme kapasitesini zayıflatmıştır. Ortaya çıkan tabloyu "epistemik trajedi" olarak adlandırabiliriz. Bunun somut yansımalarının izdüşümleri güncel krizlerimizde görebiliriz
Çağımızı belirleyen temel paradoks şudur: Bilgi arttıkça, eylem azalır. Bu azalma tesadüfi değildir. Sertifikalar, eğitim programları, uzmanlık alanları ve sürekli güncellenen "yeterlilik" kriterleri, bireyi hazırlık aşamasında tutar. Her şey bir sonraki adıma bağlanır: biraz daha öğrenmek, donanmak, hazır olmak… Peki nereye kadar ve kuşkusuz neye?
Bu döngü, görünürde gelişim vaad eder; ancak pratikte askıya alma rejimi üretir. Kişi sürekli kendini hazırlayan, fakat hiçbir zaman harekete geç(e)meyen bekler, izler, umut eder özneye dönüşür. Öznenin bu denklemdeki sorumluluğu nedir?
Bir kişi, sarhoşken yaptığı bir davranışın sonuçlarından "istemeyerek oldu" diyerek kaçamaz; çünkü sarhoş olmayı seçmiştir. "Henüz yeterli değilim", "daha fazla öğrenmeliyim" ya da "koşullar uygun değil" gibi gerekçelerle eylemi erteleyen özne, aslında bu ertelemenin sonuçlarını da seçmektedir. Dolayısıyla insanlar bilmediklerinden değil; bildikleri halde yapmadıkları için sorumludurlar. Bu, sistematik olarak üretilen bir eylemsizleştirme rejimidir. Bilgi, sorumluluk üretmek yerine, sorumluluğu askıya alan güvenlik alanı yaratır.
Böylece episteme, phronesis'i beslemek yerine onun yerini almaya başlar. Bilmek, yapmak yerine geçer. Bu noktada, eleştirinin krize bağlandığı yer kopar. Eleştiri düşüncede kalır, kriz ertelenir. Sonuç olarak payımıza “bilginin ürettiği eylem yitimi”ni yaşamak düşer.
Eleştiri, ancak krize, yani karara, eylem anına bağlandığında anlam kazanır. Bu bağ koptuğunda, eleştiri varlığını sürdürdüğünde işlevini yitirir. Baudrillard'ın kavramsallaştırdığı biçimiyle simülasyon, bir şeyin yokluğu değil; onun yerini alan temsilin dolaşıma girmesidir. Gerçek ortadan kalkmaz; yerine geçen imgeler, temsiller, gerçeğin kendisinden daha etkili hale gelir.
Eleştiri artık bastırılmaz, sürekli üretilir, dolaşıma sokulur, tüketilir. Sosyal medya akışlarında, panellerde, podcastlerde, köşe yazılarında... Eleştiri her yerdedir. Ancak bu yoğunluk, niteliksel güç artışını değil, etkisizleşmeyi imler. Çünkü eleştiri artık dünyayı dönüştürmez. İnsanın kendini dönüştürdüğüne inanmasını sağlar. Bu nedenle eleştiri, bir eylem olmaktan çıkıp tıpkı bir alışveriş gibi deneyimlenen “ürün”e dönüşür. Dijital platformlarda beğeni, paylaşım, yorum gibi metriklerle ölçülen performansa; tüketilen, okunan, üzerine konuşulan, ardından hızla unutulan bir metaya.
Krisis, yani karar anı, yerini krizin sürekli ertelenen temsiline bırakır; kırılmanın estetikleştirilmiş versiyonu sunulur: Adaletsizlik ortadan kaldırılmaz; görünür kılınır, tartışılır, analiz edilir; sorunlar, böylece yönetilebilir hale gelir. Buna tanık olan kişisel, kamusal vicdan da dönüşür. Vicdan, eyleme çağıran bir iç ses olmaktan çıkar; izleyen, tepki veren, fakat harekete geçmeyen bir duyarlılık biçimine evrilir. Vicdan artık karar vermez, izler: Homo Videos.
Bu izleme hali, bir tür etik rahatlama sunar: Kişi, eleştirel olduğunu hisseder. Hatta kendini "duyarlı", "farkında", "sorumlu" olarak konumlandırır. Eyleme dönüşmediğinden hissiyat yani vicdan yıkama düzeyinde kalır. "Farkındayım, kayıtsız değilim çünkü vicdan sahibi duyarlı biriyim" diyerek vicdanını rahatlatır. Kısacası bu simülasyon işlevsiz değildir. Eleştirilerin bu denli tüketilmesinin temel dinamiklerinden biridir. Eleştiri her zamankinden daha görünür, yaygın, erişilebilirdir. Ancak krize bağlanmadığı için eyleme içkin karar üretmez. Bu nedenle eleştirinin ortadan kalktığı, zayıfladığı değil, simüle edildiği söylenebilir.
Simüle edilen eleştiri, sistem için bir tehdit oluşturmaktan çok sistemin kendini yeniden üretmesine hizmet eder. Çünkü oyalanma, vicdan yıkama aracına dönüşen bu eleştiri, öfkeyi boşaltır, gerilimi düşürür, kişilere "bir şey yapmış" hissini deneyimletir. Sonuç olarak, şu paradoksal durum ortaya çıkar: İnsanlar hiç bu kadar çok farkında olup eleştirmemişler ama hiç bu kadar etkisizleşmemişlerdir: Biliyorum, eleştiriyorum o halde etkisizim.
Pazaryeri vaizleri
Eleştirinin simülasyonu, kendiliğinden işlemez. onu dolaşıma sokan, meşrulaştıran her yerde konuşan, her konuda fikir beyan eden, görünürlüğü yüksek "uzman". figürler vardır.
Antonio Gramsci'nin Hapishane Defterleri'nde tanımladığı "organik aydın", toplumsal dönüşümün içinden konuşan, kendi sınıfının deneyimini kavramsallaştıran, bu deneyimi dönüştürme iddiası taşıyan bir figürdü. Edward Said'in Entelektüel'de tasvir ettiği entelektüel ise, iktidara mesafe koyan, gerektiğinde yalnız kalmayı göze alarak hakikati dile getiren bir konumda dururdu.
Bugünün uzmanı ise çoğu zaman bu iki figürden de ayrılır. Ne doğrudan bir toplumsal dönüşümün içindedir ne de iktidarla ilişkisi mesafelidir. Aksine, çoğu zaman dönüşümün dışından ama onun adına konuşur. Bu yeni figür, pazaryeri vaizidir. Tıpkı bir vaizin cemaatine hitap etmesi gibi, o da takipçilerine, izleyicilerine, okurlarına seslenir. Ancak onun vaazı, dönüşüm çağrısından çok, mevcut düzen içinde konumlanma stratejisidir.
Pazaryeri vaizi, yalnızca neyin doğru olduğunu söylemez; neyin tartışılabilir olduğunu da belirler. Hangi konuların gündeme gireceği, hangi çerçevede konuşulacağı büyük ölçüde bu figürler tarafından çizilir. Böylece konuşmanın sınırları, düşünmenin ufkuna dönüşür. Bu figürlerin görünürlüğü, bizzat medya düzeni, akademik hiyerarşiler, yayımcılık piyasası tarafından üretilir. Onlar, epistemik iktidarın hem ürünü hem de taşıyıcısıdır.
Bu uzmanlık rejimi, yapısal sorunları görünmez kılmak için onları bireysel düzleme indirger. Ekonomik eşitsizlik, kişisel yetersizliklere; politik krizler, bireysel farkındalık eksikliğine; toplumsal adaletsizlikler ise kişinin "zihniyet dönüşüm"üne indirgenerek tercüme edilir. Böylece eleştiri, sistemi hedef alan bir güç olmaktan çıkar; sistemin içinde dolaşan anlatıya dönüşür. Pazaryeri vaizi, sorunları çözmez. Onları yönetilebilir hale getirir. Krizi ortadan kaldırmaz; onu sürekli konuşulabilir, analiz edilebilir, tüketilebilir forma sokar.
Kimin konuşacağına karar veren mekanizmalar, aynı zamanda kimin duyulacağını da belirler. Görünür olanın hakikatle özdeşleştirilmesi, epistemik iktidarın en güçlü araçlarından biridir. Bugün mesele yanlış bilgilerin yayılmasından çok doğru bilginin, sistemin sınırları içinde dolaşıma sokularak etkisizleştirilmesidir. Uzmanlık, bu formuyla hakikati açıklama değil düzenleme pratiğidir. Eleştirinin simülasyonu ile epistemik iktidar arasındaki bağ tamamlanır: Sonuçta ortaya çıkan şey, sürekli konuşmanın ürettiği bir itaat biçimidir. İnsanlar susarak değil; konuşarak itaat eder.
Sonuç
O halde sorun, daha fazla bilgi üretmek ya da daha incelikli analizlere dayanan eleştiriler değildir. Bilgi ile eylem arasındaki kopuşu yeniden düşünmek, eleştiriyi tekrar krizle, yani karar ve müdahale anıyla buluşturmaktır. Eleştiri, krize bağlanmadığı sürece, bir karar üretmez; karar üretmeyen eleştiri ise eyleme dönüşmez. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, bilginin genişlemesi değil; yaşama bilgeliğinin yeniden hatırlanmasıdır.
Pratik bilgelik, yalnızca doğruyu bilmek değil; gerektiği yerde, gerektiği şekilde, gerekli olduğu kadar yapabilme yetisine içkin cesarettir. Başkasının uzmanlığına sığınmadan, kendi pratik yargılama gücünü kullanma erdemidir. Bu, aynı zamanda eleştirinin etik boyutunu yeniden kurmak anlamına gelir. Çünkü eleştiri, yalnızca düşünme biçimi değil; sorumluluktur: Başkalarına, dünyaya ve nihayetinde kendimize karşı verilen bir cevaptır yani Latince anlamıyla respondere, yani yanıt vermek.
Bugün en yaygın savunma biçimleri olan "bilmiyordum", "benim alanım değil", "yetkim yoktu" artık masumiyet üretmez. Bu ifadeler, çoğu zaman sorumluluğun ertelenmesinin dilsel biçimleridir. Sorun artık bilmemek değildir. Sorun, bilmenin bizi değiştirmemesidir.
Eleştiri, görüş belirtme, çözümleme ya da pozisyon alma eylemini aşar. Eleştiri, bedel ilişkisi, eylem çağrısıdır. Risk almayı, konfor alanını terk etmeyi, gerektiğinde yalnız kalmayı göze almayı gerektirir. Eleştirinin etkisizleşmesi, tam da bu bedelin ödenmemesinden kaynaklanır. Bugün eleştirinin etkisizleşmesinin temel nedeni, onun bu "etik yük"ten arındırılmasıdır. Eleştiri konuşmaya indirgenmiş, eylemden koparılmış, böylece zararsız hale getirilmiştir.
Peki, bu tartışmaların ışığında, bu metin nerede duruyor? Başta dile getirdiğim o alçakgönüllü kuşkuya karşın belki de tek bir işlevi olabilir: Okurunda, "ben de biliyorum, peki ben ne yapıyorum?" sorusunu uyandırabilir. Çünkü radikal soru/n, kanaatimce şudur: Daha ne kadar bileceğiz? Daha ne kadar konuşacağız? Daha ne kadar analiz edeceğiz? Fakat en önemlisi: Bilmenin bizi değiştirmesi için daha ne olması gerekiyor?
(MVB/NÖ)







