ELEŞTİRİYE ÖVGÜ VIII
İçinize siniyor mu?
Bu yazının muradı, rahatsız edici bir soruyu yüksek sesle sormak: İnsan, tanık olduğu şeyler karşısında nasıl bu kadar sessizleşebiliyor? Nasıl oluyor da başkasının acısı, yoksulluğu, aşağılanması ya da yok oluşu bir süre sonra gündelik hayatın sıradan dekoruna dönüşebiliyor?
İnsanın dünyayı nasıl bildiğine bakalım. Çünkü insanın bu dünyadaki serüveni, bir bakıma bilme biçimlerinin de tarihidir. Epistemoloji dediğimiz o devasa külliyat, yalnızca dış dünyayı nasıl kavradığımızın değil, kendimizi nasıl eksilttiğimizin de kaydı gibidir. Sahi, biz dünyayı gerçekten nasıl biliyoruz? Akılla, duyularla, deneyimle yoksa akıl ile duyuların ötesine geçen o kadim anlama yolumuz sezgiyle mi?
Modern dünya genellikle ölçülebilir olanı referans alır. Veriyle konuşmayı, sayıyla düşünmeyi, kanıtla ilerlemeyi haklı olarak önemser. Fakat insanın bilme biçimlerini yalnızca bunlara indirgediğimizde başka şeyleri kaybederiz: iç sıkışmasını, vicdanı, sezgiyi, sızıyı. Oysa insan kimi zaman bir şeyin yanlış olduğunu veriyle değil, doğrudan doğruya içinin daralmasıyla anlar. Bir bakış, bir suskunluk; annenin derinden gelen hüznünün yüzünde oluşturduğu çizgi; çocuğun gözlerinin büyümesinde somutlaşan korku; işçinin, emeğiyle aldığı ücret arasındaki asimetrinin yarattığı anlamsızlık yorgunluğu bize bir hakikati gösterir. Bu, her zaman kavrama dönüşmez ama insanın derinlerinde hissettiği hakikatin sezgisel bilgisidir.
Anaksagoras’ın “nous” kavramı tam da burada yolumuzu aydınlatabilir. Nous, evrenin düzenleyici ilkesi olarak aklı yüceltirken aynı zamanda insanın görünenin ötesine geçebilme, hakikati kavrayabilme yetisini de imler. Bugün “aklın sezginin kavrayışının ötesine geçen ürünü” olan “noesis” dediğimiz o bütüncül kavrayıştan ne kadar uzağız? Sezgiyi teolojinin ya da ezoterizmin loş koridorlarına terk edip yalnızca disipline edilmiş, hesap yapan, sınıflandıran ve yöneten bir zihne itibar ettiğimizden beri hayatı da eksiltiyor olabilir miyiz?
Aklın kendisi üzerine düşünmek bile bunu gösterir. Arapça kökenli “akıl”, devenin çölde karşılaşacağı engelleri, bağı ve tutmayı imler. Batı dillerindeki “reason” neden-sonuç ilişkisine, gerekçeye, açıklamaya dayanır. Türkçedeki “us” ise sağduyuya, ölçülülüğe ve bir tür içsel dengeye kapı aralar. Ne var ki bugün akıl dediğimiz şey çoğu zaman bu zengin çağrışımlardan koparak yalnızca hesaplayan, çıkaran, optimize eden bir mekanizmaya dönüşüyor. Sorun aklın kendisi değil; aklın canlılığı, sezgiyi ve vicdanı dışarıda bırakan araçsal bir forma indirgenmesidir. Böyle bir akıl, canlılığın o ayrıkotu kadar inatçı ve arzu dolu doğasını denklemin dışına itmeye çalışır.
Berfo Ana
İnsan; arzuları, korkuları, merakı, sezgileri, başkasıyla bağ kurabilme olanakları ile dünyaya gelir. Her canlı ayrıkotudur. Canlı olan şey yolunu bulur; bastırılsa da, üzerine beton da atılsa, hiç bakım verilmese de doğanın döngüsüne uygun biçimde her seferinde yeniden çıkar. Fakat çağımız insanı, canlılığını büyütmek yerine çoğu zaman onu bastırmayı öğreniyor. Modernleştikçe, teknolojiyi geliştirdikçe ilerlediğimizi, zenginleştiğimizi sanırken canlılıktan gelen en temel hayati duyularımız zayıflıyor. Başarı, statü, performans, hız ve rekabet; insanın hissetme kapasitesini aşındırıyor. Daha çok bilen ama daha az hisseden bir varlığa dönüşüyoruz. Belki de bugün en büyük krizlerden biri, rahatsız olabilme kapasitemizin aşınmasıdır.
Galatasaray Meydanı’nda yıllarca çocuklarının kemiklerini arayan Cumartesi Anneleri’ni düşünelim. Berfo Ana’yı hatırlayalım.
Devletin en üst makamları söz vermesine karşın Berfo Ana, Cemal’inin kemiklerine sarılamadan göçüp gitti bu dünyadan. Burada mesele politikayı aşıyor. Bir annenin yas hakkından söz ediyoruz.
Bir annenin evladının kemiklerine sarılma ihtiyacından. İnsanlığın sınandığı yer tam da burasıdır. Bir annenin sızısını duymadan nasıl insan kalabiliriz? Nasıl hâlâ canlı olduğumuzu iddia edebiliriz? Canlılığın sorumluluğunu almayan aklın, ortalama bir hesap makinesinden ya da olup biteni kayıt altına alan kameradan farkı nedir?
Partizan ilişkiler
Rakamlar bağırıyor: Dünyada ve özellikle Türkiye’de servetin belirli ellerde toplanması her geçen gün daha görünür hale geliyor.
Yoksulluk sınırının 100 bin TL’yi aştığı, açlık sınırının ise iki asgari ücrete dayandığı bir iklimde; bir işçinin aylık emeği, tek bir akşam yemeği hesabına sığabiliyor. İşverenin, çalışanına bir ay boyunca reva gördüğü ücreti bir gecede harcarken yediği lokmanın boğazına düğümlenmemesi, bir başarı hikâyesi değil, insanlığın tel tel dökülüşüdür. Ekranlarda katledilen çocukların haberi ile bu şatafatlı sofraların görüntüsü saniyeler içinde yer değiştirirken, bu yıkımın failleri başka yerlerde madalyalar ve sahte gülümsemelerle onurlandırılmaya devam ediyor. Tüm bu olup bitenlerin ortasında hayat “olağan” akışıyla sürse de sormak sorumluluğumuzdur: Tanığı olduğumuz bu tablo gerçekten içimize siniyor mu?
Aynı soruyu, daha yüksek sesle, hakkı olmadığı halde nepotik veya partizan ilişkilerle kadro alanlara, kamu kaynaklarını kendi çevresine aktaranlara, ihaleleri ortak yaşamın imkânı değil kişisel servet biriktirme aracı olarak görenlere, kamu arazilerini çeteleşmiş ilişkilerle talan edenlere, usulsüzlüklerle servetine servet katanlara da sorabiliriz: Yaptığınızın farkında değil misiniz? Peki biz yani Hayat farkında değil mi? Gerçekten içinize siniyor mu?
Burada mesele hukuksuzluğu aşar; insanın kendi eylemiyle kurduğu etik ilişkiyi de sarsar: kişi, eylemiyle araçlaşarak nesneleşir, yüzünü kaybeder. Haksızlığa tanık olup susmak başka, o haksızlığın doğrudan öznesi olmak bambaşka bir şeydir.
Tanık olanın vicdanı kireçlenir; fail olanın ise kendini aklama mekanizması çalışmaya başlar. “Herkes yapıyor”, “sistem böyle”, “ben yapmasam başkası yapacak” gibi cümleler, insanın kendisine söylediği en kullanışlı yalanlardır. Ama soru hâlâ yerinde, hiçbir yere kıpırdamadan orada öylece durur: Başkasının hakkı, emeği, toprağı, geleceği üzerinden kurulan bir hayat gerçekten insanın içine sinebilir mi?
Yunan mitolojisinde Orestes’in peşini bırakmayan Erinysleri hatırlayalım. Erinysler, yalnızca bir suçun ardından gelen öç tanrıçaları ya da cadıları değildir; evrendeki düzenin, doğa yasalarının ve bozulmuş adaletin bekçileri olarak tanrı ya da insan ayırt etmeksizin hak sınırını aşanın peşine düşerler. Orestes annesini öldürdükten sonra yalnızca dışsal bir cezayla değil, içsel bir takiple de karşı karşıya kalır. Erinysler bu anlamda insanın işlediği suçun, döktüğü kanın, bozduğu adaletin ve kirlettiği dünyanın içinde yankılanan sestir.
Hukuki dosya kapanabilir, tanıklar susabilir, kayıtlar silinebilir, alkışlar yükselebilir; ama insanın kendi eylemiyle kurduğu etik ilişki kolay kolay kapanmaz. Kriminolojide kimi faillerin yıllar sonra çoktan kapanmış dosyalarda itirafa yönelmesi hak ve adalet duygusunun tümüyle susturulamadığını gösteren bir işaret olarak yorumlanabilir. İnsan, içine sinmeyen bir şeyi yediğinde nasıl kusarsa, ruhunu kirleten haksızlık da bir yerden sızar. Bastırılır, gerekçelendirilir, “herkes yapıyor”, “sistem böyle” denir; ama soru Erinyslerin amansız takibi gibi orada durur: Gerçekten içinize siniyor mu?
Tanıklık, bizi sorumluluğa çağırır. İngilizcedeki “responsibility” sözcüğünü ikiye ayırarak düşünelim: response ve ability. Yanıt ve yeti. Sorumluluk, en yalın haliyle, yanıt verebilme kapasitesidir. Latince “respondere” de yanıt vermek, karşılık vermek anlamına gelir. O halde sorumluluk, tanık olduğumuz şey karşısında yanıt verebilme yetimizi kaybetmemektir.
Peki bizim bu yetimize ne oldu, kireçlendi mi? Sürekli maruz kaldığımız görüntüler, haberler, krizler, cinayetler, yoksulluklar ve felaketler karşısında içimiz neden artık eskisi kadar sarsılmıyor? İnsan nasıl olur da çocukların ölümüne, annelerin yasına, işçilerin yoksulluğuna, hukukun askıya alınmasına, hayatların çalınmasına, aşağılanmaya ve eşitsizliğe bu kadar alışabilir? Belki de mesele tam olarak budur: İnsan yalnızca zulüm üretmez; zulme alışır da.
Sahi, birileri çocukların ölümüne alkış tutarken, rejimlerle insanları ayırma yetisinden yoksunlaştığında, acının tarafını değil kimliklerin tarafını tuttuğunda, hâlâ düşünebilen varlıklar olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz? Tanıklıklarımız bizden yanıt beklerken, genellikle suskunluğun, taraf olmanın ya da konforumuzun güvenli kıyısına çekilmemizi nasıl açıklayabiliriz?
Bu soru yalnızca haksızlığın faillerine değil; izleyen, susan, alışan, yorulan, korkan, bazen kendi konforuna çekilen hepimize yöneliktir. Çünkü insanlık tarihi kuşkusuz haksızlıklarla dolu. Ama aynı zamanda vicdanın, dayanışmanın ve hakikat arayışının da tarihidir. Bu yüzden bugün asıl mesele yalnızca neye karşı olduğumuz değil; neyi referans aldığımızdır.
Arşimet’in söylediği gibi: “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım.” Peki bizim dayanak noktamız ne? Başarı, kariyer, görünürlük, güç, borsa endeksleri ya da hadsizce övündüğümüz unvanlar, projeler, mülkler, hesaplar, statüler olabilir mi? Bunların üzerine hayat inşa edebilir miyiz? Hadi dürüst olalım. Hayatlarımızı üzerine kurduğumuz şeylerin hangisi gerçekten insanı ayakta tutabilecek kadar sahici?
“Hakikat özgürleştirir” denir. Önce hakikati perdesizce görelim. İnsanın iyileşmesinin yolu, hastalığını inkâr etmesinden değil; onunla yüzleşmesinden geçer. İsa Peygamber’e atfedilen “İlaç, hastalığın olduğu yerdedir” sözünü hatırlayabiliriz. Bizim hastalığımız belki de hak ve adaleti yalnızca hukuki birer terim sanmamızda. Oysa hak ve adalet, birer değer olmak yanında duygudur da. Kaynağı canlılık olan insiyaki ihtiyaçlardır. Susuzluk, açlık, sevilme ve güven ihtiyacı gibi yaşamsaldırlar.
Bir çocuğun ağlamasına kayıtsız kalamamak, annenin yasını hissedebilmek, bir başkasının aşağılanması karşısında içimizin sıkışması… Bunlar ideolojik refleksler değil; insan olmanın en temel belirtileridir. Bunlar kaybolduğunda geriye yalnızca akıllı, hesap yapan, kendini güvenceye almaya çalışan ama giderek maneviyat dünyası çoraklaşan ruhsuz bir varlık kalır.
Şimdi dürüstçe soralım: Memnun musunuz? Tüm bu denklem, tanıklıklar, dilsizlik gerçekten içinize siniyor mu?
Bu soruyu sorup ortada öylece bırakamayız. Çünkü insan yalnızca rahatsız olmakla kalmayıp rahatsızlığını yanıt vermeye tercüme ederek dönüştürebilen bir varlıktır. İçimize sinmeyen şey karşısında ne yapacağız? Asıl soru belki de budur.
Hesap sorma cesareti
Burada örgütlenme bir ilaç olarak belirir. Örgütlenme, yalnızca parti, dernek ya da kurum çatısı altında bir araya gelmek değildir. Örgütlenme, insanın kendi rahatsızlığını başkalarının rahatsızlığıyla buluşturabilmesidir. Tek başına hissedilen sızı çoğu zaman içe çöker; birlikte hissedilen acı ise dile, talebe, hatırlamaya ve nihayetinde eyleme dönüşür. Çünkü tanıklık yalnızca iç dünyamızda yankılanan bir duygu olarak kaldığında zamanla kireçlenir. Ama başkalarıyla paylaşıldığında sorumluluğa dönüşür.
Hesap sormak tam da burada anlam kazanır. Hesap sormak bağırmak, linç etmek ya da intikam almak değildir. Hesap sormak, en yalın haliyle, “Yaptığının farkındayım ve bunu onaylamıyorum” diyebilme cesaretidir. Bu cümle, insanın kendisini ciddiye almasının başlangıcıdır. Çünkü haksızlık karşısında susmak, olup biteni kabullenmeye indirgenemez; aynı zamanda kendi özsaygımızdan da yavaş yavaş vazgeçmektir.
Bu nedenle “yapacak bir şey yok”, “kabullenmek dışında çare yok”, “kader işte”, “böyle gelmiş böyle gider” gibi ifadeler çoğu zaman gerçekçilik değil; insanın kendi yanıt verme kapasitesinden kaçmak için sığındığı kötü bir inançtır. Elbette her şeyi tek başımıza değiştiremeyiz. Sorunlar nasıl kolektif bilincin ürünü ise çözümleri de öyle. Bir şeyi tek başımıza değiştiremiyor oluşumuz, o şeye yanıt veremeyeceğimiz anlamına gelmez.
İnsan sonsuz cevap verme kapasitesine sahip etik bir varlıktır. Bir şeye tanıklık eder, onu adlandırır, başkasına anlatır, hatırlar, kayıt altına alır, bir araya gelir, talep eder, itiraz eder, dayanışır, sorar, tekrar sorar, tekrar tekrar sorar. Bütün bunlar minik adımlar, hatta sıklıkla ihmal edilebilir tepkiler olarak görülür ama hayatın etik dokusu tam da bu küçük yanıtlarla örülür.
Belki de bugün en büyük tehlike çaresizlik değil; hislerimizin kireçlenmesidir. İnsan, acıya alıştığında değil; acıya alıştığını fark etmediğinde kaybolur. İçine sinmeyen şeyleri normal saymaya başladığında yalnızca politik değil, yaşamsal bir eşiği de geçer.
O halde mesele, içimize sinmeyen hayatı yalnızca teşhis etmek değil; ona yanıt verecek bağlar kurmaktır. Kendimize, birbirimize ve kuşkusuz hayata karşı sorumluluğumuz burada başlar. Rahatsızlığımızı içimizde taşıdığımız bir yük olmaktan çıkarıp ortak dile, hafızaya ve iradeye dönüştürebildiğimiz yerde insan olma olanağımızı gerçeklemiş oluruz.
Gelin, yalnızca düşünerek değil, hissederek de hareket edelim. Çünkü ilaç, tam da sızının olduğu yerdedir. Belki de bugün yeniden öğrenmemiz gereken şey tam olarak budur: Rahatsız olabilmek, rahatsız olmakla kalmayıp içimize sinmeyen her ne ise bunu birlikte cevap verebilme gücüne dönüştürmek.
(MVB/EMK)
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ - VII
Masaya oturmadan yenilmek: Makamın özneyle eşanlı erimesi
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ VI
Biliyorum, öyleyse etkisizim: Uzmanlığın iktidarı ve eleştirinin tüketimi
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ - V
Korumanın paradoksu: Rekabetçi düzen çocukları nasıl köleleştiriyor?
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ - IV
Irkçılığın kılcal damarlarına sızmak: Yeni han belgeseli
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ – III
İrade ve ‘kader’ arasında: Onuncu Cumhuriyetin eşiğinde