İktidarın erken seçim tarihi ve düşündürdükleri
Türkiye’nin siyasi geleceği, iktidar cephesinden gelen dikkat çekici bir çıkışla, yeni bir tartışma zeminine kaymış bulunuyor. Cumhurbaşkanı Hukuk Danışmanı Mehmet Uçum’un kaleme aldığı son değerlendirmeler, kamuoyundaki klasik “erken seçim” beklentilerinin mevcut yönetim mimarisinde hiçbir karşılığı olmadığını iddia ederek yeni bir alan açtı. Eski parlamenter düzene ait bir alışkanlık olarak görülen bu beklentiler, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin doğası gereği reddediliyor; bunun yerine yeni anayasal kurgunun bir parçası olan “seçimlerin yenilenmesi” kavramı siyasetin merkezine getiriliyor. Yani erken seçim eski bir kavramdır, artık seçimlerin yenilenmesi deyin diyor.
Bu yeni yasal gerçeklik içinde, Cumhurbaşkanı’nın kendi inisiyatifiyle sandıkları yeniden kurması ihtimali tamamen rafa kaldırılıyor. Zira böylesi bir adım, Cumhurbaşkanı’nın hem elindeki görev süresini yarıda kesmesi hem de anayasal olarak yeniden aday olma hakkını geri dönülemez biçimde tehlikeye atması gibi ağır siyasi bedeller içeriyor. Bunlar da yazısında açık şekilde ifade edilmiş. Bu sebeple iktidarın oyun planı, doğrudan Meclis içindeki dengeler ve aritmetik üzerinden kurgulanıyor. İçinde bulunduğumuz dönemde, bölgesel savaş dinamikleri ve “süreç” gibi güvenlik odaklı meseleler ön planda tutularak, kısa vadedeki bir seçim atmosferinin ülkenin odaklanması gereken bu stratejik ajandaya zarar vereceği tezi de işlenmiş. Yani süreç varken seçim gündemi zarar veriyor demiş.
Mehmet Uçum’dan “istisnai adaylık” değerlendirmesi: Seçim için 16 Nisan 2028 önerisi
Bahçeli’nin desteği
Yazıda asıl stratejik hedef, mevcut anayasanın sunduğu istisnai bir kuralı işleterek, 2027 yılının son çeyreğinde veya 2028’in hemen başında Meclis eliyle bir yenileme kararı aldırmaktır denmiş. En az 360 milletvekilinin onayıyla alınabilecek bu karar, hiçbir anayasa değişikliği yapılmasına gerek kalmadan Erdoğan'a bir dönem daha aday olma kapısını hukuken aralayacak, biz buna talibiz demiş. Üstelik bu stratejik hamlenin, sistemin kabul edildiği referandumun yıl dönümü olan 16 Nisan 2028 Pazar gününe denk getirilmesi planlanarak, sandığa güçlü bir sembolik anlam yüklenmiş. Bahçeli’nin de “Seçim tarihi ile bu ifade edilen tarih arasında saat farkı dahi yoktur” diyerek son grup toplantısında destek verdiği bu seçim tarihi, iktidar blokunun bu yol haritasında ortaklaştığını gösteriyor. Plana göre bu takvim, bir siyasi krizin çözümü olarak değil, Erdoğan’ın küresel vizyonu ve tecrübesinin Türkiye için vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğu tezi üzerinden kamuoyuna anlatılıyor. Bakalım gelişmeler bu seçim senaryosunu haklı çıkaracak mı? Bu ayrı bir konu. Fakat bu ifade edilen Meclis Erdoğan’ın önünü açsın tezi üzerinden DEM Parti’ye dair birkaç çıkarımda bulunmak mümkün.
Sürecin genel hatları bu şekilde belirginleşirken, tablonun DEM Parti açısından okunması, çok daha karmaşık ve büyük tuzaklarla dolu bir siyasi satrancı işaret ettiği kanısındayım. İktidar blokunun parlamentodaki sandalye sayısının 360 barajını tek başına aşmaya yetmemesi, DEM Parti’yi bu denklemde zorunlu bir “anahtar aktör” konumuna yükseltiyor ve bu durum genel kabul gören bir gerçek. Ancak Uçum’un açıklamalarında satır aralarına gizlenen asıl mühendislik, DEM Parti’nin bu kilit rolünü kalıcı bir siyasi güce dönüştürmesini baştan engellemeyi amaçlıyor.
Buradaki en büyük hamle, Erdoğan’ın yeniden adaylık zemini ile “yeni anayasa” tartışmalarının birbirinden kesin çizgilerle ayrıştırılması. DEM Parti, olası bir yeni anayasa sürecini yerel demokrasi, eşit yurttaşlık ve anayasal güvenceler gibi temel meselelerin çözümü için hayati bir yapısal fırsat olarak gördüğünü her fırsatta belirtiyor. Ancak iktidarın “anayasaya hiç dokunmadan Meclis kararıyla seçime gitme” formülü, DEM’in elindeki bu müzakere kartını boşa düşürme potansiyelini de taşıyor. Muhalefet açısından da bu böyledir. Bu tablo, partiyi yapısal reformlar elde etme şansından mahrum bırakma görüntüsüne düşer ve iktidarın dönemsel ve taktiksel çıkarlarına tabi kalmış bir hal verebilir.
Bahçeli'ye göre, seçimler zamanında yapılacak, tartışmalar gereksiz
Çift taraflı kapan
Karşı karşıya kalınan ikinci sorun ise sürecin inşa edildiği siyasal söylem dilidir. İktidar, ülkenin içinden geçtiği dönemi “demokratik bir çözüm süreci” veya “toplumsal uzlaşı” gibi kavramlarla değil, tamamen katı bir güvenlikçi yaklaşımla kodluyor. Bu çerçeveleme, DEM Parti için adeta çift taraflı bir kapan işlevi görüyor. Bir taraftan iktidar, kendi belirlediği bu hassas geçiş döneminde DEM Parti’den mevcut sisteme istikrar ve meşruiyet sağlamasını talep eder; diğer taraftan ise partinin tabanına sunabileceği somut ve yasal demokratikleşme adımlarını 2028 yılına kadar belirsiz bir süreçte askıda tutuyor. Bu kaldırılabilir bir seçenek veya durum değil.
O kritik oylama günü geldiğinde parti eğer seçimlerin yenilenmesi yönünde el kaldırırsa, mevcut cumhurbaşkanının üçüncü dönemini bizzat var eden güç olarak tarihe geçecek; bu da kendi seçmeni ve muhalefet bloku nezdinde onarılması imkânsız bir inandırıcılık kaybına yol açacaktır. Çünkü o zamana kadar da bir somut vaadi olmayacak gibi görünüyor iktidarın.
Diğer yandan eğer oylamada destek vermezse, bu kez de yıllardır kamuoyuna “istikrar dönemi” olarak sunulan süreci “kendi elleriyle baltalayan taraf” ilan edilerek ağır bir siyasi faturayla yüzleşmek zorunda bırakılabilir. Elbet bunlar şimdilik birer senaryodan ibaret. Zaman ve gerçek ne gösterir bilemeyiz.
Bu dar boğazdan çıkabilmek için DEM Parti’nin edilgenliği bir kenara bırakıp sınırları net çizilmiş, proaktif bir yol haritası belirlemesi şart. İlk olarak, Meclis’te verilecek ya da reddedilecek bir kararın kesinlikle son ana kadar ucu açık bir vaat olarak masada tutulmamalıdır; toplumsal beklentiler ve yapısal reformlar oylama gününden çok önce yasal statüye kavuşturulmalı ve geri döndürülemez bir güvenceye bağlanmalıdır. Hak arayışı, 2028’in dar seçim hesaplarından ve manevralarından tamamen yalıtılmalıdır. Ayrıca 16 Nisan gibi mevcut rejimi ve referandumu kutsayan sembolik tarihler iktidar tarafından bir teyit unsuru olarak kullanılmak istense de muhalefetle birlikte bu tarih sistemin bir onaylanması değil, tam aksine sistemin ağır muhasebesinin yapılacağı bir eşik olarak topluma anlatılmalıdır. Karşı cephenin niyetleri ve hazırlıkları bu derece sarih bir biçimde ortadayken, DEM Parti’nin en kötü senaryoları bugünden masaya yatırarak kendi gardını alması çok önemlidir diye düşünüyorum. (SB/TY)