Nixon Çin’e gider: Barış sürecinde Kürt stratejisi - 3
İlk iki yazıda özetle sürecin ilerlediğini ama stratejinin de beklediğini ifade etmeye çalıştım.
İki yazıda da “yönü kaybetmeden yolu değiştirmenin” olanaklarını anlamak üzerinden düşünerek ifade ettim. Bu yazıda paralel şekilde, yeni bir katman olarak da okunabilir, devam eden sürecin fırsatları-faydaları ile durumun ulusal-bölgesel-küresel dinamiklerine bakmak istiyorum.
Şüphesiz, bugün önümüzde duran tabloyu salt bir “bahar havası” ya da geçici bir iyimserlik olarak okursak yanılırız. Şu an “Türkiye’deki Demokratik Toplum ve Barış Sürecinin Fırsatları” dediğimiz o pencere, tamamen yapısal, ete kemiğe bürünen çok somut bir gerçeklik. Neden mi? Çünkü bu defa masayı kuranlar doğrudan devletin kurucu, milliyetçi çekirdeği. Bunu küçük görmemek gerekiyor. Çağrıyı bizzat Bahçeli yapıyor, talimatı Erdoğan veriyor. Siyasette ünlü bir “Nixon Çin’e gider” kuralı vardır; işte tam o anı yaşıyoruz. (Nixon meselesi; katı ideolojik duruşuyla bilinen sağcı, muhafazakâr veya şahin bir liderin, tabanından ve partisinden gelebilecek yoğun siyasi tepkileri göğüsleyerek ideolojisine ters düşen ancak ulusal çıkarlar için gerekli olan reform veya dış politika adımlarını atabilmesini ifade eden bir siyaset bilimi ve diplomasi kuralıdır.)
Milliyetçi bloğun bizzat açtığı bu kapıyı, dışarıdan başka bir milliyetçi muhalefet dalgasıyla kapatmak şu an zor (imkânsız değil tabii). 2013-2015 dönemindeki gibi “Bunu tanımıyoruz” diyerek kenara çekilebilecekleri bir lüksleri yok, çünkü maliyeti artık çok ağır.
Kirpi mi olmalı Tilki mi? Barış sürecinde Kürt stratejisi-1
Silahlı stratejinin bittiğine dair çok net bir irade var ve PKK kendini feshederek o sembolik adımları, geri dönülmez bir şekilde attı. Bu adımları “stratejik” olarak attığını söyledi. Yıllardır devletin masaya sürdüğü o meşhur “Önce silahlar sussun” argümanı, meseleyi bir “terör” parantezinde tutma konforu artık yok. Cumhurbaşkanlığı bile Temmuz 2026’da “Geri dönülmez eşik aşıldı,” diyerek bunu açıkça işaret etti. İşin bir diğer iyi yanı, konu Meclis’in tam kalbine, dört partinin gözü önünde duran 4 bin sayfalık bir tutanakla bir “siyaset dosyası” olarak yerleşti. CHP’nin de sürece negatif durmaması, Meclis çatısı altındaki yasal zemini sonuna kadar açık tutuyor. Yeter ki bu raporlar tozlu raflarda kalmasın, yasaya dönüşsün. (Önemle vurgulamak gerek, yapısal anlamda ilerleyen süreçlerin böyle devam edeceğinin elbette garantisi yoktur. Tek tılsımda büyü bozulabilir, nitekim bu süreç de birçok ağır testten geçti)
Peki neden şimdi? Sadece vicdana mı gelindi? Elbette hayır. Etraf ateş çemberi. İran’daki savaş, enerji şokları, yeni düzen arayışları, yeni Ortadoğu ve NATO’nun Ankara Zirvesi sonrası biçilen yeni roller devlete şunu çok net öğretti: “İçeride çatışma varken dışarıda ayakta kalamazsın”. Erdoğan’ın zirve çıkışında, terör yüzünden Avrupa’nın “barış hasılatından” mahrum kaldığımızı söyleyerek barışı milli çıkar meselesi olarak formüle etmesi ilginçti. Diğer yanda cebimizi yakan o ağır ekonomik kriz, barışın getireceği yatırımı, bölgeye dönüşü ve sınır ticaretini lüks değil, mecburi bir rasyonel seçenek kılıyor. Başından beri iktidar sürecin bu yönünü ifade etmekle yetindi, toplumsal dokusuna hiç girmedi.
Toplum da aslında bu gerçeğin çok farkında. 2025’te yapılan ISTANPOL araştırması önemli. İnsanlar, siyasetçilerin samimiyetine kuşkuyla baksa da barışı yürekten destekliyor. Dahası, katı milliyetçi sandığımız o reflekslerin, Kürtçenin belediye hizmetlerinde kullanılması gibi konularda sandığımızdan çok daha esnek olabileceğini görüyoruz. Bir de gençler var tabii... Hayatında o 40 yıllık kanlı çatışma döngüsünü yaşamamış, o travmayı devralmamış yepyeni bir kuşak geliyor. Onlar için bu savaşın bir “doğallığı” yok; barışın dilini çok daha çabuk sahipleniyorlar.
Sonuç olarak asıl mesele, Kürt meselesinin sihirli bir değnekle bir günde bitmesi, herkesin aynı şeyi düşünmeye başlaması değil. Barış dediğimiz şey, çatışmanın ve farklılıkların yok olması anlamına gelmez. Asıl başarı, tüm bu zıt çıkarlarımızı bir daha asla dağlarda, silahlarda ya da güvenlikçi krizlerde değil; doğrudan sivil siyasetin, hukukun ve Meclis’in içinde yönetebilmektir. Bunun ilk şartlarından biri iktidarın her şeyi “güvenlik” penceresinden gören gözlüğü terk etmesidir. Çünkü bu fırsat, sadece bir sorunu çözmek için değil, Türkiye'nin yorulan ve yıpranan siyasal rejimini dönüştürmek, dayanıklı kılmak için eldeki en büyük anahtar.
Barış sürecinde Kürt stratejisi 2
Peki bu durumun ulusal-bölgesel ve küresel yankıları ne?
Meseleyi masaya yatırıp gerçekçi bir politik okuma yapacaksak, Kürt hareketinin bugünkü fotoğrafını tek bir çerçeveden değerlendirme hatasına düşemeyiz. Karşımızda birbirini sürekli tetikleyen, iç içe geçmiş devasa bir mekanizma var. Bu mekanizmanın çarklarını; İç, Ulusal, Bölgesel ve Uluslararası Dinamikler olarak dört net eksende okumak zorundayız.
Kürt toplumu dediğimiz yapı, homojen ve tek tip bir blok değil. Köylüsü, metropolde işçileşmiş genci, dindarı, seküleri, aydını, kültür emekçisi ve anadilini yaşatanı ile muazzam bir çoğulluk barındırıyor. İç dinamiklerdeki en büyük sınav tam da burada başlıyor. Bugün sadece hareket değil, toplum içinde de bir tarafta klasik reflekslerle hareket eden bir yapı, diğer tarafta metropollere göçmüş, dijital dünyada sosyalleşmiş, çok daha farklı refleksleri olan yeni bir genç kuşak duruyor. Bu, iyi analiz edilmesi ve yönetilmesi gereken bir durum. Bir de yer yer yaşanan siyasi hüsranların ve Türk muhalefetinin o ikircikli tavrının yarattığı öfkeyle yükselen reaktif bir Kürt milliyetçiliği var. Bu durum, anadili savunmak gibi meşru ve stratejik bir talebi, tehlikeli bir “dilcilik” sınavına dönüştürüyor. Kürtçeyi eğitimde, sanatta, sokakta yaşatmak ve büyütmek başka bir şeydir; ancak onu kusursuz konuşmayı bir aidiyet testine, bir saflık ölçütüne çevirmek bambaşka bir şey. Hayatı boyunca Türkçe büyümek zorunda kalmış, asimilasyona uğramış milyonlarca Kürdü bu tür bir “dilciliği” sopa yaparak dışlamak, devletin inkâr siyasetinin faturasını dönüp mağdura kesmektir. Hareketin bu milliyetçi enerjiyi bastırmak yerine, çok daha kapsayıcı bir kültürel inşaya yönlendirmesi şart. Özellikle Kürdistan’da kışkırtılan bir “dilcilik” olduğunu ifade etmeliyim.
İşi ulusal boyuta, Türkiye eksenine taşıdığımızda ise o meşhur paradoksla yüzleşiyoruz. Türkiye demokratikleşmeden Kürt meselesi kalıcı olarak çözülemez, Kürt meselesi çözülmeden de Türkiye demokratikleşemez. Bu iki süreç birbirinin kurucu kilit taşıdır. (Rasyonel olarak okunduğunda, yani tarihsel gerçekliği içinde, öncelikle Kürt meselesinin çözümü daha doğrudur.)
Bugün devleti yöneten aşırı merkeziyetçi ve otoriter akıl, istediği an çok hızlı kararlar alabilme kapasitesine sahip. Ancak yargının bu denli siyasallaştığı, kayyımların olağanlaştığı, CHP’ye yönelik siyasi davaların sürdüğü bir düzende, atılan adımlar toplumda “gerçek bir demokratikleşme” değil, “iktidarın yeni bir düzenlemesi” olarak algılanıyor. Muhalefetin bu yüzden çerçeve yasayı ısrarla genel bir demokratikleşme paketiyle birlikte anması boşuna değil. Kürt hareketi burada sadece kendi kimlik taleplerine sıkışan bir baskı grubu değil elbette; Türkiye’nin emek, ekoloji ve adalet mücadelesine kurucu bir aktör olarak katılmak zorunda. Tabii bir de Türk toplumunun o derin güvenlik kaygılarını, bölünme korkularını ve farklı kesimlerin adalet taleplerini görmezden gelemez kimse. Bu kaygılar ancak lafla değil, şiddet devrinin kesin olarak kapandığının net ve eylemsel taahhüdüyle aşılabilir.
Gelelim işin en sarsıcı kısmına, bölgesel eksene. 2026’nın ilk yarısı bize bölgede zeminin ne kadar kaygan olduğunu acı bir şekilde gösterdi. Suriye sahasında görece bazı yeni durumlar oluşsa da belirsizlik devam ediyor. Devlet dışı aktörlerin net olarak rafa kalkması kararı var. Diğer yanda İran var ve tam bir yangın alanı. Şubat 2026’da ABD ve İsrail saldırılarıyla başlayan, Hamaney’in hayatını kaybetmesi ile pike yapan durum, temmuz ayındaki Ankara NATO Zirvesi sırasında yeniden alevlendi. Bu esnada Kürtlere yönelik savaş da içeride şiddetlendi. Füze saldırıları sonrası birçok peşmerge ölümü haberi de yayımlanıyor. Tüm bunlar, İran’daki çözülmenin Türkiye’deki barış sürecini nasıl sarsabileceğini gösteriyor. İsrail’in süreci zehirleyen “Kürt kartı” imaları ise, Ankara’nın meşhur “dış mihrak” paranoyasını tetiklemekten başka hiçbir işe yaramıyor.
İran, Komele kampını bombaladı: Dokuz Peşmerge yaşamını yitirdi
En dış çembere, uluslararası dinamiklere baktığımızda ise siyasetin o soğuk, realist duvarına çarpıyoruz. Hiçbir küresel gücün, kendi stratejik çıkarı ve güvenliği söz konusu olduğunda Kürtlerin tarihsel adaletini umursamadığını Suriye’de ABD’nin tavrıyla bir kez daha gördük.
İmralı’da yapılan tartışmalardan bu genel durumun “örtülü ittifak kırımı” olduğunu öğreniyoruz. Avrupa cephesinde ise yaptırım gücü zayıf ama normatif gücü yüksek bir yapı var; Avrupa Konseyi ve AİHM’nin “umut hakkı” gibi içtihatları hareketin elindeki en değerli hukuki araçlar. Tüm bu tablodan çıkacak sonuç; diplomasi yürütülmelidir ama taktik ve stratejik ayrım gözetilerek. Günün sonunda Öcalan “dışarıya” karşı özellikle temkinli olduğunu defalarca ifade etti. Esas gücün Türk-Kürt ittifakınınn demokratik temelde güncellenmesi ve hakikatinin görülmesi olduğunu söyledi. Yani Türkiye içinde, bu toplumla omuz omuza kurulacak o bağlayıcı, demokratik uzlaşmanın ta kendisine işaret etti. Bunun ne kadar dikkate alındığı henüz net değil gibi.
Son yazıda strateji senaryoları ve sonuç önerisini bağlamaya çalışacağım.
(SB/TY)
Barış sürecinde Kürt stratejisi 2
Kirpi mi olmalı Tilki mi? Barış sürecinde Kürt stratejisi-1
Silahların susmasından, düzenin değişmesine
NATO 3.0 ve hayatın askerileştirilmesi
Şakayı şaka olarak okuyamayan bir rejim, başka neyi doğru okuyabilir?