Kirpi mi olmalı Tilki mi? Barış sürecinde Kürt stratejisi-1
Temmuz 2026 itibarıyla Türkiye'deki Barış ve Demokratik Toplum Süreci, tarafların “geri dönülemez” dediği eşiklerin ifade edildiği bir eksende ilerliyor. Fakat henüz bir hukuk kurulmuş ya da barışın kalıcı olmasına dönük durum söz konusu değil.
Gözler çerçeve yasaya dönmüşken, en azından Kürtleri ilgilendiren daha birçok başlık beliriyor. Zamanla birçok değerli tartışma yürüyecektir. Bunların başında bence Kürtlerin ya da Kürt Siyasal Hareketinin önümüzdeki dönemlere dair stratejisinin ne olacağı geliyor. Yaşanan tüm iç ve dış gelişmelere bakınca nasıl bir yol izlenebilir sorusu ortada duruyor ve bu soru etrafında düşünmek gerekiyor.
Bu soruya yaslanarak birkaç eksen üzerinden bir tartışmak yürütmek istiyorum. Bu tartışmayı da elbette çeşitli sorulara cevaplar ve önerilerle bağlamak gerekiyor.
Bu bağlamda stratejiye dair tartışmayı kadim bir strateji anlatısı, tilki ve kirpi meselesini zemin yaparak, Kürt hareketinde mevcut durum, devam eden sürecin özgün durumu, Türkiye’deki siyasal-sosyal dengeler, bölgesel ve uluslararası dinamikler üzerinden bakmaya çalışacağım.
Tilki ve Kirpi nedir? Ne anlatır?
Bu meseleyi anlatmak için Isaiah Berlin'in meşhur 1953 tarihli denemesinden başlamak en doğrusu. Berlin, Antik Yunan şairi Paroslu Arkhilokhos'a atfedilen tek bir dizeye takılır ve oradan çıkamaz. Bu dize "Tilki pek çok şey ama kirpi tek bir büyük şey bilir" şeklindedir. Daha sonra bu dizeyi alıp bütün bir düşünce tarihini ikiye böler. Berlin, dünyadaki büyük yazarları ve düşünürleri bu iki hayvana benzeterek ayırıyor. Kirpiler, dünyayı tek ve büyük bir merkeze, evrensel bir ilkeye bağlayarak anlayanlar; tilkiler ise hayatın dağınıklığını, çelişkilerini ve çok çeşitli amaçları olduğu gibi kabul edenlerdir. Berlin bu harika metaforu Tolstoy'un Savaş ve Barış'ına uyguladığında çok ilginç bir sonuca varıyor. Ona göre Tolstoy, tarihin işleyişini açıklayan o tek büyük yasayı bulmayı delicesine isteyen bir kirpi olmaya çalışıyordu. Ancak yazar olarak o kadar dürüst ve hayatın karmaşıklığına karşı o kadar duyarlıydı ki, kitabı bir tilkinin gözlemleriyle dolup taşmıştı.
Bu edebi ayrımın gerçek dünyada ne kadar işe yaradığını ise Philip Tetlock'un kayıtlara geçmiş bir tahmin araştırmasında görüyoruz. Tetlock yıllar süren çalışmasında yüzlerce uzmanın dünya siyaseti üzerine yaptığı binlerce tahmini incelemiş ve çok çarpıcı bir şey bulmuş. Uzmanların meslekleri, unvanları ya da neye inandıkları, geleceği öngörme konusunda hiçbir fark yaratmıyor; asıl önemli olan "nasıl düşündükleri". Tetlock, uzmanları Berlin'in hayvanlarıyla sınıfladığında, dünyayı tek bir büyük teoriyle açıklamaya çalışan "kirpi" uzmanların tahmin becerisinin, tahtaya dart atan bir şempanzeden farksız olduğunu görüyor. Kirpiler eleştiriye kapalılar, işler ters gittiğinde teorilerini esnetmek yerine hatalarını rasyonalize ediyorlar ve kendi peşin hükümlerinin esiri oluyorlar. "Tilki" uzmanlar ise çok daha başarılı kahinler çıkıyor. Çünkü onlar tek bir büyük plana saplanıp kalmıyor, farklı kaynaklardan besleniyor, sezgilerine güveniyor ve değişen durumlara, çelişkili dinamiklere göre fikirlerini güncelleyebiliyorlar.
John Lewis Gaddis’in “Büyük Strateji” (Epsilon Yayn.) kitabı da bu kirpi ve tilki metaforunu alarak strateji tarihine uyarlıyor. Pek çok örnek verir. Bunlardan en meşhuru Herodotos'un anlattığı Xerxes ve Hellespont (Çanakkale Boğazı) hikayesidir. M.Ö. 480'de Yunanistan'ı işgal etmek için Hellespont'a gemilerden köprüler kurduran Pers Kralı Xerxes, karşımızda tam bir kirpi olarak duruyor. Devasa ordusuna bakıp yüz yıl sonra hiçbirinin hayatta olmayacağını düşünerek ağlarken, yanında ona eşlik eden ve kitapta amcası olarak geçen Artabanus ile tarihi bir sohbete tutuşuyor. Artabanus tam bir tilki karşılığına denk geliyor. Xerxes'i fırtınalar, coğrafya, lojistik ve açlık ihtimalleri konusunda sürekli uyarıyor ve her şeyi hesaba katması gerektiğini söylüyor. Ancak büyük bir vizyona kilitlenmiş kirpi Xerxes, "Eğer her şeyi hesaba katacak olursan hiçbir şey yapamazsın" diyerek amcasını susturuyor ve "Büyük şeyler, büyük tehlikelerle kazanılır" diyor. Ne var ki Xerxes'in bu sınırsız hırsı ile elindeki sınırlı araçlar arasındaki uyumsuzluk, doğayı bile kendi iradesiyle eğebileceği kibriyle birleşince, ordusunu Salamis'te büyük bir felakete sürüklüyor.
Bir diğer örnek yüzyıllar sonrasından. 16. yüzyılda bu zıtlıkların çok daha rafine bir versiyonunu İspanya Kralı II. Felipe ile İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth arasında görüyoruz. Kral Felipe, devasa İspanyol imparatorluğunu Escorial Sarayı'ndaki tek bir odadan, evraklar arasında boğularak mikro düzeyde yönetmeye çalışan saplantılı bir kirpi karakteridir. Kendini Tanrı'nın aracı olarak görüyor, "dünya yeterli değil" mottosuyla hareket ediyordu. İşin ilginci, Felipe hedeflerinin kendi askeri veya lojistik imkanlarını aştığını gördüğünde bile, davası kutsal olduğu için aradaki açığı Tanrı'nın mucizelerle kapatacağına inanıyordu. Bu katı ve esneklikten uzak inadı, İspanyol Armada'sının İngiltere sularında mahvolmasıyla sonuçlanır. Elizabeth ise tam bir tilki karakteridir. O devasa bir imparatorluğu değil, küçük bir adayı yönetiyordu ama bunu yaparken gücü devretmeyi, gerektiğinde karar almayı ertelemeyi çok iyi biliyordu. Düşmanlarını birbirine düşürüyor, doğrudan savaşa girmek yerine Francis Drake gibi korsanların İspanyol hazinelerine çökmesine göz yumarak denge politikası güdüyordu. Elizabeth bu özelliklerini harmanlayarak, esneklik ve pragmatizmle devletini güçlendirmeyi başarmıştı.
Gaddis'e göre bu iki yeteneği, yani kirpinin yön duygusu ile tilkinin esnekliğini aynı anda zihninde barındırabilen en büyük stratejistlerin başında Abraham Lincoln geliyor. Kitabında da son derece etkileyici “pusula ve bataklık metaforunu” hatırlatıyor. “Pusula insana gerçek kuzeyi gösterir ama yol üzerindeki bataklıkları söylemez; bataklığa saplanan biri için kuzeyi bilmenin anlamı kalmaz.”
Gaddis'e göre büyük stratejist, ne zaman pusulaya başvuracağını (yani kirpi) ne zaman bataklığın etrafından dolanacağını (yani tilki) bilen kişidir.
İşte Lincoln, köleliği kaldırmak gibi yüce bir hedefe, yani pusulanın gösterdiği "gerçek kuzeye” sahipti. Ancak sadece pusulaya bakarak yürürseniz önünüzdeki bataklıklara saplanırsınız. Lincoln o bataklıkların etrafından dolanmayı, gerektiğinde rüşvet veya siyasi manevralar gibi pek de temiz olmayan tilki taktiklerine başvurmayı göze alarak amacına yürüdü. İç Savaş'ta her şeyden önce Birlik'i kurtarmayı hedefledi; gerektiğinde anayasaya aykırı gibi görünen adımlar attı çünkü "bir yaşamı kurtarmak için bir uzvun kesilmesi" gerektiğine ama "bir uzvu kurtarmak için bir yaşamı feda etmenin asla akıllıca olmadığına" inanıyordu. Olayları tamamen kontrol ettiği kibrine kapılmadan olayların da onu kontrol ettiğini kabul eden bir yapıya sahipti.
Son olarak bu ve daha pek çok anlatının teori boyutunu Clausewitz okuması üzerinden harika bir şekilde toparlıyor Gaddis. Clausewitz'in en temel uyarısı, savaşın asla kendi başına bir amaç olamayacağıdır; meşhur ifadesiyle “savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülen bir devamıdır.” Eğer savaş siyasi amacından koparsa, Napolyon'un Rusya seferinde olduğu gibi anlamsız bir şiddete dönüşür. Clausewitz'in en kritik kavramı ise "sürtünme" dediği şeydir. Teoride savaş basit görünür ama pratikte işin içine korku, hava durumu, bozulan makineler, şans gibi sürtünme yaratan sayısız faktör girer. Tıpkı Murphy Kanunları gibi, ters gidebilecek her şey ters gider. İşte tam da bu yüzden Clausewitz, savaşı geometri gibi gören katı teorisyenlere şiddetle karşıdır; ona göre teori, savaş alanında körü körüne uygulanacak bir kanun değil, komutanın zihnini eğiten bir rehberdir. Asıl gereken şey, komutanın savaşın o karmaşası içinde gerçeği anında sezebilmesini sağlayan "coup d'oeil" yani içsel bir gözdür. İyi bir stratejist; tutku, şans ve aklın birbiriyle sürekli çatıştığı ve bu "paradoksal üçlü"yü havada dengeleyen kişidir. Yani anlayacağınız ister Antik Yunan'da olalım ister 19. yüzyılda, tüm mesele daima sınırsız arzuları elindeki sınırlı araçlarla akıllıca hizalayabilme sanatında bitiyor.
Kitaptan da hareketle Gaddis, büyük bir stratejiyi, potansiyel olarak sınırsız arzularla zorunlu olarak sınırlı yeteneklerin hizalanması olarak tarif ediyor. Strateji ne istediğimizden öte, elimizde ne bulunduğunu, hangi bedelleri ödeyebileceğimizi, hangi hedefleri öncelememiz gerektiğini ve hangi hedefleri zamana yayacağımızı belirleme sanatıdır.
Peki buraya kadar olan kısmı bir nevi zemin kabul edersek, içinden geçtiğimiz barış ve demokratik toplum ile ilgili ne söylüyor?
Sonraki yazıda Kürt Hareketinin mevcut stratejik konumu ile Öcalan paradigmasının stratejik değerlendirmesi üzerinden devam etmeye çalışacağım.
(SB/NÖ)
Silahların susmasından, düzenin değişmesine
NATO 3.0 ve hayatın askerileştirilmesi
Şakayı şaka olarak okuyamayan bir rejim, başka neyi doğru okuyabilir?
Siyasetin kirliliği, politikanın zorunluluğu
Kapitalizm krizde, Marx mesaide