Hissizleşmenin anatomisi
“Kapını ört. Karışma. Düşündüklerini kendine sakla. İlle de konuşmak istiyorsan kendinle konuş.” Kolektif bir hissizleşmenin, yabancılaşmanın sırrını anlamak isteyenler için anahtar kelimeler bunlar olabilir. Çünkü yabancılaşmanın, korkunun ve yılgınlığın bir virüs gibi yayıldığı toplumlar başkalaşır. Zihin de bunu üretir. Ürettikleri içinde kaldıkça insan başkalaşır. Yavaş yavaş soyutlanır kendinden. Burjuva demagogların ekmeğini yemeye doyamadığı birey, bizzat “neoliberalizm” ve onun bugünkü baskı araçları tarafından yutulur. Düşünce içe döner. İçten insanı kemirmeye başlar. Düşüncenin kendini dışa vurma baskısı ile sistemin istediği “makul” insan olma kavgası yükselir kişinin içinde. Bir yanda kendisi olmak, kendi gibi, bildiği şekilde yaşamak vardır. Bir yanda “makul” bir insan olarak yaşamak. Birincisinin bedeli ağırdır. O nedenle ikinciyi seçeriz genellikle. Oysa ikincinin bedeli daha ağırdır. Kendimizle baş başa kalabildiğimiz her an kendimizi sorgulamaya başlarız. Kapitalizm buna da çözüm bulmuştur. Kendimizi yıpratmayalım diye bizi kendimizle bile baş başa bırakmaz. “Böyle boş işlere” harcayacağımız vakti artı değer üretmeye harcayalım değil mi? Böylece kendimizi de yıpratmamış oluruz. Yabancılaşma burada başlar zaten. Sonrası malum. Kendi başımıza kaldığımız her an, vicdanımız ve “normal” bir hayat arasında seçim yapmanın yıpratıcılığı içinde geçer ve hissizleşme yavaş yavaş bizi avucunun içine alır. Biriken öfkemiz hep yanlış yerlere yönelir. Ötekileştirilenler de sistemin ötekileştirme mekanizmasını yeniden üretmeye başlar. Onlar da farklı olanı öteler. Komşu evde bir çığlık duysak vicdanlı davranarak dayanamaz, yerimizde duramaz ve müdahale ederiz. Sonra bu tür durumlara karışmamamız gerektiği öğütlenir. “Hem bize nedir. Başımıza bela almayalımdır.”
Vicdanlı davranmakla susmak arasında kalınır uzun süre. Sonra “Bana ne ya” denmeye başlar. Sonrası, “Ya o da öyle davranmasaydı başına bunlar gelmezdi” olur. Artık hissizleşme, duyarsızlaşma farklı bir yöne evrilmiştir. Düşmanlaşma, verilen zararın bir parçası olma, nefreti ve ayrımcılığı yeniden üretme… Kendisinin ezilmişliğinin acısını başka ezilmişlerden çıkarmak. Bir kesime ayrımcılık yapıp, aynı kesime başkası ayrımcılık yaptığında ve bu ayrımcılığa ses çıkarmak bir risk içermediğinde de erdem abidesi kesilmek. Bu durumun çok çarpıcı bir örneği geçtiğimiz günlerde yaşandı. Hayatında hiçbir haksızlığa ses çıkardığını düşünmediğim bir otobüs şoförü kör kadınlara ücretsiz geçiş hakkını kullandıkları için hakaret ediyor. Sosyal medyada şoföre küfürler yağıyor. Oysa engellilerin ÖTV’siz araç alma hakları üzerine bir tartışmada, aynı hesaplar Nazilere taş çıkaracak öjenik yorumlar yapıyorlardı. Yani durum tamamen diş geçirmek ve yaratılan meşru zeminle ilgili. Yani ayrımcılığın ortadan kalkması değil biçim değiştirmesi ve sorunların kaynağına yönelmek yerine diş geçirebilecekleri yönden ilerlemek. Geçtiğimiz günlerde fiziken aramızdan ayrılan Bilgesu Erenus’un “İnsan Aklını Koruma Enstitüsü” Oyununda geçen bir cümle bu durumun güzel bir özeti. “Ezilenler gerçek dostlarından habersizdir çünkü. Timsah gözyaşlarına bayılırlar”
Bana bunları düşündüren, geçtiğimiz hafta yaşadığımız birkaç olaydı aslında. Yazmak da gelmiyordu içimden. Çünkü şöyle bir düşündüğümde, geçtiğimiz yıllarda da aynı aylarda benzer konuları yazmak zorunda kalmışım. Orada altını çizdiğim şeyler ne yazık ki doğrulanmış ve doğrulanmaya devam ediyor. Nefret iklimi her gün vahşet üretmeye devam ediyor. Geçen hafta otistik bir çocuk komşuları tarafından komaya sokulana kadar dövüldü. Dünya dönmeye devam etti. O leş gibi suskunluk, bu sağlamcı şiddete karşı duyulması gereken öfkeyi boğdu. Suskunluğu yine saldırgan taraf bozdu çocuğun ailesini tehdit etmeye devam etti. Biz de o kirli suskunluğumuzun gölgesinde çürümeye devam ettik. Çünkü vahşet sıradanlaştı. Mesela hayvanlara yönelik kara propaganda hayvanlara yönelik vahşeti sıradanlaştırdı. Kedi köpekten sonra martılar bile sosyal medya üzerinden hedefe konulmaya başlandı. Sağlamcılığın, Türcülüğün, ırkçılığın birbirini beslediğini defalarca vurgulamıştık. O nedenle hiçbir canlıya yönelen nefret, şiddet ve ayrımcılık birbirinden bağımsız değildir. Hatta şunun da altını çizmek önemli. Bazen sağlamcı ve ayrımcı medya dili birden fazla kesimi aynı anda hedef gösterebiliyor. Martıların kanatlarını kıran bir kişinin engelli olduğunu da haberde geçirmişlerdi. Oysa engelliliğinin işlediği vahşetle hiçbir alakası yoktu. Tahmin edileceği üzere birileri bu haber üzerinden analiz kasmaya devam etti. Yüz binlerce hayvanın neden öldürüldüğünü sorgulamayanlar, “kişi yürüyemediği için martılara bir his beslemiş ve onları da uçuş yeteneğinden yoksun kılmak için kanatlarını kırmış” gibi söylemlerle sağlamcılığı besledi. Belki kişi gerçekten öyle bir motivasyonla yapmıştır bunu bilemeyiz ama bu durum bu konuda verilen kesin hükmün sağlamcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Çünkü bu vahşeti engelliliğe bağlamak toplumdaki engellilere yönelik önyargıyı besler. Ayrıca engellilik hafifletici bir gerekçe değildir. O kişi vahşet uygulamıştır ve engelli olması onun bu vahşetinin ağırlığını hafifletmez. Özetle dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Sorunların kökenini irdeleme cesareti olmayınca hissizleşme, nefret, yabancılaşma ve ayrımcılık büyüyor. Eva Meijer’in “Kuş Evi” kitabında “bütün yavru kuşları öldürdüler” cümlesini okuduğumda zihnimde canlanan ölü kuşlar beni sarsmış, sarsıcı çok şey söyleyen kitapta öfke, utanma ve hüzün duygularımı harekete geçiren tek cümle olmuştu. Hayvanların toplanması gündeme geldiğinde, sokak köşelerinde cansız yatan hayvanlar aynı şekilde zihnimde belirmiş ve günlerce içimden atamamıştım. Oysa sonra her şeye alıştık. Alışmaya karşı vicdanı ve dayanışmayı kuşanmak zorundayız. Utanç insanın ilkel komünal dönemden bugüne getirdiği en sarsıcı duygulardan. Ben bugün kaçtığım noktalardan utanıyorum. Hiçbir şeyi düşünmeyip saçma sapan şeylerle ilgilenebiliyorum mesela. O geçici dikkat dağılmasına sığınıyorum. Bu gayet insani ve belki de bazen gerekli. Oysa gerçeklik de sabit. Ondan kaçamazsın. Kavafis’in “bu şehir arkandan gelecektir” dizesini hep kendi gölgem gibi düşünürüm. Arkamdan gelen şehir benim gölgem, gerçekliğim. Ondan kaçamayız. Evet zihnimiz de yorulabilir. Nazım’ın dediği gibi “asrım sefil, asrım yüz kızartıcı” Ondan kaçabilecek bir yer yok. O bizim gerçekliğimiz ve onu değiştirmekten başka çaremiz yok. Tüm ayrımcılığa inat kenetlenerek, kendimiz olarak, kolektif bir yaşamın tadını hatırlayarak yeni bir dünyayı yaratabiliriz.
(BS/NÖ)