Çok mahpushane dolaştı, çok mapus yattı.
En çok Gebze Mahpushanesini sevmişti. Mahpushane, adıyla ünlendi…
Koğuştakiler ona ayrı bir çalışma yeri yapmıştı. Kimse rahatsız etmesin, istediği gibi çalışsın diye düşünmüşlerdi.
Yanılmıyorsam bu mapuslukta veya bittiğinde kartlarındaki konulardan birisi itirafçılıktı. Kanunu yapılmıştı ve pişmanlıkla birlikte anılıyordu. Üzerine kitap yazdı.
Hatta iki yıl geçerlilik süresi vardı ve eskiden adı pişmanlık kanunuydu…
Şimdi ise etkin pişmanlık…
Etkin pişmanlık kamuoyundaki bilinen adıyla; itirafçılık…
Aslında pişmanlık ve itirafçı olmak birbirini tamamlıyorlar…
Yalçın Küçük Haziran Yayınevi tarafından Nisan 1987’de yayınlanmış olan “İtirafçıların İtirafları” kitabında yazdıkları günümüzün yargı sorunu olarak gözüküyor…
Yalçın Küçük, “İtirafçılık olgusunun dinamiğini çözümlemek zorundayım” diyordu.
Ona göre “itirafçılar” kimlerdir?
“İtirafçı itirafa doymuyor…
Korku insanlık durumudur; kuşku duymuyorum.
Ancak hem tarihsel ve hem de bireysel anlamda insanlık, korkudan arındığı sürece geliyor.
İnsanlar korktuklarını kabul etmiyorlar.
İnsanların korktuklarını kabul etmemeleri, korkunun kendisi kadar bir insanlık durumudur…”
“İtirafçı, kendisini kusuyor.”
Bu başlıktan sonra; bir şiirin bir dizesine yer vermiş…
“ Bu adam
Sattı arkadaşını;
Sattı altın bir tepside arkadaşının
kanlı, kesik başını….
Bu adamın ayaklarında dolaşıyor,
korku,
gölgesi gibi…”
“51 Tevkifatı’nda Bülbül Sanatçılar” bölümünün girişinde şöyle yazmış:
“İtirafçı yeni bir kimliktir.
İtirafçı aynı vücutta yeni bir senaryodur.
İtirafçı, suçlanan ve ceza tahdidi altına sokulan kişiliğini kusan kimsedir.
Bu haliyle kopmalardan, çözülmelerden ve hatta döneklerden çok ayrıdır.
İnsanın kendisini kusabilmesi için sığ olması gerekiyor; kusulan kişiliğin yerleşmemiş olması zorunluluğu var. (…)
İnsan güzel bir yaratıktır.
İnsana en zor gelen kendisine ihanettir.
İnsan işkenceye dayanabiliyor; insanın kendi kendisine ihanetine dayanması çok zor olmalıdır.”
“İtirafçı korkuyor…
İtirafçı ne olacak? İtirafçıya ne olacak?
İtiraf, itirafçıyı hapisten çıkarıyor.
İtiraf, itirafçıya ancak hiçbir zaman bir kişilik olamayacak bir kimlik kazandırıyor.”
Yalçın Küçük ’ün itirafçılar hakkındaki tanımları böyle…
Zaman ne gösterdi?
Devletin beklentisi; “ihbar” ve “itirafçılık”… Buna karşılık itirafçının ödülü cezaevinden çıkabilmek… Dışarıda böyle bir yaşamdan geriye kalan sadece utançtır kim bilir?
Kalemi kâğıdı vardı ama en önemlisi yanından ayırmadığı kartları vardı. Onlara yazar, not alırdı. Kartlarına yazmadığı “yazıları” ne kitap olurdu ne yazı…Yazdıklarını tekrar okumaz, düzeltme yapmazdı. Kartlarında nasıl yazmışsa yazıları ve kitapları aynen yazıldığı gibi yayımlanırdı.
Yazdığı yazıları gibi yaşadı.Kırmızı ipek atkılarını çok severdi. Yaz kış demeden boynuna takar gezerdi. Ne kendisi ne başka biri yadırgamazdı, bir de başında kalpağı…Kırmızı atkılardan biri bende kaldı, ondan aldım ve vermedim. Kırmızı atkılar, yazılar, kitaplar yaşam ve ölüm.
Yalçın Küçük ve “Aydınlar Dilekçesi” davasında 6 Eylül 1985 tarihli savunmasından…
“ Asıl ölüm, insanın, insanı insan yapan reçetelerden uzaklaştırılması, umudunu yitirmesi, inançlarını kaybetmesidir…
Asıl ölüm, insan onurunun kırılması, ulus onurunun zedelenmesidir.”
Aklıma İlhan Berk geliyor…
“Günlük İşlerdenmiş Gibi Ölüm”
Dönüp duruyor yol. Sonunda orda durduk.
Açık kapıdan gördük,
Oturmuş yün eğiriyordu
Elinde kirmeni.
Kocaman bir yumak kapının orda yuvarlanıp kalmıştı.
Eşikten başımızı uzatıp
‘Nasılsın ?’ dedik.
Sanki bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi
‘Ölüp gidiyoruz işte’ dedi.
Kaldırmadan başını,
Günlük işlerdenmiş gibi ölüm.
Bir rüzgâr dövüp duruyordu önündeki denizi
Arada bir başını kaldırıp baktığı.”
/Fİ/EMK)







