Kanunsuz ceza ve geniş yorum yasaktır
Kanun ve hukukla, geniş yorum yapılamaz.
Keyfi soruşturma açılamaz, yargılama yapılamaz.
Hukuk, makul olmayan biçimde yorumlanamaz.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 7. Maddesi “Kanunsuz Ceza Olmaz” ve Anayasanın “Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar” hakkındaki 38 inci maddesini nasıl yorumlamalıyız?
Hiç kimse işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuk çerçevesinde bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem ya da ihmalden ötürü suçlu bulunmayacaktır. Hiç kimseye, suçun işlendiği zaman verilebilecek olan cezadan daha ağır ceza verilemez.
Bir başka anlatımla; ceza hukukuna göre bir kişi sadece kanuna dayalı olarak mahkûm edilebilir ve cezalandırılabilir (nullem crimen, nulla poena sine lege) demek; kanunilik ilkesidir.
Sözleşmenin başlangıcında yer alan “hukuk devleti ilkesinin temel unsurlarından” olan 7. Maddedeki güvencenin konu ve amacı “ keyfi soruşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili güvence” sağlanmasıdır. 7/1. Maddedeki güvencenin önemi, bu maddeyle güvenceye alınan hakkın savaş ya da olağanüstü hâl zamanında dahi askıya alınmasının mümkün olmaması ile kabul edilmiş olmasıdır.
Ulusal yargı organları ulusal hukuka ve ulusalüstü hukuktaki bu ilkeye göre hareket etmelidir…
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 7. Maddeyi keyfi kovuşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili bir koruma sağlayacak şekilde yorumlar.
Sözleşme’nin 7. Maddesinin iç hukukta tanımlanmış olması yeterli olmadığı gibi, birinci derece mahkemelerinin hukuka uymaması veya belirli bir davada bu hukuku makul olmayan bir şekilde sanığın aleyhine suçun kapsamının genişletilmesi sonucunu doğuracak biçimde geniş yorumlaması ve uygulaması; Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlaline yol açabilir. Sözleşmenin 7. maddesinde güvence altına alınan güvenceleri zedeler.
Türk Ceza Kanunu’na göre silahlı terör örgütü kuranlar veya yönetenler on yıldan onbeş yıla kadar, örgüte üye olanlar hakkında beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir. Anayasa Mahkemesinin 5.11.2024 tarihli kararıyla yılında iptal ettiği 3. Fıkraya göre “örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişinin” cezası ise beş yıldan on yıla kadar hapisti, iptal edildi (Madde 314). 15 Temmuz 2016 tarihinde silahlı darbe girişiminden sorumlu olduğu kabul edilen “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması” hakkındaki davalarda mahkumiyetler ve cezalarda 314’üncü madde uygulandı.
AİHM’sinin Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye [BD], no. 15669/20, 26 Eylül 2023 tarihli kararı en önemli kararlardan birisidir. Birçok kararda referans gösterilmiştir.
AİHM’si 5 Mayıs 2026 tarihli son Büyük Daire (BD) Yasak v. Türkiye Davası (Başvuru No. 17389/20) kararı da “hukuk” ve “yorum” açısından dikkate alınmalıdır.
2 Nisan 2020 tarihinde Şaban Yasak (başvurucu) tarafından TCK’nin 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca silahlı terör örgütü üyeliği suçundan mahkûm edilen ve Çorum Cezaevi’nde cezasını çektiği sırada maruz kaldığı koşullarıyla ilgili olarak AİHS’nin “Kanunsuz Ceza Olmaz” Madde 7 ve “İşkence Yasağı” 3. Maddelerinin ihlali iddiasını ileri sürmüştür.
AİHM’si Büyük Daire kararında; Hukuk Yoluyla Demokrasi Avrupa Komisyonu’nun (Venedik Komisyonu) Türk Ceza Kanunu’nun 216, 299, 301 ve 314. maddeleri hakkındaki görüşüne yer vermiştir.
Komisyon görüşünde; TCK Madde 314’te, silahlı örgüt veya silahlı grup tanımını içermediğine ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu 3 Nisan 2007 tarihli E.2006/10-253 K.2007/80 sayılı kararında, Ceza Kanunu’nun 220. Maddesi kapsamında bir suç örgütünün sergilemesi gereken temel kriterleri sıraladığına değinmiştir. Venedik Komisyonu, Yargıtay’ın bu kararına değinerek, grubun en az üç üyesinin olması gerektiğini, grup üyeleri arasında sıkı veya gevşek bir hiyerarşik bağlantı bulunmasını ve üyeler arasında “soyut bir bağlantının” yeterli olmadığı görüşündedir. Ayrıca üyeler, henüz herhangi bir suç işlenmemiş olsa bile suç işleme konusunda ortak bir niyete sahip olmalı ve grubun zaman içinde sürekliliği olması gerektiğini ve grubun yapısı, üye sayısı, grubun emrindeki araç ve gereçler, öngörülen suçların işlenmesi için yeterli/uygun olmalıdır. Komisyon, Yargıtay’ın 6 Şubat 2012 tarihli E.2010/2839, K.2012/1406 sayılı kararına da atıf yapmıştır.
Venedik Komisyonu 314. maddenin uygulanmasında zayıf delillere dayalı mahkumiyetin, AİHS’nin 7. maddesi kapsamında sorunlara yol açabileceği kanaatindedir. Zira bu hüküm; ceza hukukunun, örneğin kıyas yoluyla, sanığın aleyhine geniş bir şekilde yorumlanmaması gerektiği ilkesini içermektedir...
Venedik Komisyonunun görüşüne göre; geniş yorumların aksine, silahlı bir örgüte üyelik iddiası, ikna edici delillerle ve makul şüphenin ötesinde bir şekilde ispatlanmalıdır.
Venedik Komisyonu; öncelikle, Yargıtay içtihatlarına göre haklarında “örgüt üyesi” olduğu ileri sürülen sanıkların bir örgütle olan “organik ilişkisinin” “sürekliliği, çeşitliliği ve yoğunluğu” açısından mahkeme kararlarında gösterilmesini veya sanığın örgütün “hiyerarşik yapısı” içinde bilerek ve isteyerek hareket ettiğinin kanıtlaması gerektiğini ve bu kriterlerin sıkı bir şekilde uygulanmasını tavsiye etmektedir.
Venedik Komisyonunun görüşüne göre; bu kriterlerin gevşek bir şekilde uygulanması veya bir başka deyişle geniş yorumlanması özellikle AİHS’nin 7. maddesi kapsamında (Kanunsuz Ceza Olmaz) ilkesiyle ilgili sorunlara yol açabileceği kanaatindedir.
Bu nedenle (Madde 314/2) silahlı bir örgüte üyelik uygulamasında Yargıtay içtihatlarına göre sanığa atfedilen eylemlerin “sürekliliği, çeşitliliği ve yoğunluğu” açısından silahlı bir örgütle olan “organik ilişkisini” göstermesi gerekir. Ayrıca eylemlerinin örgütün “hiyerarşik yapısı” içinde bilerek ve isteyerek işlendiğinin kabul edilebilir olması gerektiği kriteri, sıkı bir şekilde uygulanmalıdır ...
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire kararında Sözleşmenin 7. Maddesini bu ilkelere göre şöyle değerlendirmiştir:
“190. Hukukun üstünlüğünün temel bir unsuru olan Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan güvence, Sözleşme’nin koruma sisteminde önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim Sözleşmenin 15. maddesi uyarınca savaş veya diğer kamusal olağanüstü hallerde bile Sözleşme’nin bu maddesinden sapılamayacağı vurgulanmaktadır. Bu garanti, amacından ve gayesinden de anlaşıldığı üzere, keyfi kovuşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili bir koruma sağlayacak şekilde yorumlanmalı ve uygulanmalıdır (…)
191. Sözleşme’nin 7. maddesi, sanığın aleyhine ceza yasalarının geriye dönük uygulanmasını yasaklamakla sınırlı değildir. Madde, daha genel olarak, bir suçu tanımlayıp cezayı öngörebilecek tek şeyin kanun olduğu ilkesini (nullum crimen, nulla poena sine lege) ve ceza yasalarının, örneğin kıyas yoluyla, sanığın aleyhine genişletilerek yorumlanmaması gerektiği ilkesini de içermektedir. Bu ilkelerden, bir suçun kanunda açıkça tanımlanması gerektiği sonucu çıkar. Bu gereklilik, kişinin ilgili hükmün lafzından ve gerekirse mahkemelerin yorumu yardımıyla, hangi fiil ve ihmalin kendisini cezai sorumluluğa yol açacağını bilebilmesi durumunda karşılanır. ‘Kanun’dan söz ederken, 7. madde, Sözleşme’nin bu terimi kullandığı diğer yerlerdeki kavramın aynısına atıfta bulunur; bu kavram, yazılı ve yazılı olmayan hukuku kapsar ve niteliksel gereklilikleri, özellikle erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gerekliliklerini ima eder (…)
192. Sözleşme’nin 7. maddesi açısından, bir suçun iç hukukta açıkça tanımlanmış olması yeterli değildir. İç hukuk mahkemelerinin ilgili hukuka uymaması veya belirli bir davada bu hukuku makul olmayan bir şekilde yorumlaması ve uygulaması, tek başına Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlaline yol açabilir (…). Suçların yasayla kesin olarak tanımlanması şartı, yerel mahkemelerin yasayı yorumlarken ve davanın somut olgularına uygularken kanunun etrafından dolanması halinde boşa çıkacaktır (…)
193. Ayrıca, 7. madde, kişisel sorumluluğu usulüne uygun olarak tespit edilmeden hiç kimsenin cezalandırılmayacağı ilkesini (nulla poena sine culpa) güvence altına almaktadır (…). Bireysel sorumluluk şartı, birbiriyle ilişkili bir dizi ilkeyi içermektedir.
İlk olarak, 7. madde, toplu suçluluk veya irtibat nedeniyle suçluluk temelinde cezai sorumluluğu dışlar; sorumluluk, sanık olan bireye ait olmalıdır.
İkincisi, cezaya ilişkin kişisel sorumluluk, sadece maddi fiillerin kanıtlanmasını değil, aynı zamanda suçu fiilen işleyen kişinin davranışında sorumluluk unsurunun tespit edilebileceği bir zihinsel bağlantı (mens rea) varlığını da gerektirir (…). Bu, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasına (Adil Yargılanma Hakkı- Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır) uygun olmaları kaydıyla, belirli objektif veya kusursuz sorumluluk biçimlerine yol açan sorumluluk varsayımlarının hariç tutulduğu anlamına gelmez. Hukuki veya olgusal varsayımlar her hukuk sisteminde geçerlidir ve Sözleşme tarafından yasaklanmamıştır, ancak ceza hukuku açısından belirli sınırlar içinde kalmalıdır. Mahkeme içtihadına göre, varsayım kişinin kendisine yöneltilen suçlamalardan aklanmasını imkânsız hale getirirse sınırlar aşılmış olur ve kişi Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasından yararlanma imkânından mahrum bırakılmış olur (…).
Üçüncüsü, Mahkeme, bir ceza hukuku hükmünün öngörülebilirlik derecesi ile suçlunun kişisel sorumluluğu arasında açık bir korelasyon olduğunu teyit etmiştir
(…). 7. maddenin amacı ve gayesini göz önünde bulundurarak ve suçun olgusal dayanağına bakılmaksızın, hukuki kesinlik konusunda maddi güvenceler sağlanmalıdır (…).”
AİHM Büyük Daire; somut olayda ulusal mahkemelerin ulaştığı sonuçların 7. maddenin amacı ve gayesiyle uyumlu olup olmadığını tespit etmek yetki ve görevine sahip olduğunu kabul etmiştir.
Büyük Daire kararında; Sözleşmenin 7 maddesinin amacını yitirmemesi için; “yerel mahkemelerin hukuku genişletici ve öngörülemez bir şekilde yorumlayarak suçun kurucu unsurlarını, özellikle manevi unsuru, göz ardı etmesi ve suçu kusursuz sorumluluğa benzer şekilde ele alması, böylece iç hukukta açıkça öngörülen koşullardan sapılması, sanığın aleyhine suçun kapsamının genişletilmesi sonucunu doğurur ve Sözleşme’nin 7. maddesinde güvence altına alınan güvenceleri zedeler.”
AİHM’si, “Türkiye’de gerçekleşen darbe girişiminin, Sözleşme anlamında “ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü durum ”un varlığını ortaya çıkardığına dair birçok davada karar vermiştir. Ancak, bu hususların hiçbiri, hukukun üstünlüğü ilkesinin merkezinde yer alan ve istisna tanınmayan bir hak olan Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan temel güvencelerin, terör suçlarının kovuşturulması ve cezalandırılması söz konusu olduğunda, bu suçların ulusun hayatını tehdit eden koşullarda işlendiği iddia edilse bile, daha az katı bir şekilde uygulanabileceği anlamına gelmez. Sözleşme, en zor koşullarda bile 7. maddenin garantilerinin yerine getirilmesini gerektirmektedir (Yüksel Yalçınkaya, §§ 269-270).”
Büyük Daire 5 Mayıs 2026 tarihli kararında “kanunsuz ceza olmaz” başlıklı Sözleşmenin 7. ve Sözleşmenin 3. Maddesinde yer alan “işkence yasağının” ihlal edildiğine karar vermiştir.
Silahlı bir örgüte üyelik iddiası geniş yorumların aksine, ikna edici delillerle ve makul şüphenin ötesinde bir şekilde ispatlanmalıdır.
Kişinin hakkında mahkûmiyet kararı verilmesinde ve cezalandırılmasında; kanunların ve hukukun makul olmayan genişlikte veya kişinin kendisine yöneltilen suçlamalardan aklanmasını imkânsız hale getirecek biçimde sınırları aşan biçimde geniş yorumlanması yasaktır.
(Fİ/NÖ)