İlker Çatak imzalı Sarı Zarflar filmi 21 Şubat 2026 günü düzenlenen 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde (Berlinale) Altın Ayı ödülünü aldı. Filmin başrollerinde Özgü Namal ve Tansu Biçer oynuyor. Birkaç gün öncesine kadar filmle ilgili zihnimde yer alan imge, filmin afişi ile sınırlıydı. Özgü Namal’ın tren vagonunun camından belirsizliğe akan tedirgin bakışı ile Tansu Biçer’in, Özgü Namal’ın omzunda huzur arayan gergin uykusu. Nedense afişi ilk gördüğümde zihnimde filme dair bir aşk öyküsü canlanmıştı. Gergin bir aşk hikâyesi.
Sanırım gerginliğimin tonunu, filmin adındaki sarı renk boyamıştı. Oysa sarı rengin mutlulukla, neşeyle, sıcaklıkla ilişkili olduğu söylenir. Güneşin ve gün ışığının rengidir sarı. Hatta erkenci sarı, cemrenin toprağa düşmesini bile beklemez. Nebukadnezar’dan ödünç aldığı rengini salkımlı bir küpe gibi takıverir deliveren mimozaların kulağına. Sonra ver elini baharın çıldırtıcılığı.
Peki, filmin adı beni neden germişti? Bu sorunun cevabını ancak filmin yönetmeni ve senaristlerinin 28 Mart günü İstanbul Modern’de düzenledikleri basın buluşmasında gazetecilerin sorularını yanıtlamasından sonra anladım. Çünkü o buluşmada İlker Çatak filmin hazırlık aşamasında Barış Akademisyenleri’nin mücadelesinden, kendisi de muhreç olan Prof. Dr. Nilgün Toker’in Zerrin Özlem Biner ve Özge Biner tarafından derlenen Beklerken - Zamanın Bilgisi ve Öznenin Dönüşümü isimli kitaba verdiği söyleşiden ve Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi kitabından ilham aldıklarını söylüyordu.
“Tabii ya” dedim kendi kendime. Bu ‘sarı zarf’, ‘o sarı zarftı’. Filmin adını gördüğüm ilk andan itibaren tüm çıplaklığı ile gözümün önünde duran, daha dayanıklı olsun diye odun lifi hamurundan yapılmış ve içindeki tebligatla ile insanın bugünü ile yarını arasındaki mesafeyi belirleyen zarftı.
Peki, ben nasıl olup da gözümün önünde duran bu ‘sarı zarfın’ ne anlama geldiğini anlayamamıştım? Çünkü zihnim ‘sarı zarflar’ sıfat tamlamasını adeta bir makasla ikiye ayırarak bağlamından koparmıştı. Bir yanda ‘sarı’ diğer yanda ‘zarflar’. Böylece yaşamımın son 10 yıllık gidişinin makasçıları olan sarı zarflar güya anlamını kaybedecekti. Oysa rayında giden akademik yaşamımı beklemeye alarak bir yıl ‘açıkta’ kalmamın habercisi olan; yaşamımın makasını değiştirerek kamu görevimden ihraç edilmemin ulağı olan; hafifinden ağırına derece derece mahkeme kararlarının muhbiri olan bu sarı zarflar sıkı sıkıya duygulara bağlıydı. Zihnim sarı ile zarfları birbirinden ayırsa da belirsizliğin yüklendiği endişe tam da makas kesiğinden sızıp gün yüzüne çıkmıştı. Zihnimin küçük Freudyen oyunları işte…
Filmi bu çağrışımlarla izledim. Derya’nın (Özgü Namal) tiyatro sahnesinde “Gelsin karanlık” repliği ile birlikte makas kesiğinden sızan endişe bir öküz oldu gelip göğsüme oturdu. Film boyunca da kalkmak bilmedi. Bir ‘sarı zarfın’ Derya’nın, Aziz’in ve kızları Ezgi’nin yaşamlarında nasıl bir makas değişikliğine neden olduğunu kendi biyografimi izler gibi izledim.
Açığa alındığımda oğlumun doğumuna gün sayıyorduk. Profesörlük kadrosuna başvurmuştum. Hakkımda olumlu görüş bildiren jüri raporlarım tamamlanmış ve kadroya atanmam için Üniversite Yönetim Kurulu’nun onayını bekliyordum. Bu arada aradan dokuz yıl geçmesine karşın verilmeyen o onayı hâlâ bekliyorum. Açığa alındığımız ve fotoğraflarımızın çarşaf çarşaf ‘yandaş’ mecralarda yayımlanmasının ertesi günü yayın onayı almış bir kitap bölümümün ‘editörün gördüğü lüzum üzerine’ yayından çekildiği mesajını aldım. Evet, bizim de kredi borcumuz vardı.

Sessiz mücadelenin ve ilişkilerin evrensel hikâyesi: Sarı Zarflar
Beklemek ve belirsizlik
Filmi izlerken Aziz’in hikâyesi nerede bitiyor, benim ya da biz muhreçlerin öyküsü nerede başlıyor muğlaklaşıyordu. Her ne kadar yönetmen evrensel bir dil yakalamak için Ankara rolünde Berlin’i, İstanbul rolünde de Hamburg’u oynatmış olsa da ben Türkçe yerine Almancayı, lira yerine euro’yu koymakta zorlandım. Sanırım zorlanmıştım demem daha doğru olur. Çünkü şu an düşünüyorum da mahkeme heyetinin arkasında “Her şey millet adına” anlamına gelen “Alles im Namen der Völker” cümlesini okumak Çağlayan’da 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakkımızdaki suçlamaları dinlerken “Adalet mülkün temelidir” yazısını okumaktan farklı hissettirdi. En azından göğsümde oturan öküzü bir an için de olsa hafifletti ve Aziz’le arama mesafe koyabilmemi sağladı.
Bence filmin en önemli başarısı ‘beklemek’ ve ‘belirsizlik’ arasındaki farkı başarılı bir şekilde izleyicilere aktarabilmesidir. Yazımın başında İlker Çatak’ın Nilgün Toker ile yapılan bir söyleşiden ilham aldığını belirtmiştim. Söyleşide Toker bu farkı şöyle tanımlıyor: “Beklemek ve belirsizlik, bu iki kavram arasında bir fark var. Ben Türkiye’de iktidarın zamanı kontrol etme tarzının bekleme yaratmaktan daha çok belirsizlik yaratmak olduğu kanaatindeyim. O yüzden de otoriter olduğu tezine itiraz ediyorum. Otoriter rejimlerin beklettiğini kabul ederim ama totaliter rejimlerin belirsizlik yarattığını iddia ediyorum. İkisi arasında şöyle bir fark var: Belirsizlikte neyi beklediğiniz belli değildir. Neyin olacağı, neyin geleceği, niye olduğu belli değildir. Zamana dair hiçbir şey yoktur. Söz konusu olan, zamanın kontrolünü kaybetmenin ötesinde bir durumdur. Bir bilmeme hali mevcuttur.”
Aslında belirsizlik Godot’u beklemek gibi bir şey. Ne zaman geleceğini bilmediğiniz, belki asla gelmeyecek olan birini ya da bir şeyi beklemenin belirsizliği ve bu belirsizliğin getirdiği eylemsizlik, anlamsızlık ve umutsuzluk. Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken’i İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından yazmış olması elbette tesadüf değildi. Filmde Aziz eyleme katılmayıp ders dinlemek isteyen öğrencilerin neyi beklediklerini sorması üzerine “Godot’yu” cevabını vermesi ile bizi beklemek ile belirsizlik arasındaki ayrımda belirsizliğin içerisine itmiştir. Yine Nilgün Toker’den alıntılayacak olursam: “Bir beklenti varsa neyi beklediğinizi biliyorsunuzdur. Ama sadece bekleyen özneye dönüştürüldüğünüzde beklenti yaratılan bir şey olarak size dayatılır. Kişinin neyi bekleyeceği ondan bağımsız belirlenir.”
Film bir yandan beklemek ve belirsizlik arasındaki ayrımı incelikli bir şekilde aktarırken bir yandan da bize belirsizliğin bireysel ve toplumsal anlamda nasıl bir yıkım yarattığını didaktik bir şekilde anlatmayı reddediyor. Hatta Derya, ‘Sarı Zarflar’ oyununun provasında; “Bekletilmek otoritedir. Belirsizlikte boğulursunuz. Belirsizlik otoriterliğin de ötesinde totaliter bir yönetimdir.” Cümlelerini dillendirdikten sonra, cümlelerinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini ve cümlelerin didaktik olduğunu belirtir. Film belirsizliğin bizzat kendisinin şiddete nasıl evrildiğini Derya, Aziz ve Ezgi üçgeninde; akademisyenler arasındaki denklemde ve bireyle devlet arasındaki ilişkide incelikli olarak işlemiştir.
Filmin sonunda hem Aziz’i hem de Derya’yı anladığımı düşündüm. Aziz’in karavanda sırt üstü uzanarak cam tavandan gökyüzünü izlediği sahnede hem Aziz’in hem de Derya’nın belirsizliğin arafından sıyrılarak beklentinin umuduna tutunabildiklerini düşündüm.
Sonra kendimi düşündüm. Danıştay’ın hakkımda vereceği karar Demokles’in kılıcı gibi tepemde asılı dururken, profesörlüğe atanmam için yaptığım başvuru halen Anayasa Mahkemesi’nde komisyon önünde incelemedeyken, bu yazıyı yazarken bile ‘UYAP Vatandaş’ sistemine girip dosyalarımı kontrol ediyorsam; ben bu beklenti ile belirsizlik denkleminin neresindeyim? Yine bir sarı zarf, yaşam yolumda makas değişikliğine neden olur mu? Soruları zihnimde dolanırken yeniden imdadıma Nilgün Hocam yetişti: “Her dışarı çıkarılma başka bir içeri girmedir. Bir yerden dışarı çıkarıldıysam, bireysel olarak, başka bir yere giriyorumdur ve orada bir yeni başlıyordur.” (HU/TY)





