Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz
“Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz.” Bu cümle ile henüz bir tıp fakültesi öğrencisiyken karşılaşmıştım. Nörolog Oliver Sacks’ın olgu öykülerinden oluşan "Karısını Şapka Sanan Adam" kitabının satırları arasından bana göz kırpmıştı.
Aradan geçen 30 yılın tortusuna rağmen bu cümle halen zihnimde ışığı evrenin derinliklerinden dünyamıza yeni ulaşmış bir yıldızın heyecanı ile parlıyor. Geçmişi bugüne bağlayan üç kelimelik bu şiirsel cümlenin ortaya çıkmasında kitabın yazarı Oliver Sacks’ın mı, çevirmeni Çiğdem Çalkılıç’ın mı, yoksa editörü Birhan Keskin’in mi katkısı daha fazladır bilmiyorum. Ancak bu cümle, bireysel olanı toplumsal olana raptederek tarihin geçmiş sayfalarından gelecek sayfalarına doğru akmayı sürdürüyor.
“Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz.” cümlesi, Fransız şair Joe Bousquet’in “Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum.” dizesini yankılar. Bousquet henüz 21 yaşındayken, I. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, Fransa’nın kuzeyindeki Aisne hattında omurgasına saplanan bir kurşunla yaralanır.
Öncesini bilemem ama bu yara şairin sonrasını onulmaz bir şekilde değiştirir ve şair yaşamının geri kalan 32 yılını bir yatağın sürgününde geçirir. Tek yoldaşı kitaplardır ve “bu dize” o yataktan çıkıp zihinlerimize konuk olur hem de gitmemecesine.
Joe Bousquet’in “Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum” dizesi, 17 Temmuz 2007’de Birikim dergisinde Ulus Baker’in satırlarına da başlık olur. Kıbrıs’ta yaşayan bir ailenin çocuğu olan Baker, benim için hâlâ muamma olan bir nedenle, Leningrad’da doğmuştur. Psikiyatr bir baba ile şair bir annenin oğlu olan Baker, çocukluğunu ve ilk gençliğini Kıbrıs’ta geçirir.
Akademisyen olduktan sonra da hiçbir acelesi olmadan, her harfin hakkını vererek anlattığı dersler onun diline sinmişti. Kendine has kazakları, çamaşır ipiyle bağladığı pantolonu ve bir camı eksik gözlüğüyle ana akım akademisyen kimliğinin çok ötesinde bir figürdü. Elinden düşürmediği Samsun 216 sigarası ve votkası da bu portreyi tamamlıyordu. Yönetmenlerden Dziga Vertov’u, filozoflardan Baruch Spinoza’yı tek geçerdi. Hatta Spinoza o kadar “aileden”di ki Baker, ikiz siyam kedilerine Psinoza adını vermişti.
Sosyolojiden felsefeye, sinemadan edebiyata, müzikten siyasete çok geniş bir yelpazede kafa yormuş, yazmış, anlatmış bir insanın üretimleri üzerine ciltler dolusu yazılabilir. Peki ya anlatmadıkları ya da anlatamadıkları üzerine de bir şeyler söylenebilir mi?
Ulus Baker “Felsefi Suskunluk” makalesinde “Susmanın tuhaf bir diyalektiği var: mesela ben ‘geçmiş’ konusunda hep susmayı yeğlerim... O yüzden cv’mi bile yazmakta zorluk çekerim...” diyordu.
Tanıl Bora, Ulus Baker’in 10. ölüm yıldönümünde yayınlanan “Ulus, Her Neredeysen…” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “En yakınındakiler için de efsane değil miydi biraz? Ulus'un aslında kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini kim bilirdi, kim biliyor tam olarak? Sırlı biriydi Ulus. O esnadaki durumunun tam ne olduğuna dair rutin müphemliklerin berisinde, geçmişine dair, en yakınındakilere bile tastamam malûm olmayan muammaların brandası geriliydi. Bu-dünyada-olmamaklığının berisinde, o muammalar vardı muhakkak. Ama işte; oralar, herkese yasaktı.”
Peki, oralar neden herkese yasaktı? Bousquet’in dizesinden devraldığı yaraları zihninin ahraz kıvrımlarında hapsetmiş olabilir miydi? Olabilir elbet. Ancak zihnin ahraz kıvrımlarında gizlenen her es er ya da geç dilin ezgisinde duyulur olacaktır. Nitekim Ulus Baker’in ahraz yaraları bazen yazdığı satırların arasına bir mülteci gibi sızarak görünür olmuştur. Bahsettiğim mülteci satırlar şiir desem hatırının kalacağı, nesir desem gönül koyacağı “Kumgüzeli”nde yer almıştır. Ben en iyisi neşiir diyerek arayı bulayım.
“Kumgüzeli”; “En elde edilmemiş şiirdin sen.” cümlesi ile daha ilk satırda insanın boğazına çöreklenen düğümü çözmek için yutkundurtan, her satırının sonuna içli bir nokta gibi konan “güzelsin” kelimesi ile iç çektirten ve “Ruhumu saran sacayağı, gözümün bağı, son ruhsal kaatil, ölümüm, mahvoluşumsun.../ Cazgırlık etmem… Gönlünde yokum… Aşkımız, yok! Gerçekten… Güzeldin…” satırlarıyla da sonlanırken içimize köz serpen bir neşiirdir.
“Kumgüzeli”nin cümleleri arasında birden beliren “Kes kulakları, geçir bir sicime... Ama kaybetme... Başka ne göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü... Islanarak... Ama güzeller…” satırları bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Metnin bütünlüğünden kopuk bu satırlar ancak Ulus Baker’in bir başka yazısında anlama kavuşur: “Duymak için yapılmamış kulaklar.”
Bu yazıya Baker şöyle başlar: “Kim demiş on üç on dört yaşların savaş kaldıramayacağını günümüz dünyasında? Ben de savaş yaralarımı bu öyküye ertelemişim... Ve o yaralar bende kalacak, öfkeyle parlatacağım onları her şeyin yüzeyinde, yapışkan bir toz tabakası gibi...”
Baker bu yazıda Kıbrıs’ta geçen çocukluğunun ve ilk gençliğinin savaş yaralarını anlatır. Annesinin tepesinden, büyük annesinin birkaç santim yanından geçerek 2 saat önce yatırıldığı yatağı parçalayan patlamamış bir havan mermisinden bahseder bu yazısında Baker. Ayrıca “kulaklarım, kulaklarım” diye bağırarak babasının çalıştığı hastaneye yaralı olarak getirilen ‘doğulu bir delikanlının’ hikâyesinin tanığıdır bu yazıda. Delikanlı haykırışları ile hastaneyi ayağa kaldırır. Tetkikleri yapılır kulakları sağlamdır. Ama susmaz delikanlı; “kulaklarım, kulaklarım” diye haykırmaya devam eder. Hangi kulaklar sorusu ile delikanlının cinai muamması çözülür. “Kulaklarımı kaybettim ben... Öldürdüklerimden kestiğim... Bir sicime dizmiştim onları... Köyden beklerler... Kulaksız nasıl dönerim ben?” Evet, Ulus Baker bu hikâyenin bizzat tanığıdır ve yazısını şöyle bitirir: “Ama ben, bir Temmuz günü, on dört yaşındayken, daha kesin olarak söyleyeyim, 26 Temmuz 1974'ün ateşkes kurşunlarının vızıldamasını durduramayan yoğun, katı, renksiz, ceset kokulu bir akşamında (yağmur yağıyor muydu hâlâ?) bu öyküyü kendi kulaklarımla işittim...
Kulaklarım! Kulaklarım!”
Ulus Baker de hepimiz gibi kendi yaralarına ek kendinden önce ve kendinden öte var olan yaraları zihninde taşıdı. Bunlar belki savaş yaralarıydı, belki bir otelin restoranında öldürülen babasının acısıydı, belki 1984 yılında kanserden ölen annesinin kahrıydı, belki de hiç biriydi. Zaten "Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz, anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret." dememiş miydi?
Baker, belki de her şeyi anlamak yerine, yaralarını tıpkı bir çocuğun kırık cam parçalarını alıp güneşe tutması gibi ışığa tuttu. Dağınık ışıkları o kırık kenarlarda bir bir topladı. Sosyolojiye, felsefeye, sinemaya, müziğe, Spinoza'nın geometrik hüznüne, kedilerine, votkasına, o eksik camlı eğri gözlüğüne dağıttı. Ve en çok da suskunluğuna… Çünkü susmak, bazen en gürültülü isyan değil midir?
Geçmiş sürgünleri bedenimizde taşımak için doğmuş biz faniler herkesin her şeyleştiği ve her şeyin herkesleştiği zamanları yaşıyoruz. Kim bilir belki bizler de herkesleşip, her şeyleşeceğiz. Oysa Ulus Baker kısacık ömrüyle herkesten ve her şeyden farklı bir zaman dışı olabilme ihtimalini var kıldı. Varolsun.
Baker doktora tezini sunduğunun ertesi günü Hüzün başlıklı bir yazı yazmıştır. Satırları arasında bir cümle adeta vasiyet niteliğindedir. Şöyle der Baker: “hüzün geriye kalandır. biraz blues dinleyin benim için…”
Bize kalan blues dinlemektir o vakit.
Meraklısına Not:
Bousquet’in dizesi ile bir diğer karşılaşmam Bandista grubunun 2009 tarihli ilk albümü “De Te Fabula Narratur”daki şarkılardan biri aracılığı ile oldu. Şarkının adı “Her Şeyin Şarkısı”. “Her şey herkesleşiyordu / Herkes her şeyleşiyordu / Tarih durmadan yazılıyordu / Birden olanlar oldu” dizeleriyle başlayan bu şarkı Ulus Baker’e adeta bir saygı duruşu niteliğindedir.
(HU/EMK)