“Niçin öldük diye soran olursa,
Onlara, çünkü babalarımız yalan söyledi deyin.”
Rudyard Kipling
Çelik yüklü bir lokomotif, inşası tamamlanmak üzere olan Quebec Köprüsü’ne girdi. Kanada’nın Kıtalararası Tren Yolu projesinin bir parçası olarak planlanan bu köprü, Saint Lawrence Nehri üzerinde yapılıyordu ve ‘rüya proje’ olarak adlandırılıyordu.
Köprünün planlama aşamasında yapılan ön hesaplamalar, tasarım aşamasında düzgün bir şekilde kontrol edilmedi. Bu nedenle köprünün kendi ağırlığı, taşıması gereken ağırlığın çok üzerindeydi. Şantiyede çalışan işçiler bu hesap hatasının sonuçlarını köprünün taşıyıcı elemanlarındaki bozulmalardan fark etmiş olsa da seslerini mühendislere duyuramadı. Ya da mühendisler onları duymak istemedi. 29 Ağustos 1907 öğleden sonrası çelik yüklü lokomotifin de köprüye girmesi ile köprü daha fazla dayanamadı ve 15 saniye içerisinde Saint Lawrence Nehri’ne çöktü. Köprünün üzerinde bulunan 86 işçiden 75’i öldü.
Köprünün çökmesinden sonra konu ile ilgili bir Kraliyet Soruşturması açıldı. Yapılan incelemeler sonucunda hiçbir mühendis suçlu bulunmadı. Soruşturmanın tamamlanmasının ardından Saint Lawrence Nehri üzerinde yeniden bir köprü inşaatına başlandı. Benzer bir tasarımla inşasına başlanan köprünün bu kez taşıyıcı eleman hesapları daha özenli yapıldı, çelik yapısı daha sağlam tasarlandı. Ancak 11 Eylül 1916’da bu defa da köprünün orta kirişi yerine monte edilirken nehre düştü ve 13 işçi daha öldü.
Kanada mühendislik tarihine kara bir leke olarak geçen Quebec Köprüsü deneyimi aynı zamanda mühendislik mesleğinde etik bir bilinç oluşturmanın da başlangıcı oldu. Toronto Üniversitesi’nde inşaat mühendisi olan Prof. Dr. Herbert Edward Terrick Haultain, yeni mezun olan mühendislere mesleki bir farkındalık kazandırmak ve Quebec Köprüsü felaketinin bir daha yaşanmasını engellemek için bir yemin töreni tasarladı. Mühendisliğe Kabul Töreni (The Ritual of the Calling of an Engineer) olarak adlandırılabilecek bu ritüel için 1907 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış olan dönemin ünlü yazarı Rudyard Kipling’ten bir yemin metni kaleme almasını istedi. Kipling’in Nobel Edebiyat ödülünü alma tarihi ile Quebec Köprüsü’nün yıkılma tarihi arasında sadece birkaç ay olması da tarihin ilginç bir tesadüfü olarak kayıtlara geçmiş olsa gerek.
‘Ben, _____, hocalarımın ve meslektaşlarımın huzurunda, şerefime ve demir gibi sağlam bir iradeye yemin ederim ki…’ cümlesi ile başlayan bu yemin metni ilk olarak 1925 yılında Montreal’de yeni mezun mühendisler tarafından okundu. Sonrasında da bu tören tüm Kanada’ya yayıldı. Törenin sonunda genç mühendislere serçe parmaklarına takmak üzere mesleki etik ve sorumluluklarının hatırlatıcısı olarak demir bir yüzük verildi.
Kırılma Noktasının İlahisi
Bir rivayete göre bu yüzükler, yıkılan Quebec Köprüsü’nün çeliğinden yapılmış. Yüzüğün dış yüzeyi keskin kenarlara sahipmiş ve bu kenarlar çizim yaparken veya yazı yazarken yüzeye sürtünerek sahibine dikkat gerektiren sorumluluklarını hatırlatırmış. Genç mühendis meslekte deneyim kazandıkça yüzüğün keskin kenarları sürtünmeyle törpülenerek düzleşirmiş.
Kipling’in mühendislikle bağı sadece bu törenle ilişkili değildi. Şiirlerinde mühendislikten ödünç aldığı kavramları sıkça kullandı. Hatta Londra’da yayımlanan ‘The Engineer’ adlı mühendislik dergisinde 1935 yılında Kipling’in bir şiiri basıldı. Şiirin adı Kırılma Noktasının İlahisi’ydi. Bu şiir yayımlandıktan sonra ‘Mühendisliğe Kabul Töreni’nin bir parçası oldu. Daha öncesinde Eski Ahit’ten okunan ayetlerin yerini alan dizelerde Kipling malzeme biliminden ödünç aldığı çimentonun, taşın, çeliğin kırılma noktasından hareketle kendi kişisel tarihinde çok önemli olan bir sorunun yanıtını aradı: Bir insan, ne kadar yüke dayanabilir?
Çoğumuz Kipling’le farkında olarak ya da olmayarak yaşamımızın bir döneminde denk gelmişizdir. Kimi zaman çocuklar için yazdığı bir öykünün satırlarında kimi zaman da Türkçeye çevrilmiş bir şiirinin dizelerinde karşılamışızdır. Belki de Türkçeye “Adam Olmak” ismi ile çevrilen Kipling’in ünlü “If” şiirinin dizelerinin altında çevirmen olarak Bülent Ecevit’in adını gördüğümüzde şaşırmışızdır.
Sözcüklerin, dizelerin ve satırların efendisi olan Kipling’in dünyanın efendisi olabilmekle ilgili de bir derdi vardı. Örneğin İngiliz sömürgeciliğinin yılmaz bir savunucusuydu, beyaz insanın ve beyaz insanlar arasında da İngilizlerin efendiliğine yürekten inanıyordu. Tüm bu ereklerine ulaşabilmek için de amansız bir savaş yanlısıydı. Ama bu savaş yanlılığı milyonlarca gençle birlikte kendi oğlunu da yedi.
Kipling’in John adında ciddi görme bozukluğu olan bir oğlu vardı. Oğlunun I. Dünya Savaşı’na katılabilmesi için canla başla uğraştı. Hatta görme bozukluğu nedeniyle iki kez orduya kabul edilmeyen oğlunu askere aldırabilmek için hatırlı tanıdıklarının gücünü kullandı. Başardı da. Peki sonra?
Savaş Mezarları Komisyonu
John Kipling, Batı Cephesi’nde katıldığı ilk muharebe olan Loos Savaşı’nda henüz 18 yaşında iken öldü. Sonrası insanın etiyle, kemiğiyle bu acıya dayanıp dayanamayacağının deneyimi. Sonrası Rudyard Kipling’in acısını dindirebilmek için karısına ve kızlarına bağıra bağıra Jane Austen’in satırlarını okuması. Sonrası mezar mezar oğlunun cenazesini arayan bir babanın dramı…
Kipling, oğlunun cenazesini bulabilmek için İmparatorluk Savaş Mezarları Komisyonu’na katıldı. Batı Cephesi’ni karış karış gezerek başucundaki taşa oğlunun adını yazabileceği bir mezar aradı. Ama bulamadı. Komisyonun görevleri arasında Batı Cephesi’nde yaşamını yitiren İngiliz askerlerinin mezarlarının düzenlenmesi de vardı. Kipling çok sayıda isimsiz mezarla karşılaştı. Onların mezar taşlarına “Tanrı Tarafından Bilinen” anlamına gelen “Known unto God” yazdırdı. Ayrıca tüm askeri mezarlıkların girişlerine “Adları sonsuza dek yaşayacaktır” yazılmasını sağladı. Kipling oğlunun ölümü öncesinde beyaz ırkı siyahlardan, İngilizleri diğer milletlerden, emperyalizmi komünizmden yeğ tutsa da oğlunun ölümü sonrasında tüm ölü askerleri mezarlıkta eşitledi. Onun sayesinde askeri mezarlıklarda subaylarla erlerin mezarlarının aynı olması sağlandı.
Bu dünya ile öte dünya arasında kalan oğlunun acısı Kipling’in vicdanını kanattıkça sarsıldı. Sarsıldıkça kalemine sarıldı. Örneğin oğlunun savaşa katıldığı askeri birlik olan İrlanda Muhafızları’nın iki ciltlik tarihini yazdı. Sonrasında 1919 yılında Yunan Antolojisinde yer alan mezar kitabelerinden esinlenerek bir şiir dizisi yayımladı. Kısacık şiirlerden oluşan bu diziye Savaşın Mezar Kitabeleri (Epitaphs of the War) adını verdi. Kaleme aldığı her kelimeyi, her dizeyi, her şiiri adeta erimiş kurşundan damıtarak kâğıda aktardı. Kâğıda değen her satır belki de bu nedenle zihinlerde kara bir is lekesi bıraktı. Savaşın şaşaalı vaatlerinin duldasında gizlenen ölü askerler, korkaklar, cesurlar, ölülerinin ardından yas tuta(maya)nlar, suçlular, suçsuzlar birer mülteci gibi Kipling’in satırlarının arasına sızdı. Ama bu şiir dizisinde Bildik kalıp (Common form) başlığı altında yazılmış iki dize vardı ki, değdiği yeri kor olup yakmaması imkânsızdı:
Niçin öldük diye soran olursa,
Onlara çünkü babalarımız yalan söyledi deyin.
Aslında bu dizelerin başına Bildik kalıp yerine oğlunu kendi elleriyle ölüme gönderen bir babanın asla dinmeyecek vicdan azabı da yazılabilirdi. Kipling, 1936 yılında, oğlunun mezarını bulamadan öldü.
Dün 1 Mayıs 2026’ydı. Uluslararası Birlik Dayanışma ve Mücadele Günü. İşçiler yine marşlar söyleyerek alanları doldurdu. Yine ve yeniden alanlarda taleplerini haykırdı. Saint Lawrence Nehri’ne düşerek yaşamını yitiren işçilerin üzerinden 119 yıl, John Kipling’in I. Dünya Savaşı’nda öldürülmesinin üzerinden 112 yıl geçti. Ve halen ‘babalarımız’ bize yalan söylediği için dünyada her gün binlerce işçi iş cinayetlerinde, yüzlerce insan da savaşlarda ölüyor.
Maddenin bir kırılma noktası var, insanın da bir kırılma noktası var, peki ya düzenin; düzenin bir kırılma noktası yok mu?
Meraklısına not:
Rudyard Kipling’in Bildik Kalıp şiirinin İngilizcesi:
Common Form
If any question why we died,
Tell them, because our fathers lied.
John Kipling’in mezarı ancak 1992 yılında bulunabildi.
(HU/TY)







