Biz bowling oyuncuları
Ama toplar da biziz
Devrilen kukalar da
Ve gümbür gümbür öten
Oyun yeri, yüreklerimiz.
Wolfgang Borchert
Wolfgang Borchert İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ortaya çıkan yıkıntı edebiyatının (Trümmerliteratur) en güçlü kalemlerinden biridir. 26 yıllık kısacık ömrüne koca bir dünya savaşının iki cephesini, kurşun yarasını, mahpusluğu, vatanında “hainliği”, düşman elinde esirliği, savaş karşıtlığını, tifoyu, sarılığı ve ölümü sığdırdı. Bu hengâmeli yaşamın soluklanabildiği anlarında da geleceğe miras kalacak şiirler, tiyatro oyunları ve öyküler bıraktı. Borchert yukarıdaki satırları “Bowling Oyunu” adlı öyküsünün girişine bilenmiş dizeler olarak yerleştirmiştir.
31 yaşımın gözüyle Wolfgang Borchert’in “Bowling Oyunu” öyküsünden esinle çektiğim kısa filmi buradan izleyebilirsiniz.
Öyküde bir savaşın anlamsızlığı ve çaresizliği ortasında bir siperde sıkışmış iki askerin öyküsü aktarılır. Bu öyküde iki askerin, kendilerine herhangi bir kötülük yapmamış hatta dillerini bile bilmedikleri askerlerin sütre gerisinden uzanan başlarını dakikada altmıştan fazla mermi atan tüfekleri ile dağıtmaları anlatılır. Uzanan her baş, lavanta koklayan bir buruna, bir kenti ya da bir çiçeği gören gözlere, ekmek yiyebilen ya da anne diyebilen bir ağıza sahiptir. Oysa ateşlenen her kurşundan sonra kokuya, tada ve imgeye kör çelik sessizliğinin sağır eden yankısı kalır. Dağıttıkları her baş, iki askerin kâbuslarında bir bowling oyununda yuvarlanan toplar gibi yankısını bulur.
Bowling, Hollywood filmlerinde aile ya da arkadaşlarla sosyalleşmek için ışıltılı salonlarda oynanan bir oyundur. Dünyada doksandan fazla ülkede oynanan bowling Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) kültürü ile özdeşleşmiş gibi görünmesine karşın aslında bu oyunun ABD’deki tarihi oldukça yenidir. Çünkü bowling XVII. yüzyılda Avrupalı göçmenler tarafından Amerika’ya taşınmıştır. Oysa bu oyunun kadim bir tarihi vardır. Kadim diyorum çünkü oyunun köklerinin milattan 5200 yıl önce Eski Mısır’daki bir çocuk mezarına kadar gittiği iddia edilmektedir.
Bowling oyunu tarih boyunca bazı dönemlerde 9 bazı dönemlerde de 10 kuka ile oynanmıştır. Kukalar kimi zaman sosyalleşmek için, kimi zaman rekabet için, kimi zaman da bahisten para kazanmak için devrilmiştir. Ancak bowling oyunu III. ve IV. yüzyıllarda Almanya’da çok farklı bir amaç için oynanmaktaymış. Alman tarihçi William Pehle’nin iddiasına göre bowling bu tarihlerde Almanya’da günahtan arınmanın bir yöntemi olarak pek çok kilisenin bahçesinde oynanırmış. İnananlar “kegel” adındaki dokuz ahşap kukayı, yuvarladıkları topla devirerek günahlarından ne kadar kurtulduklarını gösteriyorlarmış. Tüm kukaları devirenler günahlarından arınmış kabul ediliyorken, yeterince kuka deviremeyenlerin günahlarından kurtulabilmek için kilisede ibadet etmeleri gerekiyormuş. İngilizce bowling oyuncusu anlamına gelen “kegler” kelimesinin köklerinin bu döneme dayandığı düşünülmekteymiş.
Orta Doğu yine ve yeniden yangın yerine döndü. İran semalarında uçan “üç harfli” İsrail ve Amerikan uçaklarının bıraktığı bombalar, İran’dan fırlatılan dronlar, roketler ve balistik füzeler; kurgunun nerede bittiğinin gerçeğin nerede başladığının ayırdına varamadığımız sahneler, zihin sahalarımıza kesif bir sarımsak kokusu* bırakıyor. Bombaları, dronları, roketleri ve füzeleri ateşleyen parmaklar adeta en günahsızın kendisi olduğunu ispat etmek istercesine birer bowling topu olup tüm kukaları deviriyor.
Devrilen kukalar bazen çöken bir bina oluyor, bazen yıkılan bir ev; bazen batan bir gemi oluyor, bazen düşen bir uçak; bazen kavrulan bir ocak oluyor, bazen de soğuyan bir kucak. Oysa sıcak salonlarımızda izlediğimiz haberlerde birer veriye indirgenmiş sayılar ne devrilen bir kuka ne de bir sayı; onlar artık nefes alamayan birer kadın, birer erkek, birer çocuk. En çok da çocuk… Nefes alsan çürük balık kokusu*, ağzını açsan içine akan erimiş kurşun, gözünü açsan mutlak sıfırda donmuş imgeler, dokunsan cehennem ateşi ve kulaklarında sağır eden çelik yankısı…
Zamanın akışının dışına itilmiş, yaşanılanları mutlak sıfırda donmuş travmatik imgeler, geniz yakan kokular, çıldırtan sesler ve kavurucu duyumlar olarak zihninin kıvrımlarında taşıyan sağ kalanlar… Bunca şahitlikten sonra onlara sağ denir mi gerçekten? Bilmiyorum.
Bu dünya ile öte dünya arasında tekrar tekrar devrilmeye mahkûm kukalar misali savrulan bu yersiz, yurtsuz ruhları hangi söz ya da hangi ilaç iyileştirebilir ki? Hangi mekânda ya da hangi zamanda sağ kalmanın suçluluğu sağalır ki? Çaresiz sorular, imkânsız yanıtlar…
Peki ya bizler? Sıcak salonlarında, televizyonlarının karşısında bir bilgisayar oyunu izlercesine sanalla gerçek, yalanla hakikat arasında bir sarkaç misali salınan faniler. Çaresizliğini utancına katık yapmış, atılan bombaların, devrilen kukaların altında ezilen; ezildikçe küçülen uzaktaki faniler.
Belki de bundan sebep Borchert’in dizeleri yıllar geçse de, biz uzaktaki fanilere hâlâ bu kadar tanıdık geliyor. Çünkü ne sahne değişiyor ne de oyun bitiyor; yalnızca oyuncular değişiyor. Uzaklarda bir yerlerde toplar yuvarlanıyor, uzaklarda bir yerlerde kukalar devriliyor. Öte dünyadan fışkırmış bir patlama görüntüsü, taammüden kıyılmış, yıkılmış şehir silueti, yüzlerce evladını toprağa vermiş bir ağır yaralı ilkokul, adından öte bir sayıya indirgenmiş hayatlar ve bize kalan çıplak utanç.
Hani dünyayı utanç kurtaracaktı? Hani yıllar önce İsveçli usta Ingmar Bergman’a sormuşlardı; “Gidişat kötü, dünya nasıl kurtulacak?” diye ve o da “Utanç. Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir.” demişti. Açıkçası ben de inanmıştım bir zamanlar utancın kurtarıcılığına. Ki o zamanlar insanların yüzünde utanca hala bir yer vardı. Oysa artık muktedirlerin yüzü cıncıkla sıyrılmış gibi**. Yüzlerinde ne utanca yer var ne de kırmızının herhangi bir tonuna. Artık dünyayı sadece utancın kurtaracağına inanmıyorum. Barışın kuşanılabilmesi için maalesef sadece umut da yetmiyor. Bence artık vakit, umudumuzu utancımıza perçinleyip hıncımıza kın eyleme vaktidir.
Meraklısına not:
*Beyaz fosfor bombası patladığında havaya kesif bir sarımsak ve çürük balığa benzer bir koku yayılır.
**Yüzü cıncıkla sıyrılmak; Adana civarında ‘utanmaz’, ‘yüzsüz’ anlamında kullanılan bir deyim.



