Avrupa Avrupalılarındır!
Avrupa ülkelerinde peşi sıra açıklamalar geliyor. Bu açıklamalara baktığımızda, sanki Avrupa bir “göçmen işgali”yle karşı karşıyaymış gibi bir algı oluşturulduğu görülüyor. Avrupa bugün göçü salt bir güvenlik sorunu, sınır meselesi ya da kültürel tehdit olarak tanımlamayı tercih ediyor.
Oysa Akdeniz kıyılarına, Balkan sınırlarına ya da Avrupa kentlerinin banliyölerine ulaşan insanların hikâyelerine bakıldığında, göçün yalnızca bireysel bir tercih değil, çoğu zaman Avrupa’nın da doğrudan veya dolaylı biçimde pay sahibi olduğu tarihsel süreçlerin sonucu olduğu görülür.
Sömürgelerden sınırlara: Avrupa’nın unutulan hafızası
Afrika’dan Ortadoğu’ya, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar geniş bir coğrafyada yaşanan savaşlar, iç çatışmalar, siyasi istikrarsızlıklar, ekonomik bağımlılık ilişkileri ve kaynakların eşitsiz paylaşımı, milyonlarca insanı yaşadıkları topraklardan kopardı. Bütün bu süreçlerin doğrudan bir parçası olan Avrupa siyasetinin önemli bir bölümü, bugün kapılarına dayanan göçün nedenlerini tartışmak yerine, sonuçları üzerinden bir korku siyaseti üretmeyi tercih ediyor.
İsveç Parlamentosu, sığınmacılara yönelik kalıcı oturma izinlerini kaldıran hükümet destekli yasa tasarısını kabul etti. Yeni uygulamaya göre, 12 Temmuz’dan itibaren İsveç’te sığınmacı ve belirli diğer göçmen gruplarına yalnızca geçici oturma izni verilebileceği belirtildi. Öte yandan İsveç’in Türkiye’ye sınır dışı etmeye hazırlandığı trans aktivist Bella Demhat, iki haftadır Stockholm’e yaklaşık bir saat uzaklıktaki bir gönderme merkezinde tutuluyor.
2 Haziran’da İsviçre’de, sınır dışı edilmek üzere Zürih Havalimanı Cezaevi’nde tutulan Ahmet Tabu ve Mehmet Agid Bağdu, maruz kaldıklarını belirttikleri uygulamaları protesto etmek amacıyla açlık grevine başladıklarını duyurdu. Her iki isim de iltica süreçleri devam ederken gözaltına alındıklarını ve Türkiye’ye gönderilmeleri hâlinde ciddi hak ihlalleriyle karşı karşıya kalacaklarını öne sürdü.
Barkod numarasına indirgenmiş göçmenler
Almanya’daki kamplarda göçmenlerin ölümleri devam ediyor. Kürt mülteci Hogır Alay, Rheinland-Pfalz Eyaleti’ne bağlı Kusel şehrinde 11 Ekim 2023’te kaybolmuş, cansız bedeni 4 Kasım’da mülteci kampı yakınlarındaki bir ağaçta asılı halde bulunmuştu. Aralık 2024’te Fethullah Aslan, Berlin’deki Alexianer St. Joseph Hastanesi’nin psikiyatri servisinde ölü bulunmuştu. Haziran 2025’de 17 yaşındaki Kobanili genç Giessen’de yaşamına son verdi. Mayıs 2026’nın sonunda iki çocuk babası Kürt mülteci Serkan Durmuş, Almanya’nın Brandenburg Eyaleti’ne bağlı Lychen kasabasındaki mülteci kampında yaşamına son verdi. Alan Kurdi İnisiyatifi’nin hazırladığı rapora göre, 2022-2026 yılları arasında Almanya genelinde en az 19 Kürt mülteci intihar etti ya da şüpheli şekilde yaşamını yitirdi.
Bütün bunlar yaşanırken, 12 Haziran’da Avrupa Birliği’nin (AB) son yıllardaki en kapsamlı göç ve iltica reformu yürürlüğe girdi. CEAS, yani Avrupa Ortak İltica Sistemi olarak bilinen düzenleme, bundan sonra AB ülkelerinde yapılacak iltica başvurularının yeni kurallara göre değerlendirilmesi anlamına geliyor. CEAS, Avrupa’ya ulaşan göçmenlerin kayıt altına alınmasından sığınma başvurularının değerlendirilmesine, üye ülkeler arasındaki yük paylaşımından sınır dışı süreçlerine kadar birçok alanda köklü değişiklikler içeriyor.
Pratik adımların ilkini, sınır kontrollerinin daha da sıkılaştırılması oluşturuyor. Adeta sınırlarda yeni karakollar, gözaltı merkezleri kurulacak. Bu merkezlerde göçmenlerin parmak izleri, fotoğrafları ve kimlik bilgileri merkezi veri tabanına kaydedilecek. Ayrıca güvenlik ve kimlik doğrulama kontrolleri yapılacak. Bütün bu incelemeler yedi gün içinde tamamlanacak. Kontrollerin ardından kişiler, durumlarına göre normal iltica prosedürüne, hızlandırılmış değerlendirme sürecine ya da doğrudan geri gönderme prosedürüne yönlendirilecek. Burada ortaya çıkacak ilk sonuç, göçmenlerin daha ülkeye ulaşmadan, kapıda karşılanıp doğrudan bir suçlu gibi prosedüre dâhil edilmesi ve bir an önce sınır dışı edilmelerinin imkânlarının oluşturulması olacak.
Yeni sistemin önemli başlıklarından birini de Eurodac oluşturuyor. Eurodac, Dublin II Tüzüğü’nün uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla sığınma başvurusu sahiplerinin ve “kaçak” göçmenlerin parmak izlerini karşılaştıran bir bilgi sistemi. AB’nin iltica başvurusu yapan kişilere ve düzensiz göç kapsamında değerlendirilenlere ait biyometrik verilerin tutulduğu veritabanı. Mevcut sistemde özellikle parmak izi kayıtları öne çıkarken, yeni düzenlemeyle kişisel verilerin ve biyometrik bilgilerin daha kapsamlı biçimde işlenmesi öngörülüyor.
Eurodac, yeni iltica sisteminin “dijital omurgası” olarak tanımlanıyor. Bu sistem, seyahat belgeleri ve parmak izi gibi bilgilerin kaydedilmesiyle sığınmacıların AB içindeki hareketlerinin izlenmesini sağlayacak. Herhangi bir ihbar durumunda, DubliNet sistemi aracılığıyla ek veriler paylaşılabilecek. DubliNet, sığınma başvurularını işleyen ulusal makamlar arasında kurulan güvenli bir elektronik iletişim ağı olarak ifade ediliyor. İlgili iki üye devlet, DubliNet aracılığıyla Eurodac’taki verilerden farklı olan kişisel verileri (ad, doğum tarihi, uyruk, fotoğraf, aile üyeleriyle ilgili ayrıntılar ve bazı durumlarda adresler gibi) paylaşabilecek.
Göçmenin gölgesinde kaybolan insanlık
Bu düzenlemenin temel hedeflerinden biri de “ikincil göç” olarak tanımlanan hareketleri azaltmak. Yani Yunanistan veya İtalya gibi ilk giriş ülkelerinde kayıt altına alınan kişilerin Almanya ya da Fransa gibi ülkelere geçmesinin önüne geçilmek isteniyor.
AB bunu “iltica sisteminin etkinliği” ve “güvenliğin artırılması” olarak sunarken, insan hakları örgütleri ise milyonlarca göçmen ve sığınmacının giderek daha yoğun bir veri toplama ve gözetim rejimine tabi tutulduğuna dikkat çekiyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo, savaştan, baskıdan ya da yoksulluktan kaçarak Avrupa’ya ulaşan insanların öncelikle korunması gereken bireyler olarak değil, kayıt altına alınması ve kontrol edilmesi gereken potansiyel risk unsurları olarak görülmeye başlandığını gösteriyor.
Bu yaklaşımlar, birçok hukukçu ve insan hakları savunucusu tarafından Avrupa’nın göç politikasını fiilen dışsallaştırma girişimi olarak değerlendiriliyor. Çünkü Avrupa, göçmenleri kabul edip hukuki sorumluluklarını yerine getirmek yerine, sorunu coğrafi olarak kendi sınırlarının dışına taşımaya çalışıyor. Bir başka ifadeyle, Avrupa’ya ulaşan ancak kalmasına izin verilmeyen insanlar, hak arama süreçlerinden ve kamuoyu denetiminden daha uzak bölgelere gönderilerek görünmez hâle getiriliyor. Daha önce Birleşik Krallık’ın Ruanda planında görüldüğü gibi, bu tür projeler yalnızca sınır güvenliği politikaları değil, aynı zamanda “caydırıcılık” stratejileri olarak da tasarlanıyor. Avrupa’ya ulaşmayı düşünen insanlara, iltica hakkına erişseler bile Avrupa topraklarında kalamayabilecekleri mesajı veriliyor.
Bu nedenle geri dönüş merkezleri tartışması yalnızca teknik bir sınır yönetimi meselesi değil, Avrupa’nın insan hakları, iltica hakkı ve uluslararası koruma ilkelerine yaklaşımının da önemli bir göstergesi olarak görülüyor. Bir zamanlar siyasi baskılardan ve savaşlardan kaçan insanlar için güvenli sığınak olma iddiasındaki Avrupa’nın, bugün sığınmacıları binlerce kilometre ötedeki üçüncü ülkelere gönderme planları yapması, kıtanın göç politikalarında yaşanan paradigmatik dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.
(EJA/VC)