'Süreç'te vicdani ret
“Ama barış ağaç değil, ot değil ki yeşersin:
Sen istersen olur barış, istersen çiçeklenir.“
Bertolt Brecht
Türkiye’de uzun soluklu savaş karşıtı mücadelelerden biri, zaman zaman ivmesi düşse de sürekliliği ve taşıdığı özgün politik anlam bakımından vicdani ret hareketi oldu. Burada “hareket” kavramını özellikle kullanıyorum; çünkü vicdani ret mücadelesinin tarihsel seyri, onu klasik anlamda örgütlü, hiyerarşik ve belirli bir siyasal yapıya bağlı bir muhalif yapı olarak tanımlamaya izin vermez. Daha en başından itibaren anti-militarist ve anti-hiyerarşik bir perspektif üzerinden şekillenen bu mücadele, farklı politik aidiyetlerden gelen kişi ve grupların yan yana gelebildiği, esnek ve yatay ağlar üzerinden kendisini var eden bir yapı oldu. Bu yönüyle vicdani ret, yalnızca belirli bir talep etrafında örgütlenmiş bir hak mücadelesi olmaktan ziyade, aynı zamanda siyasal örgütlenme biçimi, gündelik yaşam pratikleri ve iktidar ilişkileri bakımından da militarizmi sorgulayan özgün bir mücadele alanı oldu.
Bu nedenle vicdani ret hareketi daha en başından itibaren, zorunlu askerlik kurumunun ötesine geçerek bir bütün olarak toplumun militarizasyonunu sorgulayan daha geniş bir politik itirazın taşıyıcısı oldu. Bu itiraz, şiddet ve savaşın yalnızca cephede gerçekleşen bir eylem olmadığını; dilde, eğitimde, aile ilişkilerinde, erkeklik kodlarında, yurttaşlık anlayışında, devlet-toplum ilişkilerinde ve gündelik hayatın sayısız alanında yeniden üretildiğini görünür kılmaya çalıştı. Dolayısıyla vicdani ret, salt “askere gitmeme” hakkını savunan bir pozisyon değil, militarizmin toplumsal yaşam üzerindeki kurucu etkisine karşı geliştirilmiş bir politik itiraz alanı oldu. Nihayetinde hedeflediği şey de yalnızca bireyin silah taşımaktan muaf tutulması değil, savaşın ve militarizmin toplumsal ilişkiler üzerindeki belirleyiciliğinin geriletilmesi, başka bir ifadeyle toplumun demilitarizasyonu oldu.
Tam da bu nedenle vicdani ret mücadelesinin bugün 'süreç' olarak adlandırılan yeni siyasal moment içerisindeki yerini yalnızca geçmişten bugüne uzanan bir hak mücadelesinin devamı olarak ele almak yeterli olmayacak. Çünkü savaşın çözümüne, silahların susmasına ve çatışmanın siyasal yollarla aşılmasına ilişkin her yeni tartışma, militarizmle kurulan toplumsal ve siyasal ilişkinin de yeniden düşünülmesini de zorunlu kılmaktadır. 'Süreç'in gerçek anlamda bir barış sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği, yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesiyle değil, savaşın toplumsal ve siyasal olarak yeniden üretilmesini mümkün kılan militarist zihniyet ve kurumlarla ne ölçüde hesaplaşılacağıyla da ilgilidir. Bu açıdan vicdani ret, yalnızca geçmişin savaş karşıtı bir mirası değil; barışın toplumsallaşması ve toplumun demilitarizasyonu bakımından bugün de yeniden düşünülmesi gereken politik bir imkândır.
Ancak çatışma, şiddet ve savaş dönemlerinde bütün bu çalışmaların içinde yer alan vicdani retçileri bugün eski heyecanlarıyla göremiyorum. Yaşananlara “fakat”, “acaba” ve sürekli bir tereddüt dili üzerinden yaklaşmanın, vicdani reddin tarihsel ve politik iddiasıyla bağdaşmadığını düşünüyorum. Çünkü vicdani ret, hiçbir zaman savaşın tarafları arasında mesafeli bir gözlemcilik yapmak ya da gelişmeleri yalnızca yorumlamak üzere ortaya koymadı kendisini. Tam tersine, savaşın ve şiddetin kendisine, savaşın ürettiği toplumsal ilişkilere ve şiddeti meşrulaştıran siyasal akla karşı söz söylemek ve itiraz etmek için var oldu. Bugün tam da bu nedenle vicdani ret meselesini yeniden konuşmanın zamanının geldiğini düşünüyorum.
1 Ekim 2024’te şaşkınlıkla izlediğimiz birkaç adımla başlayan yeni 'süreç'in ardından, 10 Ağustos’ta TBMM’den geçen yasa önemli bir aşamaya işaret ediyor. Yasanın içeriğine ilişkin elbette söyleyecek çok şeyimiz var, olmalıdır da. Eleştirmek, eksiklerini göstermek ve daha ileri bir demokratik çözüm için söz söylemek bu sürecin doğal bir parçasıdır. Ancak bütün bunların ötesinde, yasal anlamda ilk kez devletin Kürt Özgürlük Hareketi’nin uzun yıllara yayılan mücadelesi ve barış konusundaki ısrarıyla, yıllardır şiddet, çatışma ve savaş denklemi içinde ele aldığı toplumsal ve siyasal bir meseleyi bu denklemden çıkarmaya yönelik bir adım attığını da görmek gerekir. Bundan sonra yeni yasaların yapılması, anayasal düzenlemelerin yeniden ele alınması ve daha kapsamlı demokratik değişimlerin gündeme gelmesi mümkün.
Bu uzun mücadele yolculuğunda biriktirdiklerimiz, bugün önümüze yeni ve daha etkili hedefler koymamız için yeterli. Vicdani reddin yasal bir hak olarak tanınması için güçlü ve sürekliliği olan yeni bir kampanya başlatmak, bunun somut ilk adımlarından biri neden olmasın? Yıllardır savaş karşısında kurduğumuz sözü yeniden büyütmek, vicdani reddi görünür kılmak, askerlik ve militarizm üzerine toplumsal bir tartışma yaratmak, gençlere şiddet ve çatışma dışında başka bir yaşam ve yurttaşlık tahayyülü sunmak neden mümkün olmasın?
Belki de şimdi yapmamız gereken, yıllardır söylediğimiz “hayır”ı yeni koşullarda yeniden kurmak; savaşın sona ermesini bekleyen değil, barışın toplumsallaşması için çalışan bir vicdani ret hareketini yeniden ayağa kaldırmaktır. Çünkü barış yalnızca silahların susmasıyla kurulmaz. Barış, savaşın toplumdaki karşılığının sona ermesiyle başlar. Ve vicdani retçilerin tam da burada, yeniden söyleyecek bir sözü, yapacak bir işi ve açacak bir yolu var. Vicdani ret, bireysel bir vicdan beyanından doğmuş olsa da hiçbir zaman yalnızca bireysel bir eylem olarak kalmadı; kolektif bir politik itiraza dönüştü. Şimdi bir kez daha kurduğumuz söz üzerinden, onun politik hatta dönüşmesi üzerinde düşünmemin, eylemin zamanıdır.
(EJA/NÖ)